Milli Pazar Olmadan, Milli Birlik Olmaz - İsmet Özel

"Milli Pazar Olmadan, Milli Birlik Olmaz" İsmet Özel

Genel Başkanımız İsmet Özel'in 05.12.2009 Cumartesi günü Ankara Şubemizin açılışı münasebetiyle düzenlenen "Milli Pazar Olmadan, Milli Birlik Olmaz" konulu panelin ardından yaptığı aynı başlıklı konferansın metnini yayınlamaktayız.


Selâmün Aleyküm,

İstiklâl Marşı’nda, biri başlangıçta diğeri de daha sonraki bir kıtada olmak üzere iki yerde “korkma” sözü geçiyor. İstiklâl Marşı’mız, “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak / Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak” diye başlıyor. Daha sonra “Ulusun! Korkma; nasıl böyle bir imanı boğar/Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar” diyor.

Bu iki “korkma” sözü bizim bugünkü panelimizin ve benim konuşmamın hem gerekçesi hem sonucu olacak. “En son ocak...” derken, tüten bir ocaktan bahsediyoruz; bu hepimizin anlayacağı gibi bir ilişkiler bütünüdür. Yani bir ocağın tütmesi demek, orada bir münasebetler silsilesi, bir münasebetler yumağı var demektir. İstiklâl Marşı bir millî varlığın işler durumda olmasını güvenlik alanı sayarak başlar. Sonra bu millî varlığın nereye yerleştirilmesi gerektiği konusunda da izahat verir, der ki:

“Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var”

Yani, “Ben bu millî varlık dediğimiz şeyi, itikâdî varlıkla üst üste koyuyorum; millî varlık dediğimiz şey itikâdî varlığın ta kendisidir.” der. Yine İstiklâl Marşı’mız, “Ulusun! Korkma; nasıl böyle bir imanı boğar / Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar” diyerek de bu millî varlığın tarihin neresinde olduğuna işaret eder. Yani “medeniyyet” diye adlandırılan bir canavar var ve bu canavar bu millî varlığın canına kast etmiş. Ama İstiklâl Marşı diyor ki: “O, ne kadar ulursa ulusun, bunda korkulacak bir şey yok; çünkü senin sınırların / serhaddin imanla çizilmiştir.” Yani bu öyle edebî bir laf değil; Ali Rıza Paşa Kabinesi Misak-ı Millî’yi ilan etti. I. Dünya Savaşı sonunda dünya tarihinden Türk varlığı tardedilmek istendi, Türkler de kendi millî varlıklarının tarihten silinmesine itiraz ederek Misak-ı Millî’yi ilan ettiler. Bunu Ali Rıza Paşa Kabinesi İstanbul’da ilan etti. Dedi ki: “Türklerin yaşadığı yerler bizim vatanımızdır.” Bugünkü sınırlarımız aşağı yukarı Misak-ı Millî sınırları içindedir. Bir tek Irak sınırımız meselelidir, onu da Gaziantep şubemizin açılışı sırasında söylediğim gibi biz, İstiklâl Marşı Derneği olarak netleştirmeyi kendimize vazife sayıyoruz. Diğer sınırlarımız netleşmiştir, netleşmeyen sınırımız bir tek Irak sınırıdır, o da Lozan’da muallâkta bırakılmıştır, hâlâ da muallâktadır. Kimin nereye sahip olduğu henüz uluslararası kabul ile belirlenmiş değildir.

Şimdi, size “Millî Pazar Olmadan Millî Birlik Olmaz” konusunda bir şeyleri anlatmaya çalışacağım. Panelistleri dinledik, çok ilgiye değer şeyler söylediler. Bazıları ansiklopedik manada istifade edeceğimiz şeyleri sıraladı. Fakat hiçbir panelist şunu vurgulamadı: Yani millî birlik isteniyor ve bu slogan da istenen bu millî birliğin, ancak millî pazara dayalı olarak elde edilebileceğini söylüyor; yani bizim derdimiz millî pazardan çok, millî birliktir. Millî pazarı millî birliğimizin gereği olarak istiyoruz; yoksa bize bir millî pazar lazım, bu işimize yarar diye bir endişemiz yok. Şimdi gene panelistler, -bilhassa millî ve pazar kelimelerinden ama daha çok “pazar” kelimesinden dolayı- “millî pazar” kavramının iktisadî bir kavram olduğunu varsaydılar. “İktisadî kavram” diye bir şey var mı, öncelikle onu sorgulamak lazım. Bunlar bize, dünya kültürüne hâkim olan odakların dayattığı ve bizi öyle anlamaya icbar ettiği şeyler: Siyasi kavram, sosyolojik kavram vs. Bunlar gerçekten var mı, yok mu, bunları tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor.

Şimdi size bir cümle nakledeceğim -ki, nakledeceğim bu cümle de aslında yine bana ait- ve bu cümlem size çok hamasi görünebilir ama konuşmam içinde bunu size elimden geldiğince anlaşılır kılmaya çalışacağım. Bugün hepimizin yaşadığı Türkiye’de, “Ben insanlık için, insanlığın hayrına olmak üzere, insanlığın menfaati için bir şey yapıyorum veya yapmak istiyorum veya yapacağım.” diyen herkes vatan hainidir. Neden? Çünkü bizim vatanımız insanlığın aleyhine doğmuş bir vatandır. Onların insan ve insanlık diye bildiği şey İslâm’ı dışarıda bırakan bir şey. Yani her şeyin dâhil olduğu ama İslâm’ın hariç tutulduğu bir şeydir onların icat ettiği insanlık. XIII. asırda bizim vatanımız onları dışarıda bırakarak teşkil edildi; yani insanlık başka bir yerdeydi, biz Türkler başka bir yerdeydik. Bu da çok müşahhas, gözle görülebilir, işaret edilebilir bir şey. Papalık, Haçlı Seferleri düzenledi. Papalık, Roma İmparatorluğu’nun mirasına konduğunu iddia eden bir teşkilattı. Roma İmparatorluğu yıkıldı ama Roma’daki bu Katolikler “Elimizde kilisemiz var...” diye düşünüyorlardı. “Biz bu yolla eski gücümüzü idame ettiririz.” diyorlardı. Ve bunlar, sekiz tanesi doğuya olmak üzere çeşitli Haçlı Seferleri düzenlediler. İşte bu Haçlı Seferleri’nin doğuya doğru yapılmış olanları başarısızlığa uğradığı için yani Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlık aracılığı ile ihya edilme projesi çöktüğü için bir vatanımız var bizim. Biz Türklerin böyle bir vatanı var. O yüzden bu vatan “esas” olmak üzere fikriyat üretmeyen herkes diğerlerinin hesabına çalışmaktadır. Bizim böyle bir özelliğimiz var: 1918 yılında I. Dünya Savaşı sona erdiği zaman XIII. asırda kazandığımız her şeyi elden kaçırdık, kaybettik. Fakat bir İstiklâl Harbi verildi ve biz bu İstiklâl Harbi’nin sonucunda ikinci defa vatanımıza kavuştuk. Yani XIII. asırda bir kere vatanımıza kavuşmuştuk, nasıl yapmıştık bunu? İnsanlığı dışarıda bırakarak... Yani bizdik esas olan ve yine bizdik geçerli olan. Daha sonra “Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar” bizi boğmak istediği için buna itiraz ettik ve “Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar” bizi boğamadı. Neden boğamadı? Çünkü bizim iman dolu bir serhaddimiz vardı. Medeniyetin bizi yok edemeyişinin zikredebileceğimiz başka bir sebebi de yoktu, zaten biz Türklerin imanından başka medeniyete karşı durmak üzere işimize yarayan bir vasfımız, bir hususiyetimiz de yok. Ya müminiz veyahut hiçbir şey değiliz.

“Millî pazar olmadan millî birlik olmaz” ifadesi “iktisadî” bir ibare değildir; bu, doğrudan doğruya “tarihî” bir ibaredir. Bir medeniyet doğdu ve bu medeniyet eğer Türkler tarih sahnesine çıkmamış olsalardı miladın onuncu asrında bugünkü gücünü dünyada daha o zamanda hükümran kılacaktı. Bugün dünyada bir hâkim unsur varsa, bu hâkim unsur Türklerin tarih sahnesine çıkmaları sebebiyle minimize edildi ve marjinalleşti. Ama daha sonra başka şeyler geldi başımıza... Ve bugün buraya geldik. Meseleyi nasıl anlayalım? İki bin beş yüz yıllık geçmiş içinde mi anlayalım yoksa şu 29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyet sonrası yaşadıklarımızla mı anlayalım? Birincisi için çok fazla yerlerden geçmemiz gerekir ve bunun için vaktimiz yok ama başka türlü de anlatılabilinir. Onun için bu “Millî pazar olmadan millî birlik olmaz” sözünün İstiklâl Marşı’nın kabulü sonrası nereye konacağını konuşmamız lazım. Böyle daha kolay anlaşılır ama gene de zor anlaşılır; çünkü bugünün Türkiye’sinde insanlar hayatlarının neye değdiği, hayatlarının fiyatının ne olduğu konusunda kafaları bulanıklaştırılmış insanlardır, o yüzden zor. Ama ben gene de gayret edeceğim. Bunu sık sık söylüyorum: 1944 doğumluyum. “Ne zaman doğdun?” sorusuna ben her zaman şöyle cevap veriyorum: Amerikan askerlerinin Almanya sınırını aşmakta olduğu günlerde doğdum. Ne zaman doğdum? Normandiya Çıkartması’ndan sonra Amerikan askerleri Almanya sınırına yaklaşmışlardı, geçmekteydiler ki ben o günlerde doğdum. Hepimizin böyle şeyleri var. Mesela ben Konya’da askerken Sovyet tankları Prag’a girdi. Hayatımız böyle bir şekilde izah edilebilinir. Ne zaman yaşadım? İşte, askerliğimi yaptığım sırada Amerikalıların Ay’a ayak bastıkları iddia edildi. Sonradan o fotoğrafların stüdyoda çekildiği de iddia edildi ve bugün, böyle bir hadisenin hiç vuku bulmadığı iddiası da hâlâ dile getirilen şeylerden birisi. Yani bizim hayatımız, akşam yemeğinden sonra televizyon seyretmemiz demek değil; hayatımız, bütün insanların hayatı demek... Dolayısıyla, Türkiye’de yaşadığı halde Türkiye’nin akıbeti konusunda bir fikir sahibi olmamanın, insanı kolaylıkla vatan haini haline getirebileceğini en azından sizlerin kavrayabilmesi lazım. Yani attığımız her adım bütün insanlığı ilgilendiriyor. İlgilendirmiyorsa zaten o zaman biz yanlış bir şey yapıyoruz demektir.

Türkiye Cumhuriyeti dediğimiz toprak parçasının mevcudiyeti I. Dünya Savaşı sonunda, Dünya Sistemi’ne hâkim olan güç ve güçlerin göz yummak zorunda kalmasıyla mümkün olmuştur; yani Türkiye Cumhuriyeti aslında Dünya Sistemi’nin “rıza göstermek zorunda kaldığı” bir şeydir. Onun için İstiklâl Marşı’nda “Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl” denir. Yani, İstiklâl Marşı’nda sürekli olarak bir haklılıktan bahsedilmesi, bizim bu devleti de bu ülkeyi de bir etkinlik sonucunda hak olarak edinmiş olduğumuzun ifadesidir. I. Dünya Savaşı’nın sonunda -Dünya Sistemi’ne tarım ürünleri ihracatına müsaade edilerek- varlığına göz yumulan bir ülke olarak doğduk biz. Ve o zaman Dünya Sistemi, Türkiye’nin etinin budunun ne olacağını dolar cinsinden değilse de sterlin cinsinden tayin etmişti.

Fakat dünya, I. Dünya Savaşı’ndan sonra bir savaş daha geçirdi. Bu sefer Dünya Sistemi’nin merkezi, Londra’dan Wall Street’e taşındı. Dolayısıyla II. Dünya Savaşı sonrasında bizim Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş şartları geçersiz kabul edildi. Türkiye Cumhuriyeti hayatını devam ettirmek için II. Dünya Savaşı galiplerinin şartlarına rıza göstermek mecburiyetinde olduğunu bildi, bu kafasına dank etti. Bunun birçok yönü var. Çok belirleyici yönlerinden birisi, 1925 Türk–Sovyet Saldırmazlık Paktı’dır. 1925’te Türkiye ve Sovyetler Birliği bir saldırmazlık paktı imzaladı. Ve bu saldırmazlık paktı -taraflar itiraz etmediği takdirde- on yılda bir yenilenecekti. 1935 yılında bu, otomatik olarak yenilendi. 1945 yılına gelindiği zaman II. Dünya Savaşı bitmişti ve Sovyetler, Türk–Sovyet Saldırmazlık Paktı’nı yenilemediler. Ankara bu paktı yenilemek için çok gayret sarf etti fakat bir sonuç alamadı. Sovyetler Birliği, Türkiye ile olan saldırmazlık paktını lağvettiği yetmezmiş gibi akabinde Kars ve Ardahan’ın Sovyetler Birliği’ne bırakılması, İstanbul ve Çanakkale Boğazları üzerinde Sovyet kontrolünün kabulü yolunda Türkiye’ye bir nota verdi. Bu, Türkiye’yi yöneten insanların telaşlanmasına sebep oldu ve Kore’ye asker göndererek kendilerini Amerika Birleşik Devletleri’nin kollarına attılar. Böyle bir şey yaşadık... Yani, bütün bu yıllarda doğmuş olanlar, 1945’te doğanlar, 1952’de doğanlar –sanıyorum NATO’ya giriş tarihimiz o– hangi dünyaya doğduklarını hesaba katarak yaşamadılar. Ve biz dünyamızı bu olan bitenin hayrımıza olup olmadığını tetkik etmeden, bu konuda tefekkür etmeden yaşadık. Neye baktık? “Ben aldığım paraya bakarım arkadaş!” dedi insanlar. Kâfirler de “Bu salaklar nasıl olsa sadece aldıkları paraya bakıyorlar.” deyip imkânlar bahşetti onlara ve bugünlere geldik... Nasıl geldik? Biz bu günlere kendi geleceğimizi satarak geldik. Türk milleti olarak -hiçbir şey yapmadık değil ama- esas temel tavrımız, geleceğimizi satmanın bize maddi refah temin ettiğini bilmemizle belirlendi; biz devamlı olarak geleceğimizi sattık. Türkiye, bir ülke olarak, her aşamada geleceğini pazarlayarak, kâfirlerden bir takım maddi tatmin araçları devşirdi.

“Millî pazar olmadan, millî birlik olmaz” diyoruz. Neden? Bu, Türkiye’ye mahsus bir şey; başka ülkeler için geçerli değil. Bu, dünyanın hiçbir ülkesi için geçerli değil, sadece Türkiye için geçerli; çünkü sadece Türkiye, eğer millî pazarını kurabilirse millî birliğini temin edebilir. Başka ülkelerin millî birliği diye bir şey, ciddiye alınacak bir şey değildir, Almanlarınki müstesna. Neden? Onu da bu konuşmanın dışında tutalım. O, daha uzun bir bahis.

Şimdi miladın 2009. yılının son günlerindeyiz. Yani 2010 yılı olacak. Bu, bazı insanlara göre ulaşılamayacak bir zaman gibi görünüyordu, XIX ve XX. yüzyıllar... Yani insanlar XXI. yüzyılda hiç de böyle bugün yaşandığı gibi yaşayacaklarını düşünmüyorlardı, ama geldik. Aslında pek matah bir şey olmadığını da bilenler biliyor. Ama daha önceleri birçok değişmenin vuku bulacağı ve artık dönülmez bir başkalaşım yaşanmış olacağı varsayılıyordu XXI. yüzyılda... Benim tercüme ettiğim kitapta olduğu gibi mesela -XXI. yüzyılda geçiyor Gariplerin Kitabı- kitap insanların hayatından çıkıyor ve sadece elektronik iletişim yolları var. Evet, elektronik sanayii bir yerlere geldi, hatta genetik mühendisliği de bir yerlere geldi ama biz aslında hâlâ iki bin beş yüz sene öncesinin hayat şartlarıyla ömrümüzü tüketiyoruz. İşte bu işler içinde dikkat etmemiz gereken bir şey var: Bizim ülkemizin bir özelliği var, başka bütün ülkelerden farklı olarak... Ama bize Türkiye'nin de dünyadaki ülkelerden herhangi birisi olduğunu öğretiyorlar ilk mektebe gittiğimizden beri. Biz de buna itiraz etmenin bir manası olduğunu hiç aklımıza getirmiyoruz. Hâlbuki Türkiye -dediğim gibi- miladın XIII. asrında “insanlık karşısında” vatanlaşmış bir topraktır, 1923’te de gene insanlık karşısında bir vatan toprağıdır. Bunu başında böyle telâffuz etmediler; çünkü İstiklâl Harbi'nin kazanılmış olması, “hayatî tehlikenin atlatılmış olduğu” fikrini insanlara telkin etti. Ve insanlar II. Dünya Savaşı'nın çıkacağını falan da düşünmüyorlardı. Burada bir parantez açayım size: Bildiklerimiz, öğrendiklerimiz, düşündüklerimiz hiçbir zaman bizim “Yahu dünyada neler oluyor? Şunu bir anlayayım” diye gayret edip aklettiğimiz şeyler değil; biz genellikle günü kurtarmaya çalışıyoruz. II. Dünya Savaşı sonrası şartlarına uymak zorunda kaldık diyoruz, Türkiye olarak. II. Dünya Savaşı'nın başlamasına sebep olan hadise Adolf Hitler’in Polonya’yı işgalidir. Ama Adolf Hitler Polonya’yı işgal etmeden önce Joseph Stalin’le bir pakt yaptı. Onlar kendi aralarında ne konuştular bilmiyoruz ama Hitler Polonya’yı işgal edebilmek için Stalin’le anlaşmak zorunda olduğunu biliyordu. Bir Nazi-Sovyet Paktı oldu. Daha sonra Polonya işgal edildi Almanlar tarafından. Ama savaşın sonlarına doğru aynı Hitler, Sovyetler Birliği'ne saldırdı. Ve kafasındaki düşünce şuydu: Hitler'in kafasında ne olduğunu nereden okuduk, o ayrı bir mesele tabii ama eğer Sovyet rejimini çökertmeyi başarabilirse birilerinin kendi iktidarının devamına göz yumacaklarına dair ümidi vardı. Dünyada büyük sermayenin, en azından bir kısmının kendisini tasdik edeceğini, ”Mademki Sovyet rejimini yıktı, öyleyse bunlar biraz daha devam etsinler” diyeceğini düşünüyordu. Bu parantezi şunun için açtım: Türkiye hakkında ben şimdi bir şeyler söylüyorum ve söylemeye devam edeceğim. Bunlar bize ne basında ne ders kitaplarında hatta ne de istihbarat romanlarında söylenen şeyler değil, bunları hiçbir zaman söylemiyorlar. Biz endişemiz doğrultusunda bir yerlerden, tırnakla çekip bunları birbirine bitiştiriyoruz. Bu böyle bir şey, ister istemez... Başka çare yok... Bu konuda genel yaklaşım itibariyle Albert Einstein’ın fizik yasaları konusunda söylediği şeyi ben siyaset alanına taşıma cüretini gösterdim. Albert Einstein diyor ki: “Mekanik bir saatin nasıl çalıştığını anlamak isterseniz arka kapağını kaldırırsınız, orada hangi çarkın hangi çarkı harekete geçirdiğini görürsünüz ve anlarsınız: 'Bu saat böyle çalışıyormuş'...” Yine diyor ki Albert Einstein: “Tabiat dediğimiz şey arkasını açamayacağımız bir saattir.” Yani biz, “Tabiat nasıl işliyor?” deyip bunu öğrenebilmek için bir yeri açıp bakamayız. Onun için biz tabiatın nasıl işlediğini ancak kadrana bakarak tahmin ediyoruz, buna da fizik kanunları diyoruz, anlatabildim mi? Akrebi ve yelkovanı görüyorsunuz ve diyorsunuz ki: “Herhalde içeride birtakım çarklar olmalı ki, bunlar şöyle şöyle hareket ediyorlar.” deyip bir takım görüşler ileri sürüyorsunuz. Bunlara işte, fizik kanunları ya da bilim kanunları, yasaları diyoruz biz. Sonra bazıları geliyor, “Hayır, salak! O çark değil, öbür çarktı.” ya da “O, çark değil; dikdörtgendi.” falan filan diyor. Onlar hep beraber konuşuyorlar, ediyorlar. “Hakikaten bunun dediği doğruymuş galiba...” diyorlar. Bu işler böyle yürüyüp gidiyor. Şimdi siyasette de böyle bir şey var. Çünkü insanların işin içinde olduğu bir şeyde söze dayanmayan, kelimelere dökülemez bir anlaşma alanı vardır. Yani insanlar kelimelerle, sözlerle bir şeyler anlarlar ama birbirlerini o kelimelerden, o sözlerden dolayı anlamazlar. Sözleri aşan bir anlaşma alanı vardır insanlar arasında. Tabii burada sözlerin vazgeçilmez bir yeri vardır ama insan anlaşması sözle olmaz. İnsan anlaşması sezgi ile olur, sezginin de ne olduğunu bilmiyoruz. Yani insanlar birbirlerini sevdikleri için birbirleri ile anlaşırlar ve birlikte bir şey yaparlar. İnsanlar birilerini kendilerine uzak, yabancı, nefret edilecek diye saydıkları için onlarla savaşırlar. Ve bunların kelimelere dökülebilir bir tarafı yoktur. Biz kelimelerden o sonuca varmak için bir şey elde ederiz. Şimdi ben kelimelere dönüyorum. Onu temin etmek çok zor... Hangisini? Kelimeleri aşan anlaşma alanını ele geçirmek, o alana girebilmek... O bambaşka bir şey... Ama biz şimdi kelimelere dönelim. Kelimelerle o anlaşma alanına varabilecek yeri işaret etmeye çalışalım. Şimdi kelimelerle bilmemiz gereken şey şu: Türkiye dediğimiz ülke sınırdaş olduğu hiçbir ülkeyle kıyas edilemez. Neden dolayı kıyas edilemez? Ne Bulgaristan’la ne Yunanistan’la ne Suriye’yle ne Irak’ la ne İran’la ne Ermenistan’la ve ne de Gürcistan’la... Bunlar bizim sınırdaş olduğumuz ülkeler. Bunlarla Türkiye kıyas edilemez. Neden? Çünkü bu saydığım Türkiye’yi kuşatan bütün ülkeler, birebir Dünya Sistemi’nin ürettiği ülkelerdir. Bunların hiçbiri halkları tarafından hak edilmiş ülkeler değildir. Sadece Türkiye, “Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin İstiklâl” diyebilen yerdir.

Yunanistan 1826 yılında bağımsızlığını elde etti. Peki, ne yaptı da elde etti? Yani hangi hakka istinat ederek, “Bizim memleketimiz bizim idaremizde olacaktır.” diyebilir Yunanistan? Hiçbir şey... Yunanistan Türklerle yaptığı bütün muhabereleri kaybetti. Ama Dünya Sistemi’nin ona temin ettiği armağanla bir Yunanistan var. Diğerleri de tamamen bununla alakalı. Mesela Bulgaristan -bildiğiniz gibi- önce muhtariyet sahibi oldu. Yani önce Osmanlı Devleti’ne bağlı muhtar bir ülkeydi Bulgaristan. Daha sonra gene Dünya Sistemi’nin yardımı ve bilhassa Balkan Harbi’ni Osmanlı Devleti’nin kaybetmesi sebebiyle işlerini yoluna soktu. Ama nasıl soktu? Dediğim gibi, kendi gücüyle değil; Dünya Sistemi’nin onlara sağladığı cemileyle. Dolayısıyla bu çok önemli bir nokta... Yani kelimelerle fark edeceğimiz şeyin en hayati kısmı bu. Nedir o? Türkiye’yi kuşatan ülkelerden hiçbiri kendi bileğine güvenerek bir şey yapamaz. Ve o ülkelerin tamamı Türkiye aleyhine gelişmeler olması halinde canlılığını devam ettirebilir, hepsi! Yani bunların hiçbirinin, mesela “kalkınma ve gelişme” diye bir problemi yoktur. Neden yoktur? Çünkü bunlar Dünya Sistemi’nin aldığı şeklin bir yerinde olarak vardırlar, anlatabiliyor muyum? Ve bu Dünya Sistemi dediğimiz şey 1944 yılından sonra saltık bir finans sistemidir. Yani mutlak manada bir finans sistemidir. Dolayısıyla bugün Türkiye aleyhine çalışan bütün ülkeler bu finans sisteminin gereklerine göre faaliyet gösteren sistemlerdir. Onun için diyoruz ki: Türkiye’de Finansbank’ın Yunan Millî Bankası tarafından satın alınması, -yıllar geçti tabii- 1919 yılında Yunanistan’ın İzmir'e asker çıkarmasından çok daha ileri bir adımdır. Ama biz bunu anlayabilecek çapta, kapasitede, ahlâkta insanlar değiliz. Yani Yunanistan’ın 1919 yılında İzmir’e asker çıkarması Yunan Millî Bankası’nın Finansbank’ı satın almasından çok daha önemsiz bir şeydir. Ama biz böyle şeyleri bilmiyoruz. Neyi bilmiyoruz? Yani bizim için millî pazar diye bir şey hiç gerekli değil. Peki, millî pazar dediğim şey ne? Millî pazar, belli bir coğrafî alanda insanların hayatlarını birbirlerine bağlı devam ettirmeleridir. Yani burada millî pazarın iktisadi bir manasının olması, bu işin en zayıf yönüdür. İnsanlar belli bir alanda başkaları olmadan yani kendinden saydığı insanlar olmadan, “Ben hayatımı devam ettiremem” diye düşünüyorlarsa orada bir millî pazar vardır. Fakat dünyadaki finans sistemi bu millî pazarı -Türkiye dışında- her ülkeden adeta şırıngayla çekmiştir. Yani oralarda ancak finans sisteminin işleyişine dair bir tavır izhar edilebilinir; sadece Türkiye’de bunun dışında bir şey olur. Yani sadece Türkiye’den bir şey sadır olması mümkündür. Ama tabii ki bunu da imkânsız hale getirecek tedbirleri aldılar ve bir yerlere getirdiler Türkiye’yi. Ama hâlâ böyle bir derdi olan insanlar var mı Türkiye’de, bilmiyorum. Bunu anlamak için şunu bilmemiz lazım: Türkler Avrupalıları toprağı verimsiz, iklim şartları elverişsiz bir yere tıktılar, hapsettiler. Yani Avrupa kıtası dediğimiz yer, kışları uzun süren ve bu yüzden de sadece ya da daha çok, kök bitkilerinin yetiştiği bir yerdir. Onun için patates Ant Dağları'ndan Avrupa'ya gelir gelmez kolaylıkla yayıldı. Her neyse... Fakat Avrupalılar bu geçim zorluğunu, bu beslenme zorluğunu dünyanın diğer bölgelerini müstemlekeleştirmek suretiyle aştılar. Dünyada XVI. asırdan itibaren Avrupa merkezli bir müstemlekeleştirme faaliyeti görüldü. Bütün bunlar, kendilerini Türklerin kötü hayat şartlarına mahkûm etmesi sebebiyle oldu. Onun için onlar XVII. asırda -Türklerin mağlup edilebileceğini anladıktan sonra- bugün bilim dediğimiz şeyi icat ettiler. Ve o bilimden de dünya hükümranlığına yarayacak araçlar ürettiler. Ama bunu üretirken de insanların zihniyetini, kafasını, her şeyini tahavvüle uğratarak bir sonuç elde ettiler.

Avrupa dış politikasında uzun yıllar boyunca bir Şark meselesi vardı. Bu Şark meselesi, Türk topraklarının akıbetinin ne olacağı meselesiydi; bütün dünyayı müstemlekeleştiren bu insanlar Türk topraklarında tesir uyandıramıyorlardı. Neden? Çünkü Türkiye’de bir “millî Pazar” vardı. Türkiye'de yaşayan herkeste bütün ülkenin aynı ruhla canlı kaldığına dair bir inanç vardı. Buna tabii devletin merkeziyetçi tavrı da çok etki etti, devletin merkeziyetçi tavrı buna yardımcı oldu. Yani Osmanlılar Balkanları çok seviyorlardı, çok beğeniyorlardı ve orayı vatan sayıyorlardı. En çok vatan saydıkları yer Balkanlardı. Ve orada her hangi bir yerde kıtlık zuhur ettiğinde Mısır’dan gemilerle tahıl yüklenir -çünkü Nil müthiş bir tahıl ambarıydı- ve bu gemiler karadan Tuna ağzından çekilerek Viyana yakınlarına kadar giderdi. Yani tahıl yüklü gemiler bütün Balkan halklarının açlıktan müteessir olmamaları için seferber olurlardı. Hem bu bir kere olmuş bir şey de değildi; ne zaman Balkanlarda mahsul noksanlığı olduysa, bunu mutlaka İstanbul’daki Saray telafi etmişti. Onun için burada Müslim veya gayrimüslim bütün insanlar, merkezi iktidarın kendilerinin hamisi olduğunu düşünerek yaşadı. Onun için de her ne kadar Avrupalılar Türkleri Balkanlardan atmak isteseler de, bu konuda iç destek bulamadılar. Yani Balkan halkları Müslüman da olsalar, gayrimüslim de olsalar İstanbul’a ihanet etmenin kendilerine hiçbir fayda temin etmeyeceğini düşünerek yaşadı. Bundan dolayı da buralardaki milliyetçilerin çabaları işe yaramadı. Yani Bulgar milliyetçiliği, Sırp milliyetçiliği, Arnavut milliyetçiliği -bir tek Romen milliyetçiliği hariç- bütün milliyetçilikler halkın merkeze bağlılığı karşısında etkisiz kaldılar. Romenleri hariç tuttum; çünkü Romenler bu bakımdan bize müteşekkirdirler. Onlar derler ki: “Eğer Osmanlılar bizim topraklarımızı işgal etmemiş olsaydı biz Slav, Macar ve Cermen tesirlerinden başımızı alamaz ve millet olarak varlığımızı koruyamazdık.” Ve yine “İyi ki Osmanlılar bizim topraklarımızı işgal etti ve böylece Ulahca (Romence gibi bir şey) yaşayabildi.” derler Romenler. Yani tekrar etmek gerekirse Romen milliyetçiliği dışındaki bütün milliyetçilikler halkın merkeze bağlılığı karşısında tesirsiz kaldı.

Sonunda tabii ki Osmanlı Devleti’nin pilinin tamamen bittiği herkes tarafından görüldükten sonra insanlar milliyetçilerin peşinden gitti Balkanlarda. Fakat gene de şunu vurgulamakta fayda var ve doğrusu ben bunu anlatmayı vazife sayıyorum kendime: 1865 yılından 1904 yılına kadar Robert Kolej bir tek Müslüman öğrenci almadı. Öğrencilerin çoğu az önce bahsettiğimiz işte bu Balkanlardaki milliyetçi unsurlardı, bilhassa Bulgarlardı. Yani Bulgaristan o sırada muhtar... Bulgaristan bağımsız olduğu zaman Bulgaristan’ı kim idare edecek? Onları Amerikalılar İstanbul’da Robert Kolej’de yetiştirdiler. Aynı zamanda Ermeniler de Robert Kolej’de yetişti. Tabii diğer unsurlar da vardı, gayrimüslim olmak şartıyla... Sırp’ı da, Hıristiyan Arnavut’u da vardı Robert Kolej’in içinde; ama Müslüman yoktu. Şimdi bunu niye söylüyorum size? Çünkü o sıralar bizim oldukça zayıf olduğumuz bir zaman sayılabilir... “Biz” kimsek? 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Robert Kolej’de okuyan bilhassa Bulgar ve Ermeni öğrenciler Rus ordusunun mihmandarlığını ve rehberliğini üstlendiler. Hem Kafkasya’da hem Galiçya’da... Dolayısıyla biz, Ruslar karşısında yenilmedik; biz, ihanete kurban gittik! Ve biliyorsunuz 1878 Anlaşması’nın doğurduğu bazı sonuçlar vardı: Ruslara karşı bizi koruyacak vaadiyle Kıbrıs'ın elimizden çıkması, Erzurum’a kadar Rus işgalinin kabul edilmesi ve gene Rusların Yeşilköy’e kadar gelmeleri... Hepsi bu savaşın bir sonucu. Ama dediğim gibi biz beceriksizliğimizden, dangalaklığımızdan varmadık bu sonuca; doğrudan doğruya içimizdeki gayrimüslim unsurların aleyhimize çalışmaları sebebiyle bu sonuç ortaya çıktı. Onun için, Türkiye’de Müslümanlık aleyhine laf söylemek doğrudan doğruya vatan hainliğidir. Yani kim ki İslâm aleyhine bir şey söylüyor Türkiye sınırları içinde, bilin ki bu adamlar Hıristiyan/Yahudi veya bilmem ne olduklarını saklamak için “ateist” olduklarını söylüyorlar; öyle bir şey yok! Aslında bunların hepsi İslâm düşmanlığının bir halitasıdır.

Şimdi... “Milli Pazar Olmadan Milli Birlik Olmaz!” Panelistlerimiz bu millî birlik meselesine pek temas etmediler. Bu millî birlik meselesi neden çıktı? Kürtler sebebiyle. Yani Kürtler Türkiye’den ayrılacak mı, ayrılmayacak mı? İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı olarak ben size söylüyorum: Kürt meselesi hiç ciddi bir şey değildir. Neden? Aslında bu, -Kürt milliyetçiliğinin çok gevşek ve zayıf bir şey olması sebebiyle- Kürtlerin de pek müracaat etmediği bir şeydir. Kürt milliyetçiliğine Kürtler müracaat etmez. Yani böyle bir şey ancak birilerinin menfaat karşılığı yaptıkları bir şeydir; o menfaati kestiğiniz zaman mumla arasanız Kürt milliyetçisi bulamazsınız. “Ama bu millî birlik meselesi Kürtlerden dolayı söyleniyor” diyorsunuz... Yok öyle bir şey. Türkiye’de yaşayan Kürtler beraber yaşadıkları insanları hiçbir zaman hasım, düşman ve zararlı görmezler. Dediğim gibi ücret mukabili böyle şeyler yapabilirler. Ama bu onların normal olarak içlerinde olan bir şey değildir. Asıl görünmeyen milliyetçilikler vardır Türkiye’de. Yani millî birliğin Türkiye’de tehdit edilmesi Kürtlerden dolayı değildir; Türkiye’de kendi kavmî davasını güden başka unsurlar vardır: Mesela Arnavutlar... Bunlar Arnavutluklarını ve Arnavut milliyetçiliğinin gereğini o kadar önemserler, o kadar önemserler ki, siz bunları Türkiye genel siyasetinde bir kampın adamı gibi bilirsiniz. Ama onlar aslında, -buna Çerkezleri, Abazaları, Pomakları hepsini dâhil edebilirsiniz- kendi davalarını güderler. Bunlar eğer kendi kavmî davalarını ön plana alarak Türkiye’de yaşıyor olmasalardı Türkiye bugün millî pazarını çoktan kurmuş olurdu. Ama onlar “Türkiye kazanacak!” korkusuyla özel tedbirler aldılar ve biz bugün zavallı Kürtlerin sıkıntısını çekiyoruz. Yani onların -dediğim gibi- bizle ciddi bir meselesi yoktur, biz Türklerle. Çünkü “Biz Türkler!” dediğimiz zaman damarlarında Türk kanı taşıyan birilerinden bahsetmiyoruz; biraz önce söylediğim Arnavut’u, Pomak’ı, Çerkez’i, Abaza’sı, Gürcü’sü daha bilmem ne kadar sayarsanız sayın, bütün bunlar arasından yani damarlarında Türk kanı taşımadığı var sayılan insanlar arasından kendi cemaatlerinin yüz karası olanların hepsi Türk’tür, anlatabiliyor muyum? Yani adam Arnavut’tur fakat başka bir Arnavut’a sorarsın, o der ki: “O, Arnavutların yüz karasıdır.” İşte o adam Türk’tür, anlatabiliyor muyum? Yani biz yüzyıllardan beri böyle yaşadık. Ama o yüz karası olmayan, başka planların, Türkiye aleyhine bütün planların destekçisidir. Her kim ki kavmî davasının adamıdır, o, Türkiye aleyhine yapılan her şeyin hizmetkârıdır.

Millî pazar olmadan millî birlik olmaz... Biz 1923 yılında bir Cumhuriyet olduk -ilan ettiler, olduk- ve bundan sonra da bir millî pazar teşkil etmemiz gerekiyordu. Ama o dönemde Dünya Sistemi’nin Türkiye’nin mevcudiyetine rıza göstermiş olması bu millî pazarın ayrıca Türk iradesiyle inşasına gerek olmadığı fikrini insanlara beğendirdi. Ve yirmi yedi senelik tek parti yönetiminde, biz millî pazarımız –olmadığı halde- sanki varmış gibi yaşadık. Evet, 1923’te Cumhuriyet ilan edildi, savaşın çıkmasına daha çok var... Savaş 1939’da çıkacak. İşte o iki harp arasında biz Dünya Sistemi’nin müsamaha ettiği rejimlerin taklitçisi olarak yaşadık. Sovyetlerden bir şeyler apardık, İtalyan faşizminden bir şeyler apardık, Alman nasyonal sosyalizminden bir şeyler apardık. O yirmi yedi sene oradan buradan topladıklarımızla geçti. Modern bir toplum olacaktık ama modern toplum -dediğim gibi- bizim nev’i şahsımıza münhasır özelliklerimize dayalı olmayacaktı. İşte, Dünya Sistemi’nin “Yaaa oluversin, bunlar da böyle gitsin” diye küçümsediği şeylerle devam etti yirmi yedi yıllık tek parti hayatımız. Ama ondan sonra Türkiye’de bir şey oldu. Ne oldu? Belki bin yıldır olmayan bir şey oldu: Türk milleti, 14 Mayıs 1950’de başına bela açan insanlar tarafından idare edilmek istemediğini beyan etti. 14 Mayıs 1950’de Türk milleti, başına bela olan insanlarla idare edilmek istemediğini beyan etti. Bu, belki dünya tarihinde ilk defa oluyordu. Türk tarihinde ilk defa olduğu kesindi ama dünya tarihinde de böyle bir seçim olmamıştı yani. Şimdi parantez içinde söyleyeyim size: Siz böyle Avrupa demokrasisi şuymuş, buymuş diye bir şeyler öğreniyorsunuz. Hatta gidip oralarda şahit de oluyorsunuz bir şeylere. Ama ben Hollanda’ya gittiğim birkaç seferde şunu öğrendim: Hollanda’da bütün belediye başkanlarını Kraliyet tayin ediyor. Hiçbir belediye başkanı seçimle gelmiyor, düşünün bunu! Yani valileri zaten Kraliyet tayin ediyor, -onu hiç konuşmuyoruz- ama belediye başkanlarını da Kraliyet tayin ediyor. Seçimle gelenler sadece belediye meclisleri, anlatabiliyor muyum? Avrupa’da korkunç bir denetim mekanizması, korkunç bir baskı rejimi yürürlüktedir. Onun için aslında kimsenin... Yani bunlara belki “Burada otlayabilirsin ya da burada gıdaklayabilirsin” diye bir alan açıyorlar. Onlar da ondan memnun oluyorlar, tıpkı Türkiye’deki insanlar gibi. Bunun dışında hepsi istemedikleri bir şeyi kabul ile mükellefler; mükellefiyetleri istemedikleri şeyleri kabulden oluşuyor. Yani mesela Belçika’da bir Türk köyü var. Yine Batı’dan öğrendiğimiz kadarıyla XVI. yüzyılda Kraliyet bir vergi koymuş. Bu köy de demiş ki: “Ödemiyoruz bu vergiyi!” Kraliyet dönüp onlara demiş ki: “Nasıl ödemezsiniz; siz Türk müsünüz?” Onlar da: “He ya, biz Türk’üz.” demişler ve o vergiyi de ödememişler. Onlar aslında Katolik; ama “Türk köyü” kalmış oranın adı. Yani bizim böyle, dünya tarihi içinde kâfir otoritesine meydan okuyan bir özelliğimiz var. Bu yüzden de damarlarımızda hangi kanın dolaştığı değil, ahlâkımızın ne olduğu bizim Türk olup olmadığımızı tayin ediyor. Biz kâfirle çatışmayı göze aldığımız kadar Türk’üz; anamızdan babamızdan “Türk” olarak doğamıyoruz. Eğer öyle olduğunu sananlar varsa bunların nereye gideceklerini bilmiyorum. Orta Asya’ya gitseler “Sen Kırgız mısın?” diyecekler. Ne bileyim yani “Türkmen değilsin yahut Özbek değilsin; ne işin var burada?” diyecekler. Çünkü Türk zaman içinde böyle meydana gelmiş bir şeydir. Yani kâfirlerin sözünün geçmeyeceğini açıkça belli eden insanlara “Türk” denilmiştir. Yani bu topraklar dârü’l-İslâm olurken ne kadar kitlevî ihtida oldu, bunu menkıbelerden öğrenebiliyoruz. Yani bazı tarihçiler, -işte bu Türk kanı meselesini ciddiye alan bazı insanlar- mesela “Mevlânâ’nın kapısında bugün üç bin kişi ihtida etti.” cümlesini duyduklarında, “Hikâye, masal vs.” derler. Hâlbuki biz ve biraz okuyanlar biliriz ki, işte Somuncu Baba’sından, Hacı Bayram Veli’sine kadar insanlar devamlı olarak buranın binlerce yıllık ahalisi olan insanların Müslüman olmasını temin ettiler. Ve bunlar da Müslüman oldukları zaman kendilerine “Türk” dediler; başka bir isim yoktu, öyle Orta Asya’dan gelmek falan bunlar tabii ki birilerinin işine yarıyor. Şimdi, akılda tutacağımız ilk şey Türkiye’yi kuşatan ülkelerin tamamının Dünya Sitemi’nin kendilerine verdiği fırsatlara mahkûm olduklarıdır. Yani Hrant Dink öldüğü zaman onun lehine birçok şey söyleniyordu ki, bunlardan bir tanesi de Hrant Dink’in Ermeni Diasporası ile arasının iyi olmadığıydı. Yani şimdi Ermeni Diasporası’yla arasının iyi olmaması şu demek: Ermeni Diasporası dediğimiz şey bugün dünyada yürürlükte olan sistemin içinde iyi bir yer tutmuş sermaye demek ve bu sermayenin birtakım talepleri var. Nereden? Tabii ki, Türkiye’den... Yani Hrant Dink’i millîleştirmek için Diaspora ile arasının bozuk olduğunu söylemek ihtiyacını duyuyoruz, buna benzer şeyler... Mesela Yunanistan, gene dünya sisteminin o büyük finans şebekesi içinde ciddi mevkilere sahip olan bir ülkedir. Hem sadece Finansbank meselesi değil; ama Türkiye’ye giren sıcak paranın ne kadarı Grekler tarafından kontrol edilmektedir? Bunu ben şahsen bilmiyorum ama mühim bir kısmı olduğunu tahmin edebiliyorum. Buna benzer işler oluyor...

Türkiye kendi başının çaresine bakan bir ülke olmak mecburiyetinde; eğer Türkiye’nin iktisadî faaliyeti bayilik ve mümessillik yoluyla yürüyen bir düzene hapsolursa Türkiye diye bir şey kalmaz. Türkiye’nin direnebilmesi için Türkiye’ye herhangi bir siyasi çözüm dayatıldığında bunu reddedebilecek kendi iç işleyişine sahip olması gerekir. Bu iç işleyiş, mutlaka ilk planda mali alışveriş şeklinde olmayabilir; ama önce bu ülkede yaşayan insanların birbirlerine ait olduklarını kabul etmeleri lazım. Bu kendiliğinden olacak bir şey değil. Türkiye’de trafik düzeni neden iyi işlemiyor? Çünkü o direksiyondaki insanların hepsi başka direksiyondaki insanların kendisine karşı olduğunu düşünerek yaşıyor. Yani Türkiye’de insanların “Biz birbirimiz içiniz” diyecekleri bir şeyin olması lazım. Peki, ne olacak bu? Bunu ithal edemeyiz; hiçbir yerde de yok bu. Ama şimdi kendi yakın tarihimize baktığımız zaman, kim olduğumuzu anlamamız lazım, yüzümüze bir ayna tutalım. Yirmi yedi yıllık “tek parti” dönemi sona erdi. 14 Mayıs 1950’de Türk milleti başında “bela” istemediğini beyan etti. Hâlbuki Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Partisi’nin içinden çıkmış bir muvazaa partisiydi; yani Demokrat Parti de sütten çıkmış ak kaşık değildi. Ama Türk milleti kendisini keyfî idareye mahkûm eden insanların bir daha iş başında olmalarını istemiyordu. 1954 yılındaki genel seçimlerde bu iradesini teyit etti. İşte bunun için Türk şiiri son modern atılımını yapabildi. Yani artık Türkiye’de yaşayan insanlar kendileri olmak konusunda kararlı olduklarını genel seçimlerle belli ettikten sonra Türkiye’deki işte okur-yazar insanlar da “Hah, benim bir milletim var” diyebildiler. (Bunu tabii, “Şiir Tetikte Gider”de konuşmamız lazım...) 1957 seçimleri erken seçimdir. Çünkü Demokrat Parti, CHP’nin güçlenmesinden endişe ederek bir takım manevralar yaptı ve 1957’de erken seçime gitti. Uşak, Adıyaman ve Nevşehir’i “il” yaptı. Osman Bölükbaşı’na oy veren Kırşehir’den Nevşehir’i, Malatya’dan Adıyaman’ı, Kütahya’dan da Uşak’ı ayırdılar ki, Demokrat Partisi’ne oy veren vilayetlerin sayısı artsın; çoğunluk sistemiydi çünkü. Ama 1957’den üç sene sonra hiçbir seçim falan beklenmeden Türkiye’de “seçimle gelmiş ilk iktidar” silahla devrildi. Ama nasıl bir silahtı, onu bilmiyorum. Çünkü 27 Mayıs 1960 İhtilâli Genel Kurmay Başkanı'nı da tevkif etti. Yani bunun nasıl bir “tezgâh” olduğu bugün hâlâ açıkça söylenemiyor. Neden söylenemiyor? Çünkü bu tezgâh hâlâ devam ediyor. İnsanlar bugün kolaylıkla 12 Mart 1971 Muhtırası’na karşı çıkıyorlar. Hele hele 12 Eylül 1980’deki darbeye herkes ateş püskürüyor. Ama aslında bunun anası 27 Mayıs’tır ve buna karşı çıkan yok. Hâlbuki 27 Mayıs’ta bu iş olmasaydı bizim hayatımız başka türlü akacaktı. Ha, olanda hayır vardır, böyle oldu, buraya geldik. Bundan bir şeyler öğrenebilmemiz lazım, öğrenebilmemiz gerekiyordu ve öğrenmemiz için de yollar çok dar değildi. Ama Türkiye 27 Mayıs’tan sonra kendi gücüyle bir idarî mekanizmayı harekete geçiremeyeceğini anladıktan sonra idareciler bu yeni duruma intibak etti. Dünya Sistemi, “Yok, sana bu memleketi yedirmem” dedi ve üç tane adamı astı: Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan. Peki, bunlar niçin asıldı? Çünkü bunlardan biri kendini Türkiye’nin Başbakanı, bir diğeri Türkiye’nin Dışişleri Bakanı ve öbürü de Türkiye’nin Maliye Bakanı sanıyordu; ama değillerdi, olmadıklarını 27 Mayıs gösterdi. Yani Dünya Sistemi Türkiye’de yetki ve etki sahibi olanlara bir “ültimatom” verdi: “Benim istediğim şeyler dışında hiçbir şey olmaz bu ülkede” diye. Ondan sonra idareciler buna intibak etmek zorunda kaldılar. Ama bir taraftan da birileri, “Acaba Dünya Sistemi’nin itiraz edemeyeceği siyasî bir çözüm elde edebilir miyiz?” diye düşünmeye başladılar. Dolayısıyla Türkiye’nin sosyalist bir dönüşüm geçirmesi halinde hem Dünya Sistemi’nin itirazları önlenmiş olacak ve hem de Türkiye lehine bir gelişmenin yolu büyük ölçüde açılmış olacaktı. Bunu Türkiye’de insanlar devreye soktular. Bugün bu salonda şu kadar insan var ve bunların bir şeyleri anlamaları lazım. Yani Türkiye’de ne olup ne bittiğini anlamaları lazım; anlarlarsa buradan bir fidan ağaç olmaya doğru yol alır. Dünya Sistemi, Türk milletinin sosyalist bir dönüşüm geçirerek kendine mahsus yolu açabileceği tezinin tutmaya başladığını fark eder etmez bir takım güçleri harekete geçirdi ve bunun sonucu olarak Türkiye’de “sosyalizmi önlemek üzere faaliyet gösteren bir sol” doğdu. Türkiye’de sosyalizmin gerçekleşmesine mani olmak üzere çalışan insanlar “solcu” diye bilinmeye başlandı, bunlar böyle bilindi. Ve bugün bildiğiniz solcuların hepsi bunlardır. Yani bunların hepsi Türkiye’de sosyalist bir dönüşümün gerçekleşmesine mani olmak üzere görevlendirilmiş insanlardır. Ben bunu kendi hayatımla biliyorum. Ben Zafer Üskül’le birlikte Siyasal Bilgiler Fakültesi Fikir Kulübü’nün ilk sosyalist yönetiminde görev yaptım. Ali Aktan başkandı, Zafer Üskül asbaşkandı ve ben İsmet Özel de sekreterdim. Yani bu işler bir yerlerde bir şekilde yürüdü gitti. Sonra Türkiye bir çıkmaza girdi. Türkiye’nin bu çıkmazdan da gene millî iradenin kuvvetlendirilmesi yoluyla çıkabileceği hayatî olarak ortaya çıktı. 27 Mayıs 1960’da Türkiye’nin seçimle gelmiş iktidarı devrildi. 1961’de bir seçim oldu. Bu seçim -ben o günleri gayet iyi biliyorum- korkunç baskılar altında gerçekleşen bir seçimdi ve Demokrat Parti’nin oy tabanı, Adalet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi olmak üzere ikiye ayrıldı. Bu, kasıtla yapılmış bir şeydi. Dolayısıyla 1961 seçimlerinde hem bir baskı vardı insanların Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy vermeleri yönünde ve hem de Demokrat Parti’nin oyları ikiye ayrılmıştı. Ama bundan önce ne vardı? 1961 Anayasası... 1961 Anayasası halkoyuna sunulduğu zaman Türk milleti %44 nispetinde “hayır” oyu verdi; yani 1961 Anayasası %56 “evet” oyu ile kabul edildi. Ama bu anayasa oylamasında hayır propagandası yapmak yasaktı. Yani hiç kimse, “Hayır diyelim arkadaşlar!” diye açıkça bir beyanatta bulunmadı, bulunamadı; insanlar bir riski göze alarak % 44 oranında “hayır” dediler. Ankara, İstanbul ve diğer bütün büyükşehirlerde bütün duvarlar “EVET! EVET! EVET!” afişleriyle donatılmıştı. Bütün gazeteler “Bu referandumda ‘Evet’ denecek.” diye yayın yapıyordu. Bütün siyasi partiler “Yeni anayasaya ‘Evet’ diyoruz.” diye beyanatta bulunmuştu ve gene de sandıktan %44 “hayır” çıktı. Yani Türkiye’de bir millet vardır ve bu millet öyle abur cubur bir millet değildir. Ama gene Türkiye’de aynı zamanda atın önünde et, itin önünde ot vardır, o ayrı bir mesele.

1961 seçimi baskı altında oldu ve meclise en çok milletvekilini sokan parti Cumhuriyet Halk Partisi oldu. Ondan dolayı da 1965 yılına kadar AP-CHP koalisyonları oldu. İsmet İnönü de başbakanlık gördü ömrünün son günlerinde. 1965 seçiminde 1961’de yapılan baskı yapılamadığı için, Adalet Partisi iki yüz kırk milletvekili çıkararak yani dört yüz elli kişilik mecliste istediği kanunu çıkarabilme gücünü elinde bulundurarak iktidara geldi. Onun için de Süleyman Demirel, “Biz, sandıktan çıktık.” deyip duruyordu. Bu, Süleyman Demirel’in başarısı değildi. Neydi? 1960’ta yapılan hareketin intikamıydı ve Türk milleti bu intikamı 12 Mart 1971 Muhtırası’ndan sonra misliyle almaya hazırlanıyordu. Gene kendisinin seçimle tespit ettiği iktidar bu sefer bir muhtıra ile yerinden edilmişti ve 1973 yılında seçimler vardı. O zaman, Dünya Sistemi Türk milletini en zayıf yerinden vurmak üzere harekete geçti ve Türkiye’de bir “siyasal İslam” üretildi. Bugün, diyelim ki Ergenekon cephesi genellikle şöyle söyler: “Yahu eskiden başörtüsü falan yoktu? Nereden çıktı?” falan filan deyip duruyorlar ya, doğrudur; Türkiye’de siyasal İslâm üretilinceye kadar böyle bir ihtimal yani kadınların -hem de sosyal hayatın içine girmiş olan kadınların- başlarını örteceğine dair bir ihtimal en mütedeyyin olanının bile aklına gelmezdi. Böyle bir şey düşünülemezdi. Ama siyasal İslâm kendini cazip hale getirmek için bu konuda bir kışkırtma yaptı; 1973 yılında Türk milletinin seçimle getirdiği insanları silahla yerinden etmeye göstereceği tepkiden korkanlar, Türk siyasi hayatına “İslâm”ı soktular. Ama bu, devlet eliyle desteklenmiş bir şey olduğu için -ıkına sıkına çok gayret ederek- Nurcusu, Süleymancısı, tarikatçısı, radikali, selefîsi ne kadar Müslüman varsa yani “Ben Müslüman'ım” diyen herkesi aynı kampta toplayarak hareket ettiler. Necmettin Erbakan seçim propagandasında bütün futbol sahalarını fabrika yapacağını söylüyordu. “Mekteplerden felsefe dersini kaldıracağız, yerine hadis dersi koyacağız.” diyordu. Ne yaptılarsa yaptılar, ıkındılar sıkındılar ve kırk sekiz milletvekili çıkarabildiler. Dünya Sistemi’nin asıl isteği Adalet Partisi’nin yerini alabilecek bir İslâmi parti idi; ama Türk milleti bir taraftan, “Bunlar gelir geçer; biz gene kendimize bakalım.” diye başka bir şey yaptı. 1971 Muhtırası... 1973 seçimleri... Ondan sonra, Türkiye’de sosyalizmin dışında bir İslâmi gelecek doğabileceği fikri, uydurma bir fikir olmaktan uzaklaştı: “Bu olabilir; İslâmî bir geleceği Türkiye kaldırır.” fikri canlandı, 1973’ten sonra. Ama 1977 seçimlerinde Dünya Sistemi verdiği kırk sekiz milletvekilinin yarısını aldı; Millî Selâmet Partisi yirmi altı milletvekiline düştü 1977 seçimlerinde. 1980’de yeni bir ihtilâl oldu ve bütün siyasi partiler kapatıldı, Cumhuriyet Halk Partisi dâhil.

Şimdi... Solda şöyle bir şey vardı: Türkiye, kendi gücüyle bir mekanizmayı harekete geçirebilir. Eğer, Türkiye bir sosyalist dönüşüm geçirirse birtakım insanlar yerlerinden olacaklardı, bu kesin. Yani daha önce olanlar oralarda olmayacaklardı. Onun için, -dediğim gibi- Türkiye’nin sosyalist bir dönüşüm geçirmesine mâni olacak bir sol, harekete geçirildi ve bunlar müthiş başarılı oldular.

İslâmi tez böyle değildi; daha başında Türkiye’yi İslâmi bir dönüşüme uğratmamak üzere siyaset yapanlar işin içindeydiler. Yani Türkiye’de siyasal İslâm, Türkiye’ye İslâm’ın gelmemesi kaydıyla başlamıştı ve bu doğrudan doğruya Amerikan güçlerinin planıydı. Ve bugüne öyle geldik. İnsanlar zamanla değişti sanıyorsanız, çok yanılıyorsunuz. “Eskiden bu adam ne laflar ediyordu, şimdi neler söylüyor...” diyorsunuz. Doğru, ediyordu; çünkü adamın o zamanki vazifesi oydu. Şimdi ne laflar ediyor? Şimdiki vazifesi de bu. Yani Türkiye’de siyasal İslâm doğrudan doğruya İslâm’ın Türkiye’de bir daha güç kazanmasına mani olmak üzere başlatıldı ve sonucu da alındı. Necmettin Erbakan, 28 Şubat Kararları’nı imzalamak üzere başbakan oldu. Yani onun başbakan yapılmasına sebep olan şey, “Onu imzalayacak başka adam bulamayız” diye düşündükleri için ya da “Başkaları imzalasaydı işler başka kanallardan akardı.” diyebilmek içindi.

Bizim, “Millî Pazar Olmadan Millî Birlik Olmaz” meselesini anlamamıza yardım edecek olan şey, İstiklâl Marşı’nın kendisinin tutunabileceğimiz son dal olduğunun anlaşılmasıdır. İstiklâl Marşı'nın kendisi tutunabileceğimiz son daldır. Ve sosyalist dönüşüm ve siyasal İslâm yoluyla yapılmış olan şeyler, İstiklâl Marşı ile yapılamaz. Neden yapılamaz? 1982 yılında Anayasa'yı tanzim edenler bu ülkenin ortadan kalkmaması için -kalkmasını onlar da istemiyorlar tabii ki; çünkü yiyorlar burayı- İstiklâl Marşı’nı Anayasa'ya koydular. İstiklâl Marşı 1921 yılında yazıldı ama 1921 Anayasası’nda yok, 1924 Anayasası’nda yok, 1961 Anayasası’nda yok... Ama 1982 Anayasası’nda var İstiklâl Marşı. Neden? Çünkü Türkiye’de İstiklâl Marşı, rejime hiçbir şey borçlu değildir. İstiklâl Marşı Cumhuriyet'e hiçbir şey borçlu değildir. Buna mukabil, rejim ve Cumhuriyet her şeyini İstiklâl Marşı'na borçludur. Yani İstiklâl Marşı metni bu milletin mutabakat metni olarak kabul edilmediği takdirde, bu milletin nereden tutulacağını hiç kimse keşfedemez.

Şimdi... Burası bizim altıncı şubemiz olacak –elhamdülillah- ve yedincisinin de eli kulağında. Bu tarihten sonra bizi, Türkiye’nin millî pazar temin edebilmek için elindeki son fırsatını kaybetmeme titizliği bekliyor. Bu titizliği nasıl gösterebiliriz? Millî pazar nasıl olur da temin edilebilinir? Biz neden hayatımızı birbirimizin iyi haline endeksleyelim? Bunu yapabilir miyiz? Evet, bunu yapabiliriz. Eğer, “Dünyada kimlik olarak iki şeyden birini tercih etmekten başka yol yoktur.” sözünü anlayabilirsek bu fırsatın kaybolmasına mani olabiliriz. Fırsatımız, Türkiye’nin yeniden bir “millî pazar” haline gelmesi fırsatıdır. Ama bu fırsatı kaybedebiliriz de. Türkiye’de sosyalist dönüşümün başına gelenle siyasal İslâm’ın başına gelen İstiklâl Marşı Derneği’nin de başına gelir, gelebilir. Ama gelmemesi için bizim, Amerikalı olmakla Türk olmak arasındaki tercihimizi beyan etmemiz lazım. “Yaa ben ne Amerikalıyım ne de Türk'üm; ben filancayım.” Yok öyle şey... Dünyada ister Endonezya’da yaşa ister Arjantin’de yaşa ister Sibirya’da yaşa istersen Kenya’da yaşa; önünde iki yol var: Ya “Amerikalı” olacaksın ya “Türk” olacaksın. Yani ya dünyada kapitalizmin doğmasına bigâne kalanlardan birisi olacaksın veyahut dünyada kapitalizmin bayraktarlığını yapanlardan biri olacaksın; bunun üçüncü bir yolu yok.

Kapitalizm dediğimiz şey insanların, Marksist, Schumpeterci, bilmem ne tariflerle anlaşılabilir bir şey değildir; kapitalizm, adı üzerinde, sermaye hâkimiyeti demektir. Ne demek bu? İşlerin maddi menfaat karşılığı düzene sokulması demektir. Hangi iş olursa olsun... Yani orospuluk da bunun içine dâhildir, müteahhitlik de. İşlerin maddi menfaat karşılığında tanzim edilmesinin adı kapitalizmdir. Maddi menfaat dışında bir menfaat devreye girdiği zaman o “anti-kapitalist” bir şeydir ve ucu Türklüğe varır, başka bir yere varmaz. Belçikalı olamazsınız mesela. İşlerin tanzim edilmesinde maddi menfaat dışında bir şey devreye giriyorsa orada “anti-kapitalist” bir konum doğmuş demektir. Onun için bu topraklarda Müslümanlar hiçbir zaman çoğunluk olmadıkları halde her zaman sözleri geçti. Çünkü bu topraklarda hak yemeyecek insan olarak Müslümanlardan başkasını bilmiyorlardı. Müslümanlar bu toprakları dârü’l-İslâm haline getirirken ”Hakkaniyet benden sorulur’’ lafını etmekle kalmadılar; bunu her fiilî durumda gösterdiler. Onun için gayrimüslimler de Müslümanlara güvenerek yaşamanın kendi dindaşlarına güvenerek yaşamaktan daha emniyetli olduğuna karar verdi. Onun için yüzyıllar boyunca burada –hadi Ankara’yı saymayalım, Ankara şehri küçük bir yerdi tabii- İstanbul’da dört yüz sene boyunca sadece gayrimüslim semtlerinde suç işlendi. İstanbul payitahttı ve İstanbul şehrinde dört yüz sene suç işlenmedi. Yani bu iş biraz oyuna da benziyor tabii; çünkü Müslümanlar kendi semtlerinde suç işlemiyorlardı, gidip gayrimüslim semtlerde işliyorlardı. Ama kural buydu: ”Müslümanların yaşadıkları bölgede suç işlenmez.’’ Bu, Anadolu’da haydi haydi böyleydi, İstanbul’dan daha ilerideydi. Neden? Çünkü Anadolu’da sistem böyle kurulmuştu yani Müslümanlardan beklenen şeyler üzerine kurulmuştu ve Osmanlı Devleti de Anadolu halkından korkuyordu; çünkü bunlar devletin dayattığı adalete muhtaç olmadan kendi aralarında adil bir yaklaşımı yaşatabilen insanlardı. Burada irili ufaklı bütün birimler “İslâmî olanın güvenilir olduğunu” bilerek yaşadılar, bir gün-iki gün değil, yüzyıllar boyunca... Biz jandarmayı batılılaşma başladıktan sonra kurduk. Türkiye’de polis, -hele gizli polis- hiç yoktu. Bizim işimizi polis, jandarma yürütmezdi. İnsanların işlerinin kadıya düşmesi nizaın gayrimüslimle olması yüzündendi veyahut o ikisinin de münafık olması sebebiyleydi. Yani insanların kadıyla falan işleri olmazdı. Böyle bir hayat, böyle bir dünya oldu; yani tozpembe bir hayat çizmiyorum, böyle bir niyetim de yok. Fakat bizim bu topraklarda Türk olarak mevcudiyetimizin bir tek temeli vardır, o da ahlakîdir. Yani bizim burada öyle kaşımızla-gözümüzle ya da -ne bileyim- boyumuzla-bosumuzla alâkalı bir Türklüğümüz hiçbir zaman olmadı. İnsanlar tekke ve zaviyelerde model üretirlerdi ve tekke, zaviye ve medrese dışındaki insanlar hayatlarını bu modele göre tanzim ederlerdi. Tasavvuf tarikatları meşrebe göre teşkilatlanmıştı ve insanlar kendi meşreplerine uyan o insanları taklit ederlerdi. Mesela bir tarikat, düşen hiçbir şeyi eğilip almazdı. Böyle, onların yolu buydu... Ceplerinden para keseleri bile düşse eğilip almıyorlardı onlar, yani düşeni almıyorlardı. Bakınız bunda çok öğretici bir şey var: Eğilmemek... Menfaati için eğilmemek bu insanların bir düsturuydu ve dolayısıyla o tarikat mensuplarını kendine örnek alan insanlar, karşılarına Padişah da gelse menfaatleri için eğilmeyen insanlar oldular. O yüzden Osmanlılar -daha çok- Balkan ahalisini kendilerine yakın saydılar; çünkü Anadolu ahalisi burnundan kıl aldırmıyordu. Anadolu’da birisi “Çok merak ediyorum şu ‘padişah’ dedikleri adamı” deyip duruyormuş. Neyse, para biriktirmiş, yolculuğu göze almış ve bir Cuma selâmlığında Padişah’ı görmüş. Sonra gelmiş köyüne, gayet sakin hayatına devam ediyor. Demişler ki: “Yahu sen çok merak ediyordun, gittin, gördün, nasılmış peki?’’ “Yahu” demiş adam, “O da senin benim gibi bir adam... Lâkin biraz fazla yüz vermişler.’’ demiş.

Biz bu ruhla bir millet hayatı ördük ve bu millet hayatı bütün yozlaşmalara, bütün saptırmalara rağmen Türkiye’de yaşıyor. Yalnız, özü-sözü doğru adam görmek istiyor karşısında. Bunu gördüğü zaman kendi özüyle onun özünün irtibatını hemen kuracak. Ama görüyorsunuz, Türkiye’deki siyaset bilhassa günübirlik -günübirlik de değil, saatlik- menfaatlere dayalı. İnsanları mesela işte buradan, bu salondan çıkıncaya kadar geçerli olmak üzere menfaatlere raptetmişler, hapsetmişler. “İnsanlar da razı olmasın” diyeceksiniz. Doğru, razı olmasın. Onun için İstiklâl Marşı Derneği var. Onun için önümüze bir hedef olarak “millî pazar”ı koyuyoruz ki, bir millî birlikten söz edebilelim. Bunun kolay bir çıkışı olsaydı şimdiye kadar çoktan o çıkışa varmış ve düze çıkmıştık.

Evet, dünyada hükümran olan haksızlıklara, tehdit teşkil etmesi sebebiyle biz bu ülkede Türk milletinin başını dik tutmasına mani olan bir kurallar bütününü geçerli kıldık. Bu kuralları da yürürlükte tutabilmek için bugün benim size hitap ettiğim ifadeleri uydurduk. Yani şimdi bakınız işte, “yürürlük’’ diye bir kelime uydurmuşuz. Ne demekmiş “yürürlük”? Yürürlük dediğin budur işte... (sahnede yürüyor...) Yani dilimizi, lisanımızı elimizden böyle aldılar. Bunu nasıl yapabildiler? Yazımızı elimizden alarak yapabildiler. Yani biz bugün lisan konusunda Avrupa’da üretilmiş dil teorilerinden başka bir şey bilmiyoruz. Bunlardan en parlağı, en yaygın olanı da Ferdinand Saussure’ün söylediğidir. Ferdinand Saussure lisan dediğimiz şeyin keyfî ve uzlaşımsal ya da konvansiyonel olduğunu söyler. Yani Ferdinand Saussure’e göre, biz eğer insanlar olarak konuşuyor isek konuştuğumuz şeyleri canımız öyle istediği için seçmişizdir ve bu canımız öyle istediği için seçmiş olmamız başkaları tarafından kabul görmüştür, dil bu yüzden olmuştur. Ama bu, bizim Türk varlığımıza tamamen ters bir şeydir. Bizim lisanımız doğrudan doğruya -itikadımızla iç içe demek bile azdır- itikadımızın kendisidir. Biz Türkçeyi Müslüman olduğumuz için konuşuruz. Arapça ve Farsça menşeli olmayan kelimeleri de biz Müslüman olduğumuz için öyle söyleriz. Bizim XIII. asırdan itibaren dilimizin teşkilinde neye inandığımız, niçin amel ettiğimiz tayin edici olmuştur ve buradan “Türkçe” diye bir dil doğmuştur ve Türkçe dediğimiz dil ahalinin, avamın dili değildir; avam, bilenlerden o dili öğrenir, anlatabiliyor muyum? Yani bu Türkçe, -tıpkı Latince gibi- yüksek tabakanın kendi aldığı eğitim ve terbiye gereği kelimelere yüklediği mana ile vücut bulmuş bir lisandır. Bizim toplum hayatımızda “avam-havas” ayrımı, Avrupa’da olduğu gibi “hâkim olan-hadim olan” ayrımı değildir. Avrupa’da sınıflar birilerinin birilerini üzerinde baskı kurmaları suretiyle teşekkül etmiştir. Ama bizim memleketimizde sınıf, tasnife tâbi olacak kadar gelişmiş olmayı gerektirir. Yani şimdi gene dangalakça bir takım laflar ediliyor: “Sınıfsız toplum!” Sanki iyiymiş gibi... Sınıfsız toplum Avrupalılar, gâvurlar için iyidir; bizim için iyi olan sınıflı toplumdur. Yani tasnif edilmiş olan, sıralamayı hak etmiş olan... Yani şimdi bakınız bizde esnaf diye bir şey var, ne demek esnaf? Sınıflanmış demek, sınıflar demek. Şimdi Türkiye’de hâlâ bazı yerlerde rastlarsınız: Adam dürüstlüğünü ispat etmek ya da dürüstlüğünü kabul ettirmek için der ki, “Ben esnaf adamım!” Değil mi? Ama yozlaşmış hayatı esas sayan insanlar da derler ki: “Bu işin esnaflığını yapıyor’’ değil mi? Görüyorsunuz ki, bizim ahlâkımızla telaffuzumuz aynı şeydir; biz hangi ahlâka sahipsek onu telaffuz ederiz. Dolayısıyla bizim İstiklâl Marşı Derneği üyeleri olarak kendimizin nasıl görülebileceği yani görülür hale getirilebileceği konusunda hem paylaşılmış-birbirimizle paylaştığımız hem de sarsılmaz kaidelerimizin olması lazım. İstiklâl Marşı’nın kendisinin, -daha önce yaptığımız panellerde söylediğimiz gibi- bir kaide olduğunu savunuyoruz. Dolayısıyla “Nereden bir yol bulacağız? Bu işleri nasıl nizama sokacağız?” diye deli danalar gibi dolaşmamıza gerek yok; kırk bir mısra bu konuda işimize yarayacaktır. Biz bu kırk bir mısraın gerçekten ne söylediğini anladığımız zaman... Bakınız bugün bizim İstiklâl Marşı’mız bestelenmiş haliyle, İstiklâl Marşı “anlaşılmasın diye” söyleniyor.

“Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!’’

Siz bu lafı söylediğiniz zaman anlayamıyorsunuz. Yani şimdi İstiklâl Marşı diyor ki: Ey İslâm umdeleri! Beni şu günkü durumumdan dolayı hor görmeyin!

“Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl.”

Yani biz, yine İslâm’ın parlak durumuna gelmesi için bir vaat içindeyiz. “Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl’’ değil mi? Hilâl bize kaşlarını çatmayacak... Ki, biz ona “çatma” diyoruz; biz gene kendi itikadımızın gereğini yapmaya hazır durumdayız.

”Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl.’’

İşte böyle... Dediğim gibi, biz İstiklâl Marşı’nı anlamaktan çok uzağız. Çünkü anladığımız zaman, -yine dediğim gibi- ne müteahhitlik yapabiliriz ne de hisse senedi alabiliriz ve ne de borsada işlerimiz iyi gider. İstiklâl Marşı’nı anladığımız zaman başka şeyler yapmak zorundayız. Yani bu söylediğim, bu işleri yapmayacağımız manasına gelmez tabii. Bunları yaptığımızda artık belli bir şeyin -o millî pazarın- inşası ve bina edilmesi için yapıyoruz demektir, diyorum ve hepinize beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

"NE DEDİĞİNİ BİLMEK, BİLDİĞİNİ OKUMAK" Semineri Tam Metni

Oruç Özel: Selâmun aleyküm,

Biraz fazla bir ara verdik teknik birtakım aksaklıklar sebebiyle. Şimdi, "Ne Dediğini Bilmek, Bildiğini Okumak" seminerimizin ilk celsesini icra edeceğiz.

"TÜRK OLMAK" Paneli Tam Metni

Es-selâmu aleyküm,

İstiklâl Marşı Derneği’nin tertip etmiş olduğu “Türk Olmak” paneline hepiniz hoş geldiniz.

İstiklâl Marşı Derneği İzah Ediyor: "İstiklâl Marşı ve Anayasa"

Selamünaleyküm!

İstiklâl Marşı Derneği, kurulduğu günden bugüne ilk defa kuruluş gayesinin kuvveden fiile geçmesi için gerekli toplantısını yapıyor.

Dinin Derecesi, Milliyetin Derekesi

Bugün beşincisini gerçekleştirdiğimiz panelimizin konusu önceki konularımız gibi itikadîdir.

İstiklâl Marşı: "Abide Milletin Kaidesi" - İsmet Özel

Selamun Aleyküm!
Merhaba!
Ehlen ve Sehlen!

Birinci Sene-i Devriye Merasimi

İstiklal Marşı Derneği’nin birinci sene-i devriye merasimine hepiniz hoş geldiniz. İstiklal Marşı Derneği 6 Şubat 2007 tarihinde kuruldu. Dernek olarak bir seneyi geride bıraktık.

"DÜŞMANIN ZAMANIYLA GERDEĞE GİRMEK" Panelinin Tam Metni

Muttaki Ünlü:

Selâmun Aleyküm,

İstiklâl Takvimimizin 1439 senesine ait nüshasının neşrolunması sebebiyle tertib ettiğimiz "Düşmanın Zamanıyla Gerdeğe Girmek" serlevhalı panelimize hepiniz hoş geldiniz.

"SINIF BİLİNCİ: KİMLİK BUNALIMININ SONU" - Panelinin Tam Metni

Durmuş Küçükşakalak: 

Selâmun Aleyküm,

Nasreddin Hoca insanlardan sıkıldığında halvete çekilirmiş bazen. Yine öyle bir zaman; evinde halvete çekiliyor.