"TARİHİN TÜRKÇESİ" - PANEL VE KONSER, 1 MUHARREM 1444, İSTANBUL

İstiklâl Takviminin 1444 senesine ait nüshasının neşrolunması münasebetiyle tertib edilen "Tarihin Türkçesi" serlevhalı panelimiz 1 Muharrem 1444 Cumartesi günü İstanbul'da yapıldı. 

Teşrik tekbiri, salat-i ümmiye ve İstiklâl Marşı'nın 10 kıtasının okunmasından sonra İstiklâl Korosu bir konser verdi. 

Panelde Genel Başkanımız Durmuş Küçükşakalak, İkinci Başkanımız Gökhan Göbel ve İstanbul Şubemiz Yönetim Kurulu Üyesi İlker Çokgör konuşmalarını yaptı. 

Durmuş Küçükşakalak: 

Selamun aleyküm. Bugün, 1 Muharrem 1444 Cumartesi. Tarihin Türkçe, bugünün tarihinin Türkçe söylenişi böyle. Yani "Tarihin Türkçesi" dediğimizde gayet tabii olarak diyebilirsiniz, tarih zaten Türkçe değil mi? Hem de öz Türkçe. Hadis-i Şerif kökenli, oradan dilimize geçmiş bir kelime ve muadilini bulamayacağımız, yerine başka bir şey söyleyemeyeceğimiz bir kelime. Onun için öz Türkçe.

İsmet Özel: Onun için tarihsel diyoruz.

Durmuş Küçükşakalak: Anlayamadım?

İsmet Özel: Tarihsel diyoruz, karasal dediğimiz gibi.

Durmuş Küçükşakalak: Evet, evet. Tarihin Türkçesi dediğimizde bir bakış açısı olarak, bir -gavurca söylersek- paradigma olarak ya da bir zaviye olarak tarihe bakmak, bir yerden bakmak; Türk'ün penceresinden bakmak manasında kullandığımız bir başlık. Bugün 1 Muharrem dedim, bu ay ve gün hesabıyla Allah katındaki takvim. 1444 ise daha sonra Hazret-i Ömer döneminde o günkü sağ olan Hulefa-i Raşidin’in, üç raşit halifenin icmaı ile kabul edilmiş bir yıl. Yani Hicret'i sıfır noktası olarak almayı bize üç Hulefa-yı Raşidin icma halinde öğretti. Yani 1 Muharrem 1444 dediğimizde Kur’an, Sünnet ve İcma ile tespit edilmiş bir takvimden bahsetmiş oluyoruz. Bu Ömer’in resmî hâle getirmesinden önce de kullanılan bir şeydi. Yani hicretten sonra artık Medine’de insanlar "Hicret'ten üç sene önce şöyleydi, hicretten beş ay sonra böyleydi" diyerek zaten tabii olarak kullanılan bir şeydi. Bunu Hazret-i Ömer resmî hâle getirdi. Hatta Peygamber’in Medine’de yazdırdığı bazı mektuplarda tarih olduğu rivayet edilir. İşte Yemen Kralı'na yazdığı mektupta Hicret'in üçüncü yılı falanca ay falanca gün şeklinde tarih düştüğü rivayetlerde vardır. Ama Ömer bunu resmî hâle getirdi. Niçin? İşte devlet yazışmalarında, devlet işlerinde bir takvimimiz olsun diye değil. Bir şeylerin değiştiği, Rasulü Ekrem’le, Kur’an-ı Kerim’in nazil olmasıyla ve hassaten Rasulü Ekrem’in Mekke’den Medine’ye hicretiyle bütün insanlık tarihinde köklü olarak artık bir şeylerin değiştiği ayan beyan Ömer döneminde görülmüş vaziyetteydi. Çünkü o günkü dünyayı düşünürseniz; dört güç vardı o günkü dünyada: Çin, Hindistan, İran ve Roma, dört güç vardı. Bunun ikisi kendi yağıyla kavrulan; işte İpek Yoluyla dünyayla irtibatı olan bir Çin, Baharat Yoluyla dünyayla irtibatı olan Hindistan. Yani kimseye zararı olmayan ama faydası olan iki güç. Ama bugünkü manada emperyal diyebileceğimiz iki süper güç vardı: Birisi İran yani Sasaniler diğeri Roma, Doğu Roma. Sonra o şekilde isimlendirildi, daha sonra Bizans olarak isimlendirildi. İki süper gücün elinde topraklarının yani İran Kisrası ve Rum Kayzerinin elindeki toprakların, İran Kisrası için söylersek kahir ekseriyetini, Bizans Kayzeri için söylersek hatrı sayılır bir kısmını Ömer Dar’ül İslam hâline getirmişti. İki süper güç! Hicret'ten -tam yılını hatırlamıyorum ama- en fazla 20 sene sonra bizim böyle bir haritamız olmuştu. Onun için bir şeylerin başladığı ayan beyan belliydi. Ömer bugün 1444. yılı dediğimiz işte o Hicret'i sıfır yılı kabul etmeyi resmî hâle getirdi.

Şimdi şöyle düşünebiliriz ki bu şekilde düşünen çok insan var: Biz Müslümanlar tabii olarak işte öyle bir şeyi sıfır yılı olarak kabul etmişiz, Hıristiyanlar İsa’nın doğumunu daha doğrusu Tanrı'nın tarihe girişini sıfır yılı kabul etmişler, Yahudiler Mısır’dan çıkışı başlangıç, tarihlerine başlangıç kabul etmişler. Müslümanların da böyle yapması gayet tabii bir şeymiş gibi anlayabiliriz. Bu anlayış bizim Allah katındaki dinden de Allah katındaki takvimden de hiçbir şey anlamadığımızı, tarihten de bir şey anlamamaya yeminli olduğumuzun ifadesi olur. Çünkü modern manada nereye giderseniz gidin tarih Hicret'le başlamıştır. Batı için de bu böyledir, Çin için de bu böyledir. Daha önce yine bir takvim konuşmasında tafsilatlı olarak anlattığım için kısaca geçeceğim. Öncelikle şunu söyleyeyim Allah katındaki takvim diyoruz. Biz Müslümansak ve bu dünyaya ibadet için gönderildiğimiz sabitse, ayetle sabitse bu ibadetin vakti lazım. Yani Allah katındaki takvim derken herhangi bir takvime göre ibadet yapılmaz, Allah katındaki takvime göre ibadet yapılır. Yani biz Ramazan Orucu'nu Ramazan Ayı'nda tutabiliriz, Nisan ayında Ramazan orucu tutulmaz. Yahut Hacca Zilhicce ayında gidersin, herhangi bir ayda gidilmez. Temmuz ayında Hacca gidilmez. Yani bugün 1 Muharrem, 1 Muharrem’in ikindi namazını kılabilirsin, 30 Temmuz 2022’nin ikindi namazı diye bir vakit yoktur. Yani bizim ibadetlerimizin tamamı, tamamı ay takvimine göre, vakit şartı ay takvimine göre tespit edilmiştir. En başta takvim bunun için lazımdır: Kulluğumuzu yerine getirmek için. Kulluğumuzun şartı! Kulluğumuzu yerine getirirken yaptığımız ibadetin vakti belirsizse o ibadet batıldır. Yani her ibadet vaktinde yapılması gerekir. En başta bunun için gerekli.

Bugün takvime, takvimimizle başlattığımız harflerimize, harflerimizle başlayan dilimize, Hicretle başlayan tarihe ihtiyacımız var; biz Türklerin Türk olması için ihtiyacımız var. Gavurluk peşinde koşan, gavurluğun  en muteber şey görüldüğü  bugünün Türklerine Türklük lazım. Bu bir yerden satın alınıp üzerimize geçirilecek bir elbise değil, bir yerlerden el çabukluğuyla araklanacak züppelik gibi bir tavır değil. Tarihin akışında gerçekleşecek bir inşa faaliyeti… Yani biz bugün Türk olmak için en başta bir dine ihtiyacımız var artık. Bunun için birinci şart bu yılın, Hıristiyan Yılı olarak 2022 yılının şartı olarak artık önümüzde Din-i Mübin-i İslam’a rücu etmek diye bir şık var. Yani Türk olmak veya Türklüğümüzü muhafaza etmek için birinci şart bu. İkinci şart dilimizin bizi nereye getirdiğini, bizim dille nereye gidebileceğimizi, konuştuğumuz dilin, lisanın, Türkçe’nin itikadî bir İslam Lisanı olduğunu anlamak zorundayız. Yani bugünün Türklerine, biz Türküz diyenlere Türklük lazım, bunun şartlarından birincisi Din-i Mübin-i İslam’a rücu etmek, ikincisi itikadî bir dile kendimizi açmak, illa ki bir üçüncü sayacaksak bu da bir tarih şuuru, bir tarih bakış açısı elde etmemiz gerekiyor. Önümüze konan, bu tarihinizdir diye konan hikâyenin bir yeri değil her yeri aslından saptırılmış, bizi bambaşka bir şekle sokmak için 19. Hıristiyan asrında yazılmış şeylerdir. Bütün bugün bildiğimiz Türk Tarihi dâhil, Dünya Tarihi dâhil, Avrupa Tarihi dâhil dünyada bildiğimiz bütün tarih yazımı 19. yüzyıl eseridir. Amerikalı bir tarih felsefecisi Hayden White 19. Yüzyıl tarih yazımı ironiktir diyor. Yani o asır yazılan ve bugünkü tarih bilgimizin çerçevesini oluşturan malumat yığını Batılıların, Batı dışında kalan toplumlarla dalga geçtiği, alay ettiği ve ne derlerse aslında tersinin olduğu bir tarih yazımıdır. Bunu görmek çok bariz yani Batılı kaynaklarda da görmek çok bariz ve göstermek de çok bariz. Şöyle; mesela 1730'larda İngiltere’de yazılan 62 cilt olan, Kraliyet Sarayı'nın desteğiyle yazılan ansiklopedi gibi Dünya Tarihi eserine bakarsanız bu eserin 18 cildi Antik Dönem, eski dönemdir ve bu eski dönem kâinatın yaratılmasıyla başlar. Daha sonra  Adem, İdris, Nuh, Hut diye bildiğimiz; peygamberler tarihi olarak bildiğimiz kısmı sıralar. 19. cilde geldiğinde modern dönem başlar. Modern dönem, başlık budur "Modern Dönem". İlk cildi "Muhammed’in Hayatı"dır. Bir cilt boyunca siyer anlatır daha sonra Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Emevîler, Abbâsîler şeklinde gider ve Türklere kadar gelir. 1730, düşünün. Bu eser hemen Fransızca'ya tercüme edilmiştir daha sonra Hollandaca'ya tercüme edilmiştir. On sekizinci yüzyılın sonuna doğru 1880’lere geldiğinde Almanlar yarıya kadar tercüme etmişler ve ondan sonra durup kendi kendilerine biz ne yapıyoruz yani niye bu adamlar merkezde diyerek… Bunu Almanlar diyebilirdi çünkü on sekizinci yüzyılda çıkardıkları sanatçı ve filozoflarla bunu diyecek konumdaydılar ve bunu Almanlar söyledi ilk defa. Ve Cermen kavimlerini merkeze alarak bir tarih yazımına giriştiler. Ve on dokuzuncu yüzyılda işte bugün bahsettiğim, bugün mekteplerde okuduğumuz, okuttuğumuz, öğrettiğimiz, bilmekle hava attığımız o tarih anlatısı baştan sona on dokuzuncu yüzyıl eseridir. Bakış açısı itibariyle özellikle. On dokuzuncu yüzyıl eseridir. Ve bizim münevverlerimiz bir buçuk asırdır, mekteplilerimiz bir asırdır, halkımız da yarım asırdır artık bunu içselleştirmiş, tabii kabul etmiş vaziyette. Bir Türk Tarihi anlıyoruz, anlatıyoruz bunu zannediyoruz. Ne yapmak lazım? Öncelikle temyiz kabiliyetimiz olması lazım. Tarihi temyiz etmemiz lazım yani ayrıştırmamız, ayıklamamız lazım. Ne nedir? Tabii bundan önce bizim kim olduğumuz önemli. Ne için bunu yapacağız? Biz kim olarak böyle bir çabaya girişeceğiz? Bu önemli olan bir şey. Daha sonra temyiz kabiliyetimiz vardır veya yoktur, olur veya olmaz buna bakarız. Temyiz ettiğimiz şeyi temize çekmemiz gerekiyor ki aslı itibariyle tarih yazılan bir şey değil bir roldür, bir yüktür. Bir yük olarak bir roldür. O temize çekilen şeyi, temiz bir yükü yüklenmek gerekiyor. Değilse Türk Tarihi adı altında bir sürü can sıkıcı hikâyeyi, saçma sapan şeylere katlanmak zorunda kalacağımız bir tarih anlatısıyla yüz yüze kalıyoruz, kaldık. Yani bugüne kadar bununla geldik.

Tarih niye önemlidir? Niye bu kadar önemli? Kendimizi tanımak için en başta. İkincisi geleceğimiz var mı yok mu? Varsa bu ancak bizim tarihle elde edebileceğimiz bir şeydir yani geçmişi olanın geleceği vardır denir. Eğer geçmişimiz yoksa yahut uyduruk bir geçmişe sahipsek uyduruk bir geleceğimiz olacak demektir. Aslında yakından bakarsak biraz önceki cümlenin aksine geleceği olanın geçmişi olduğunu görürüz. Gelecek deyince bana ilginç gelen bir anektod var. Hicret'ten sonra Kudüs’ten birkaç adam geliyor, Medine’ye Kudüs’ten birkaç adam geliyor. Misafir kalıyorlar Medine’de bir süre, daha sonra Müslüman oluyorlar. Yani Medine’de ne olup bitiyor hadiseyi görüyorlar. Duymuşlar uzaktan; bir şeyler oluyor. Ayrılacaklarında Rasulü Ekrem’e diyorlar ki biz Kudüs’te falanca kabileden falan falanlarız, Kudüs fethedildiğinde şu şu şu yerleri, toprakları bize tahsis eder misin diyorlar. Rasulü Ekrem de kâtip sahabeyi çağırıyor, yaz diyor işte Kudüs fethedildiğinde falanca falanca topraklar şu şu şahıslarındır. Daha ortada Mekke’nin fethi bile yok! Yani bu adamlar numaradan Müslüman olmuş bile olabilir. Yahudi bile olabilirler, hiç önemli değil. Ama geleceğin ne olduğunu, nerede olduğunu -ama Müslüman ferasetiyle ama gayet siyasî/tarihî atmosferi koklamayı bilen insanlar olarak- geleceğin nerde olduğunu, ne zaman olacağını… Yani kendi ömürleri de yetecek demek ki bunu görmeye; bunu istediklerine göre! Ki öyle de oluyor. Ömer döneminde, Ömer Kudüs’e girdiğinde karşılarına ellerinde belge ile çıkıyor bu adamlar. Diyorlar ki buralar bizim, bize tahsis edilmiş vaziyette. Ömer de peki diyor. Yani şimdi geleceğini Amerika’da, Avrupa’da arayan birçok insan var Türkiye’de artık. Yani bu kadar tarihi yaşanmışlığa rağmen, bununla bir kıyas edelim aradaki bakış açısı farkını. Bugünkü insanların gelecek tasavvurlarıyla karşılaştıralım. Küfrün sisteminin gayet muhkem olduğuna ve yıkılmayacağına iman etmiş insanların gelecek tasavvurlarıyla karşılaştıralım.

Tarih kelime manası olarak ay düşürmek manasına geliyor. Yani ay görmek, ay düşürmek. Bir şeye ay düşürmek. Bizde ay, güneşten daha merkezi bir yerdedir. O ayın doğan güneşlerini seyrederiz biz her gün. Namazımız güneşle irtibatlıdır, güneşin hareketleriyle merbuttur ama o ayın içindeki güneşin hareketleriyle günlük namazımızı eda edebiliriz. Yani güneş merkezde değildir, ay daha merkezidir eğer bir merkez-çevre ilişkisi kuracak olursak. Bu, bu şekildedir. Tarihin neresinde olduğumuzu hangi ölçü birimine göre ölçüyor isek asıl olarak onu kabul ediyoruz demektir. Yani biz asıl olarak Hicret'i kabul ediyorsak; Medine’yi, Rasulü Ekrem’i ve Kur’an’ın nazil oluşunu kabul ediyoruz demektir. Takvim olarak bugünkü Hıristiyan Takvimi dememiz gereken ama gelişigüzel kullanıverdiğimiz takvimi kabul ediyorsak biz bir İbrani-Hıristiyan medeniyeti asıl kabul ederek işlerimizi yapıyoruz, devam ettiriyoruz demektir. Yani bugün itibariyle 1444üncü İslam yılına mı girdik yoksa dört ay sonra 2023üncü Hıristiyan yılına mı gireceğiz? Yani buna 1444 dersek tarihin merkezinde bir yerimiz var. Merkezinde bir yerimiz var. Çok merkezi bir yerimiz var. 2023üncü Hıristiyan yılına gireceğiz dersek dünyada dönen dolabın yine göbeğinde bir yerimiz var.  Tamamen o göbekteyiz biz, bizi eze eze bizim etrafımızda dönecek, bizi ezip büzecek bir dolap. Yani dolabın merkezinde veya tarihin merkezinde olmak arasında bir tercihte bulunacağız. Yani bu sadece bir tercih meselesi aslında. Diğerleri sonradan gelebilecek bir şey. Bu bütün hayatımız için de bu şekilde, sadece takvim mevzuu değil. Bütün hayatımızı dolduran bir şey: Merkezde miyiz yoksa bir dolabın bir parçası mıyız? Yani bu her zaman hayatımızda bir tercih olarak karşımıza çıkacak bir şey.

Türk Tarihi hiçbir zaman Türklerin ne olduğu üzerine yazılmamıştır. “Ne olsa iyi olur? Nasıl olsa zararsız olur?” Bunu göz önünde bulunduran gâvurlar tarafından yazılmış şeylerdir. Bu iş 19. yüzyılda başlamıştır dedim ve bugün işte bizim akademik camiamız tamamen o 19. yüzyıldaki tezleri destekleyerek akademik hayatlarını sürdürebilir vaziyetteler. Yani bugün işte bizim İstiklâl Marşı Derneği olarak gündeme getirdiğimiz herhangi bir tarihi vakıayı bırakın yüksek lisans, doktora tezini, sınavda, bir tarih sınavında, bir sorunun cevabı olarak bir öğrenci yazarsa doğrudan doğruya alacağı not sıfırdır. Yani bu kadar farklı, bambaşka bir tarih anlatısı içine, tarih hikâyesi içine sokulduk ve tarihi herkes, hepimiz genel olarak hikâye olarak anlıyoruz. Ama Türkçe'de tarih, dediğim gibi ay ve gündür. Yani bir şeyin oluş vakti. Ne zaman olmuştur? Hangi olaydan önce, hangi olaydan sonra olmuştur? İki olay arasında nasıl bir münasebet vardır? En başta biz tarih deyince o hadisenin oluş tarihini anlarız. Ama Avrupa’da kelimenin kökeni itibariyle öncelikle masal, hikâye kısmı anlaşılır ve iş masal, hikâyede boğulur. Yani işte Arapçada da, Kur’an-ı Kerim’de de vardır; esâtîrü’l-evvelîn. Evvelkilerin masalları. Arapçadaki esatir Latincede ‘ıstoria’dır, İngilizcede ‘history’dir. Yani hikâyedir tarih, anlatılan bir hikâyedir. Geçmişlerin masalları şeklinde anlaşılır ve anlatılır. Şimdi sözü İkinci Başkanımız Gökhan Göbel’e tevdi ediyorum, buyrun.

Gökhan Göbel:

Selamun aleyküm. Takvimimizi göstererek başlayayım. Allah’a hamd olsun 12. takvimimiz, 11. matbu takvimimiz, 1444 takvimimiz  bu sene de yine her seneki gibi yenilik yaparak ve bir basamak üste çıkarak yoluna devam etti. Bu sene mesela harekeli metinlerimiz var takvimde. Bunu hususen yaptık. Eskiden Elifbamız olurdu takvimde onu bir müddet sonra -nasıl okunacağına yazılacağına dair kaideler- kaldırdık çünkü o tekrar ediyordu devamlı. Şimdi bir harekeli kısım koyduk. Bu da kendi yazımız bakımından, Türkçenin varlığı bakımından dikkate değer bir şey. Ve ayrıca Kur’an-ı Kerim okumayı bilip de Türkçe okumayı tecrübe etmemiş insanlar için Türkçe okumaya intibakı kolaylaşsın diye, daha kolay intibak edebilsin diye böyle bir şey yaptık. Türkçe çünkü ilk metinlerimiz neşredildiğinde, basıldığında bunların hepsi harekeliydi. Harekeli metinlerdi bunlar. Bir milletin doğuşuna işaret edebilecek bir durumdu bu. Kur’an-ı Kerim okumayı bilen insanlar vardı ve bu dil aynı Kur’an-ı Kerim’deki gibi harekeli yazıldı ve sonra yazının elimizden alınmasına kadar da bu devam etti. Nasıl etti? İki tip okurumuz oldu. Önce sadece harekeli okuyabiliyorduk. Sonra 15-16. Hıristiyan  asırlarından sonra bu yazı harekesiz okunmaya ve okuyanın seviyesini daha da yukarı çekmeye başladı. Yani bir millet doğdu ve yükseldi. Bu takvimimize koyduğumuz harekeli kısım bunu düşündürsün de istedik. Yani bizim dilimizin Kur’an-ı Kerim’den doğmuş olduğu hiç gizli saklı bir şey değildir. Dilimiz, lisanımız aleyhine yapılan şeylere bakmak kifayet eder. İsmet Bey Sakarya Temsilciliğimizin açılışında dedi ki “Yani kafirler voliyi vurdu, bizim artık yapacağımız şey buna intibak etmektir diye düşünüyorlarsa insanlar bize kendilerini Müslüman diye yutturmasınlar.” Bu yazı meselesi de takvim meselesi de böyledir. Yani senin yazını elinden alan ne yaptığını açık söylüyordu, senin takvimini elinden alan ne yaptığını açık söylüyordu. Mesela 1935 yılında Hıristiyan takvimine göre -bu cümle matbuatta kayıtlıdır- İsmail Hakkı Baltacıoğlu diyor ki: Bu dil -Türkçeden bahsediyor, Osmanlıca diyor o- bu dil, Kur’an’ı; telaffuzu, inşası, imlasıyla köle gibi taklit ediyordu.” Yani bu bizim konuştuğumuz, yazdığımız dilden bahsediyor. Buna karşı öz Türkçe diye bir gavurluk işi başlattılar. Yani bu bilindiği için öz Türkçe diye Türk Lisanı'nı tasfiye etmek için bir hareket başlattılar. Bunun bir tane sembol misali vardır. Yani dediler ki: “Eskiden müselles diyorduk şimdi üçgen diyoruz, bu daha mı kötü?” diyorlar. Hatta bunu bayrak ediniyorlar. “Müselles yerine ne güzel üçgen diyoruz.” diyorlar. Bunun Kur’an düşmanlığı olduğunu şuradan anlayabilirsiniz. Müselles Arabî, Kur’anî bir kelime. Üçgen? Üçü anladık diyelim, öz Türkçe desinler. “Ken” ne? Eskiden üçgen değil üçken yazılırdı zaten. Yani “ken” ya Farsça kenârın “ken”i; üçgen, üç kenar yahut  Yunanca gönyeden gelen bir şey o “ken” eki. Yani başka hiçbir anlamı yok. Bu bayrak edindikleri kelime... Onun için hani kafirler voliyi vurdu diye düşünüp sana açıkça yapılan şeyi sen dert etmiyorsan sana yapacak bir şey yok. 

Öz Türkçe dediğimiz hadise yani bugün gerçekten bu durumda olmamızın sebebi bu, bir muhasebe yapamamamızın sebebi bu. Vâlâ Nureddin 1949 yılında diyor ki: Şu gün okula giden yüz çocuğu çevirin, hepsine sorun nereye gidiyorsun ya da nereden geliyorsun diye, 100’ünden asgari 51’i mektepten geliyorum diyecektir diyor. Yani bu okula giden çocuk. Ve “mektepten gelirim diyecektir” diyor. Bu 27 Mayıs’a kadar böyleydi. Ondan önce şunu söyleyeyim: 1945’te anayasa dilinin değişmesi suretiyle bütün matbuatın da dilinin değiştirilmesi gibi bir iş oldu Türkiye’de. Demokrat Parti demokratik bir hareket olarak -bu Vala Nureddin'den naklettiğim şeyin de anlaşılmasını sağlayacak şekilde- demokratik bir hareket olarak okuldan mektebe döndü diyelim ki. Mesela bakan deniyordu vekile döndü, Demokrat Parti yaptı bunu. 27 Mayıs’ta ama bir kopuş oldu. Yani gerçek bir kopuş oldu çünkü Türk Milleti'nin ilk seçilmiş başvekili asıldı sonra bir anayasa yapıldı, bir TRT dili oldu ve bu artık, bugün işte bu uyduruk dediğimiz, uydurukça dediğimiz kelimeler kabul edildi. Ve  tepeden inerek kabul edildi, devletin gücü ellerindeydi. Bugün saçma da olsa kullanıyoruz bu kelimeleri. Burada işte 27 Mayıs’tan sonra şairlerimizin ne yaptığına dikkat etmemiz lazım. Çünkü bu kelimeler bir şekilde dilimize girdi ve biz bize yapılan kötülüğü şairlerimizin ne yaptığına bakarak kendi lehimize çevirebiliriz çok kolay bir şekilde. Şimdi mesela İsmet Bey’in Bir Yusuf Masalı’nda Eylem Cini vardır, Ödev Cini vardır. Bu kelimeler yoktu Türkçede. Ve hatta ödev kelimesi diyelim ki kaidelere mugayir de üretildi. Ama onu İsmet Özel birçok kelimede yaptığı gibi bizim lehimize çevirdi. Eylem Cini oldu onun adı, Ödev Cini oldu... Ve mesela şuur yerine bilinci koydular. İsmet Özel “Bilinç bile ilginç” dedi. Yahut mesela özgürlük tanımını biliyoruz: Özü-Gürlük gibi… Bizim bir şeyi takip ederek... Yani eskiye dönüş değil çünkü bunu insanlar kullanıyor artık. Böyle bir dil var. Bu kelimelere yüklenen sahih anlamda anlaşarak bir mesafe kat edebiliriz. 

Şimdi İsmet Özel’in Amentü şiirindeki mısraları “Bilmezdim neden bazı saatler alaturka vakitlere ayarlı.” Bunun tarihi Hıristiyan takvimine göre 1974. Türkiye’de Siyasal İslam 1973’te başlatıldı. Selim İleri’nin bir yazısı var İsmet Özel hakkında. Orada diyor ki: İki kez karşılaştık. İlki Halkın Dostları’nın çıktığı günlerdeydi diyor. “Beni devrimci mücadelede edilgen olmakla suçladı, fırçaladı, haklıydı da.” diyor. “Şimdi elimde Üç Mesele’sini okuyorum” diyor. “Üç Mesele’sinde İsmet Özel diyor ki” diyor, “Müslümanca bir hayat…" Bu ne demek diyor ve bir ürpertiyle söylüyor bunu, “Bu ne demek?” Sonra daha tuhaf bir şey söylüyor: “Çok istemesine rağmen Peyami Safa bile böyle bir hayatı savunamadı” diyor. Yani edebiyatın içinde bir insan var ve bu Müslümanca bir hayat savunuyor. “Bunu Peyami Safa bile savunamadı.” diyor Selim İleri, ki Peyami Safa’nın, okuyanlar vardır, bilirler, en ileri, Selim İleri’nin bunu söylemesine sebep olabilecek en ileri davranışı "Latin Harfleriyle beraber Kur’an Harfleri de mektepte çocuklara öğretilsin" demesidir. Peyami Safa yoksa cumhuriyetin ilk yıllarındaki güzellik yarışmalarının jürisidir. Yani hani Peyami Safa’nın öyle bir  İslami hayat derdi falan yok. Ama Türk Edebiyatı'nda, edebiyatın içinde bir insanın Müslümanca bir hayattan 78 yılında nasıl ürperti duyduğunu görün. 1973’te Siyasal İslam başladı mesela, bizim herhalde başka bir yerde gören var mı bilmiyorum, İstiklâl Marşı Derneği hariç herhangi bir kurumda Müslüman saati ile insanlar karşılaşmıyor. İstiklâl Marşı Derneği’ni ziyaret edenlerden anlıyoruz ki, bunlar mesela konuşmalarından falan da mesela Siyasal İslam’ın içinde olduğu anlaşılıyor, gelip, yaşlıca insanlar, “Bu saat yanlış” diyorlar bize derneğimizdeki saatlere bakıp, Ezanî saatlere. “Takvimi biliyorum ama” diyor, “Saati bilmiyorum” Yani Müslüman saati olduğuna dair bir bilgisi, fikri yok insanların. Türkiye’de 1973 yılında Siyasal İslam başlamış ve insanların Müslüman Saati hakkında bir bilgisi, fikri yok! Ve bu Türkiye'de başlatılan Siyasal İslam'ın ne olduğu hakkında bir bilgi bir fikir veriyor bize. Dediğim gibi İsmet Özel’in yazdığı mısralar da o sıralardadır. Yani 74’te neşrolundu, “Bilmezdim neden bazı saatler alaturka vakitlere ayarlı.”

Harekeli metinlerimizden başka Asrı Saadet tarihinin aylara göre tanzim edilmiş bir kronologisini bulabileceksiniz 1444 İstiklâl Takvimi'nde. Bunun haricinde Hayvan İsimleri Lügatçesi var ve Türk Denizinin Balıkları diye bir bölüm var. 

Türk Denizi de İstiklâl Marşı Derneği'nin teklif ettiği bir isim. O da hayret verici bir şey yani dünyada eşi benzeri olmayan bir iç deniz Marmara Denizi. Buna çok makul bir şekilde Türk Denizi denilmesi teklifi getiriliyor İstiklâl Marşı Derneği tarafından. Yani her tarafı Türk. Böyle bir şey yok. Böyle bir deniz dünyada yok ama böyle olmadığı halde bazı milletlerin isimleriyle anılan denizler var. Ama bu evsafta bir deniz yok. Yani dört tarafı aynı milletin hakimiyeti altında olan bir deniz yok bunun Türk Denizi olarak adlandırılmasına karşı gerçekten hayret verici bir  bigânelik var. Ama diğer türlü başka işlerin devam ettiğini de söyleyeyim size. Yani Marmara Yunanca zaten biliyorsunuz ama onunla da iktifa etmiyorlar. Şöyle; Türkiye'de, hatta devletin belediyelerin desteğiyle, teşvikiyle "Propontis" adında -Eski adı çünkü Propontis Marmara Denizi'nin- çalışmalar yapılıyor. Propontis yani Pontus deniz demek bildiğiniz bölge de aynı zamanda. Pro önce demek yani Yunan tarafından bakınca denizden önceki kısım Propontis. Bu isimle Türkiye’de, Türkiye’nin kendi kamu kurumlarında falan böyle çalıştaylar yapılıyor. Pontus deyince onu da söylemek istiyorum yani kafamda hep “İstiklâl Harbi Bitmedi” sloganı var olarak konuşuyorum. Giresun’da şubemiz vardı gittik, Topal Osman’ın -Topal Osman Ağa diyorlar onlar- mezarını ziyaret ettik, kitabesini de okuduk, öyle bir ibare görmedim. Sonra bir haberini gördüm. 2002 yılında Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde Topal Osman’ın Pontus hakimiyeti için kalkışan insanları tepelediğine dair ibareyi 2002 yılında Avrupa Birliği'ne uyum çerçevesinde kitabeden silmişler.

Şimdi Elifba, yazı, edebiyat meseleleri bugünkü siyasi durum bakımından da hayati. Yani bugün Rusya’da olan bitenleri bunlardan bağımsız düşünmek hataya düşürür. Olan bitenler de tuhaf. Sırp dış işleri bakanı bütün dünyaya ilan etti “Tehdit ediliyorum.” diye. Yani beni büyük bir istihbarat şefi -adını vermedi- tehdit ediyor dedi. Çünkü Rusya’ya düşmanca tavır takınmıyor Sırplar. Biliyorsunuz Sırbistan Avrupa Birliği üyesi de değil NATO üyesi de değil. Lavrov'un Sırbistan’a gitmesine de mani olundu. Bulgaristan falan hava yolundan müsaade etmediler. Niçin Sırpların tavrı farklı? Çünkü Belgrad NATO tarafından bombalanmış bir yer. Ve bugün ABD başkanı olan adamın doğrudan hamlesi olduğu söyleniyor. Kendisine yer edinmek için Belgrad’ı ben bombalattım diyen bir adam. Bununla beraber mesela varlığını sadece Rusya’ya değil ama büyük ölçüde Rusya’ya borçlu olan Bulgaristan Rusya’nın bütün diplomatlarını sınır dışı ediyor. Halbuki Ruslar sıyanet etmeseydi Bulgaristan diye bir yer olmayacaktı. Bu arada Yunanistan'la da Rusya’nın durumu kritik. Yani bu üzerimizde taşıdığımız harita bu meselelerle alakalı. Ayrıca Elifba ile de alakalı dediğim şu: Altı aylık bir mesele değil Ukrayna’ya müdahalesi Rusların. Yani altı aydır sanırım sürüyor. Bunun öncesi var. Ukrayna’nın NATO’ya girmesi delil gösteriliyor bu müdahaleye. Ama en az beş senedir Ukrayna’nın yetkilileri Latin Alfabesi'ne geçmekten bahsediyorlar. Biliyorsunuz Orta Asya Türkik cumhuriyetlerinde de bu oldu Latin alfabesine geçtiler bir çoğu. Mesela Ukrayna müdahalesi dolayısıyla bugünkü Rus siyasetini düşünürseniz, Rusya’nın elde ettiği bölgelerde Rusça müfredatı hemen uygulamaya başladığını düşünürseniz bu pek manidar. Ayrıca adamlar oradakilerin de Rus olduğunu söylüyor. Yani “Biz Rusları kurtarıyoruz.” diye gidiyorlar ve ilk iş olarak Rusça müfredata giriştiler ve “Ukraynaca'ya karşı da bir şey yapmayacağız, seçmeli ders olacak.” dediler. Kazakistan’daki altı ay önceki olaylarda da hatırlarsanız -Kazakistan Latin yazısına geçiyor şu anda- Rusya’dan yardım isteyince Ruslar dediler ki hangi alfabeyle yardım isteyeceksiniz? Latin alfabesiyle mi Kiril alfabesiyle mi? Çünkü tasvip etmedikleri bir şey. Zaten gene Türkçenin Kur’an'a dayandığını reddedenler tarafından başımıza açılan bir bela var. Yani bizim Orta Asya'daki Türklerle yani dış Türklerle Türkçe bakımından müşterekliğimiz Kur’an Harfleri dolayısıyladır. Bugünkü hadiseler bununla alakalı dediğim bu. Elifbaları gitti 20’li yıllarda bütün Orta Asya'daki Türkik kavimlerin ve hepsi Ruslaştılar. Hepsinde Rusça ve Kiril alfabesi var ve bizimle normalde onların müşterek noktası bu öz Türkçe diye bildiğimiz kelimeler değildir. Kur'ani kelimelerdir ve dikkat edin Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra işte Türki Cumhuriyetler zirvesi, Orta Asya Türki cumhuriyetler zirvesi falan... Şimdi son adı Türk Devletleri Teşkilatı oldu. Mesela bu ifadede devlet ve teşkilat kelimeleri Arapça olduğu için hepsinde ortak kelimelerdir ama ondan önce mesela "Türkçe konuşan ülkeler zirvesi" yapıyorlardı. Orta Asya’dakiler dediler ki "biz Türkçe danışıyoruz.” Biz Türkçe konuşmuyoruz, biz "danışıyoruz" dediler. Ondan sonra Türkçe konuşan ülkeler ifadesini kaldırdılar. Çünkü onların dilinde konuşmak danışmak demek. Yani “Atan dili danış balam" diyorlar mesela. Bizim asıl müşterekliğimiz Orta Asya’dakilerle Kur’an Harfleri dolayısıyladır ve mesela diyelim aslı arabi olan heyecan ve macera müşterek kelimelerdir. Ama dediğim gibi "konuş" dediğin zaman Öztürkçe sandığın kelimelerde biz başkayız onlar başka. En yakınımız olan Azerilerle bile öyle. Filmler falan çekiyorlar "yanlış anlama" diye onlarla aradaki farkı göstermek için. Edebiyatla, yazıyla, dille alakalı bütün meseleler. Rusların edebiyatı var, yazısı var, Latin Alfabesi'ne geçmeyen tek Orta Asya Türkik ülke hangisi? Kırgızistan. niye? Çünkü Kırgızların Cengiz Aytmatov’u var ve Aytmatov önce Kiril Alfabesi'yle bir müddet Kırgızca yazdı ama asıl şöhretini Rusça yazdığı şeylerle sağladı. Ve o ülke Cengiz Aytmatov’u olduğu için Kiril alfabesini değiştirmiyor.

Durmuş Küçükşakalak: Rusya Yazarlar Birliği başkanı oldu. 

Gökhan Göbel: Evet. Mesela onu da söylemek istiyorum Rusya meselesinde. Gene İsmet Bey'in bir sözüdür: "Türkiye alınmamış tedbirlerin cezasını çekiyor." Şu anda mesela doğalgaz konusunda bir tedbirimiz olup olmadığını bilmiyoruz. Dünyada yaşanan şeyler belli. Ve daha fenası evler bacasız yapılıyor. Yani şimdi bir çok ev bacasız ve eve baca yapmak aslında soba yakmadığın zaman bile evin havalandırması için faydalı bir şey olduğu halde evler bacasız. Yani doğalgaz problemi yaşadığımızda bazı evlerde baca yok şu anda. 

Üzerimizde Misak-ı Milli haritamız var. Misak-ı Milli’nin en muhkem tarafı yani hiçbir hayale falan yer vermeyen tarafı "Mondros Mütarekesi esnasında askerlerimizin vaziyet ettiği yerler Türk toprağıdır.” ifadesidir. Ama bu ifade Türkiye’de sansürlenmiştir. Şöyle: Misak-ı Milli'nin asıl metninde "Mondros Mütarekesi dahilinde ve haricinde" ibaresi geçer yani Mondros mütarekesi dahilinde askerlerimizin orada olması orasının Türk vatanı kabul edilmesini sağlıyor ama bir tek o ibareyle kalmamıştır o. "Haricinde" ibaresi de asıl metinde vardır. Bu Batı topraklarımızı kastederek de oraya konmuştur. Çünkü Balkan Harplerinden sonra bu haritanın batı kısmı bizde yok. Mondros Mütarekesi Hıristiyan Takvimine göre 30 Ekim 1918'de imzalandığında bir hafta içinde, on gün içinde işgal edilen ilk topraklarımız: Musul, İskenderun, Batum, Boğazlar. Bu dört yer Mondros Mütarekesi'nin akabinde işgal edilen yerlerimiz. Burada askerlerimiz var ve buralar işgal edildi. Ve dikkat ederseniz buralar nereler oluyor? Lozan'da Türklere bırakılmayan kısım. İlk işgal edilen yerlerimizdir Musul, İskenderun, Batum, Boğazlar. Boğazlar da bırakılmadı mı diyeceksiniz, bırakılmadı. O yüzden bugün Türkiye’de Lozan'ı müdafaa edenler, Sevr'e karşı müdafaa ediyorsa tamam ama yani ortada Misak-ı Milli varken Lozan'ı müdafaa edenler ne yaptıklarını biliyorlar mı acaba? Biliyorlarsa fena. Çünkü yani hiçbir şey bilmese iki şey bilmesi lazım. Bir:  1936'da Montrö Sözleşmesi oldu, bizim hiçbir hakkımız yoktu ve Montrö sözleşmesini yaparak Boğazlar'da ve bizim Türk Denizi dediğimiz deniz, Marmara Denizi'nde asker bulundurabildik, bulunduramıyorduk. Şimdi Lozan'ı savunan insan buna ne diyecek? Yani hiçbir şey bilmese bunu biliyor herhalde: Montrö Anlaşması oldu. İkincisi, hiçbir şey bilmiyorsa Hatay katıldı. Hatay Türkiye’ye katıldı. Lozan Anlaşması'nı müdafaa ederek  ne yapacaksın? Ve bugün de üzerinde münakaşalar yapılan yerlerdir buralar. Yani Lozan Anlaşması'nı bilmeyerek müdafaa edenin -biraz kurtarmak için söylüyorum onları-  hiçbir şey bilmiyorsa bu ikisini bilmesi lazım yani. Onun haricinde Musul, Batum buralar da mesela hiçbir şekilde bir münakaşa kabul etmeyecek şekilde Türk toprağıdır. Hatta Türk askerinin bulunduğu, hakim olduğu yer Tebriz’e kadardır. Yani bu da yazılı çizili. 90'lı yıllarda bazı paşalar “Tebriz de dahildir.” diyor bu sebeple yani. Çünkü o kadar bariz bir şeydir. Şunu da söyleyim, bu da İstiklâl Marşı Derneği olduğumuz için bizi birebir ilgilendiriyor, bir çok dünyadaki meseleyle alakalı tabii Hatay'ın Türkiye’ye iltihak etmesi. Ama Hatay Türkiye’ye iltihak ettiği zaman orda vazifeli, Türkiye’de mebusluk da yapmış Ahmet Hamdi Selçuk’un bir hatırası var. Ben bunu Arı İnan’ın kitabında okudum. Diyor ki artık Hatay'ın Türkiye'ye iltihak zamanına yakındı, Arap gazeteciler bir gün gelip parti binasına sordular: Hatay Türkiye'ye iltihak ediyor mu, ne zaman iltihak edecek? Ben de onlara şu cevabı verdim diyor: Buna büyük Türk Şairi Mehmet Akif’in İstiklâl Marşı'yla cevap vermek istiyorum diyor: “Doğacaktır sana vaad ettiği günler hakkın / Kim bilir belki yarın belki yarından da yakın” Ve ertesi gün tercüme edilip bütün manşetlerde yer almış bu cevap. Adam saklamadım diyor hiçbir nüshasını. O sırada ama Türkiye Cumhuriyeti'nde İstiklâl Marşı sansürlü. Yani ezan yasaklanmış Türkiye’de. İstiklâl Marşı'nda “Bu ezanlar” diyor. “Bu ezanlar” yani bu ezanlar diyor çünkü 1920 yılında ezanın Türkçe okunmasına dair münakaşalar var. İstiklâl Marşı "bu ezanlar" diyor, okunan ezanları kastediyor. Ama 18 sene, o aralıkta, mesela Hatay’ın iltihak ettiği aralıkta ezanlar okunmuyor Türkiye'de ve İstiklâl Marşı sansürleniyor. Orhan Seyfi 1936'da Mehmet Akif kitap çıkarıyor altı kıtasını koyuyor. Gazeteler sekiz kıtasını koyuyor. Niye? Çünkü İstiklâl Marşı'nda “Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli / Ebedi yurdumun üzerinde benim inlemeli" yazdığı halde “Sen nasıl bu ezanı yasaklarsın?" sorusuna muhatap olmamak için İstiklâl Marşı sansürlenmiştir Türkiye’de. 

Misak-ı Milli'nin Mustafa Kemal'le irtibatı da yani insanların bilmesi gereken bir şey. Yani hani bunu da hesaba katmaları lazım. Bu Türk Ordusu'nun hakim olduğu yerlerin Türkiye’ye bırakılmadığı, Lozan Görüşmeleri mecliste konuşulurken, yani mesela Musul'un Türkiye'ye bırakılmadığı konuşulurken tabii mebuslar Misak-ı Milli'den taviz vermemeyi savunuyor. Mesela İstiklâl Marşı'na itiraz eden adamdır Tunalı Hilmi. Yani ama Tunalı Hilmi diyor ki: Misak-ı Milli Basra’dan İşkodra'ya kadardır. Adamın ismi zaten Tunalı Hilmi. Adam Tuna’nın kenarında bir kasabada doğmuş, ismi de Eski Pazar hatta. Eski Pazar kasabasında doğmuş ve biliyor yani Misak-ı Milli dahilinde olduğunu. Bugün de o kasabanın yarısı hala Türk. Bulgaristan’da burası. Misak-ı Milli'nin Mustafa Kemal'le menfi irtibatı şudur: Kendisinin beyanıdır bu, bir gizli zabıt ceridesinde neşredilmiştir. Yani meclisin kendi sitesinde vardır. Bu münakaşalar olduğu zaman kendisi işte Misak-ı Milli'de bu yoktur şu yoktur diyen Sırrı Efendi'ye "sen bilmiyorsun Misak-ı Milli'yi" mealinde bir cevap veriyor. Vekil de celsenin sonunda, Sırrı Efendi, çok kibar bir şekilde: Efendim böyle dediniz ama min gayri haddin ben Misak-ı Milli'nin muharrirlerindenim diyor. Onun verdiği cevap ne, Mustafa Kemal’in? "Keşke yazmaya idiniz. Başımıza büyük bela açtınız. Bugün bütün katiyeti ihlal eden konuşmalar yaptınız.” diyor. Bu Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde zabıt ceridesinde yazılı bir şeydir. Ama bugün tabii Misak-ı Milli kulesi olduğu için Anıtkabir'de, kimsenin aklına böyle bir şey gelmiyor ki. Mondros Mütarekesi dahilinde diyoruz ya, Türkiye’nin güney ve kuzey sınırı münakaşası yoktur çünkü orada hakimdir dedik. Halep’te kendisi vardır. Mustafa Kemal'in kendisi. Mondros Mütarekesi imzalandığında Mustafa Kemal Halep’deydi. Yani oraların tartışmasız Türk Vatanı olduğunu söylemek için söylüyorum. Ordularımız oradaydı. 

Şimdi Lozancıların ne yaptığını bilip bilmemesi mühim çünkü bugün muhalefet anladığım kadarıyla kendilerine öyle bir sözü bayrak etmişler Kemal Kılıçdaroğlu “Lozanı milli bayram ilan edeceğiz.” gibi bir laf söylemiş sanırım. Biz Misak-ı Millî’ye bîgâne kalmamızın, İstiklâl Harbi bitti sanmamızın cezasını ödedik bugüne kadar. Yani İstiklâl Harbi’nin bittiğini sanarak ceza ödedik. Misak-ı Milli’ye bîgâne kalarak da ödedik. "Altmış beş yıl sonra Türkiye Cumhurbaşkanı Yunanistan'ı ziyaret ediyor." diye bir haberi hatırlıyor musunuz? Beş altı sene önce böyle bir haber vardı. İlk defa Recep Tayyip Erdoğan altmış beş yıl sonra Atina’yı, Yunanistan'ı ziyaret etti. Bundan önceki ziyareti de iade-i ziyaretti Celal Bayar’ın yaptığı. Yani ama altmış beş yıldır hiçbir Yunan Cumhurbaşkanı Ankara’ya gelmedi. İstanbul'a geldiler çünkü kendi şehirleri olarak görüyorlar, Karadeniz İşbirliği Teşkilatı görüşmesi için geldi Yunan cumhurbaşkanı. Ama hiçbir Yunan Cumhurbaşkanı Ankara’ya gelmediği halde altmış beş yıl sonra Recep Tayyip Erdoğan Atina’ya gitti. Daha kötüsünü yaptı: Türkleri öldüren insanların anısına dikilmiş Meçhul Asker Anıtı’nı ziyaret etti. Yani bunu niçin söylüyorum? Bugün Lozan'ı müdafaa edenlerin buna hiçbir itirazı olmadı. Yani muhalefet falan "Sen ne yapıyorsun?" demediler. Hiçbirisi demedi… Sen Türkleri öldüren insanların anısına dikilmiş anıta çelenk koyuyorsun ve dediğim gibi hiç Yunan Cumhurbaşkanı'nın Ankara’ya geldiği falan da yok. Ondan sonrası da mühim. "Lozan’ı tâdil edelim." dedi Yunan Cumhurbaşkanı'na. Yunan Cumhurbaşkanı "Olmaz öyle şey. Lozan’ın tâdil edilecek hiçbir tarafı yok." dedi ve o konu daha açılmadı. Yani sen Atina’ya gideceksin, orada onlara diyeceksin ki "Lozan’ı tâdil edelim." onlar da sana "He he" diyecek. Yunanistan bize karşı hiçbir savaşı kazanmadığı halde var olan bir ülke. Biz o savaşları bilmiyoruz bile. Yani Dömeke Meydan Muharebesi var mesela. Dömeke Meydan Muharebesi de gene onlara karşı kazandığımız bir harptir. Ben onu nereden biliyorum? Cenap Şahabettin’in kendisi de bir Plevne şehidinin oğlu olduğu için Elhan-ı Şita şiiri ilk defa Dömeke Meydan Muharebesi’nde yararlılık gösteren şehit ve gazi yakınları için basılan nüshada yayınlanmış. Servet-i Fünun'da. Cenap Şahabettin bir şehid oğlu olarak öyle bir hediye vermiş şehit yakınlarına. Yani Yunanistan’ın bize karşı meydanda hiçbir galibiyeti yok. Tamamen masada, diplomatik faâliyetle ve hiçbir kaide tanımayarak kazandığı şeyler var. Ve tabi bunda küfrün bir millet olmasının tesiri de var. Lozan’a da aslında ilk günden de uymamıştır Yunanlar. Bugün işte Recep Tayyip Erdoğan’ın ziyaret ettiği Yunan Cumhurbaşkanı da yani yine o diplomatik faaliyetlerini yürüterek diyor ki yani "Bu Avrupa’nın sınırıdır." Yani "Bizim kıta sahanlığımız." falan filan… Gene öyle bir kendileri menfaatine mahirane politikalar yürütüyorlar. "Biz Avrupa’nın sınırını savunuyoruz." diyorlar. 

Yunanistan bize karşı hiçbir savaş kazanmadı dedik. Ve Yunanistan diye bir şey var ve Lozan’a da baştan beri uymadılar. Lozan’a baştan beri uymadıklarını bir dönem, çok kısa bir dönem, Cumhuriyet’in ilanından sonra çok kısa bir dönem hariciye vekilliği yapmış olan Şükrü Kaya beyan ediyor. Diyor ki: "Biz kandık Avrupalılara. Önce Mudanya Mütarekesi’ne oturduk. Sonra Lozan Anlaşması’nı imzaladık. Lozan’da kandırıldık ve hâlâ kandırılıyoruz." Bunu Lozan’ın imzasından birkaç ay sonra gene mecliste söylüyor. Ve "Hâlâ kandırılıyoruz." diyor çünkü Türkiye ile Yunanistan arasında Ankara İtilafnamesi 1930 yılında imzalandı. Bu itilafname ne? Lozan’dan arta kalan meseleler. Başta Lozan’ın bir cüzü olan mübadele. Yani bizim bugün Selanik’te ve bütün bu Misak-ı Millî’nin batı topraklarında olan Müslümanları, Türkleri; Yunanistan, 1923’ten 1930’a kadar öldürdü, mallarına el koydu ve zorla, gayrimübadilleri de, zorla gönderdi, evlerine el koydu. 1930 yılına kadar Yunanistan Türkiye'yle Lozan Anlaşmasından kalan meseleleri halletmeye yanaşmadı. 1929 yılında Necmettin Sadak bir yazı yazıyor. Diyor ki: "Sanki Sakarya Harbi’ni onlar kazandı. Sanki bizim topraklarımıza onlar çıkmadı. Sanki mağlup olan ordu onlar değil." Yani 1923’ten 1929 yılna kadar 1930 yılına kadar Türkiye Yunanistan'la bir anlaşma yapamadı. Her seferinde oyaladılar. Çünkü orada beş yüz binden fazla Müslüman vardı, Misak-ı Millî’nin batı topraklarında. Ve Selanik’teydi bilhassa bunlar. Ve Yunanlar ordaki bütün meseleleri halledinceye kadar, onları öldürüp, ellerinden mallarını alıncaya kadar hiçbir anlaşma yapmadılar. Yani diplomatik başarılarından bahsediyoruz ya, adam kendi memleketini düşünüyor. Buradakiler ne yapıyor? Bunu işte Şükrü Kaya söylüyor: "Mesuliyeti bizdedir. Bir mağlup ordunun galip gibi davranmasının mesuliyeti bizdedir." ve hatta diyor ki -bu Sakarya’dan Büyük Taarruz’a niçin beklenildiğini de gösterir- "O gün biz kandırıldık. Halbuki bütün hasım, düşman komutanları ve siyasiler teyit ettiler bunu: Biz o gün yürüseydik değil Drama’ya kadar Atina’ya kadar Türk ordusu girecekti." Zaten mağlup ordu var önünde... Ama bir şekilde beynelmilel anlaşmayla bu yapılmadı ve sonra Misak-ı Millî sınırları içinde kalanlar mübadeleye tabi tutuldu. O sırada da 1930 yılındaki itilafnameye kadar Yunanistan bütün Türkler’in mallarını mülklerini ellerinden aldı, çoğu insan canlarından oldu. Biz hiçbir şey yapamadık. Niye yapamadık? Çünkü Lozan Anlaşması’nda Türkiye’de, İstanbul’da olan Rumlar "etabli" sınıfında. Yani yerleşik kabul ediliyor. Onlar orada Müslüman öldürdüler 1930 yılına kadar mağlup bir ordu olarak ama sen burada hiçbir şey yapamadın. Çünkü Lozan’da İstanbul'daki Rumlar yerleşik görünüyorlardı ve sayıları bile belliydi. Yani anlaşmada diyor ki "Şu kadar insanın altına düşemez." diyor. Yani buradaki Müslüman nüfusun başına gelen şey doğrudan Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasetçilerinin mesuliyeti altındadır. Mesela Selanik dediğimiz şehir. Mondros Mütarekesi’nde, burada Türk askeri yok ya, "Niçin burası Misak-ı milli dahilinde?" diye sual edilebilir. Hiçbir zaman Selanik’te Yunanlar çoğunluk olmadılar. Hiçbir zaman… Yani 1912'de Balkan Harplerinden sonra bile. İkinci sırada bile olmadılar, üçüncü sıradaydı Rumlar Selanik’te. Yani Yahudiler var, Müslümanlar var, üçüncü sırada nüfus olarak Rumlar vardı ve 1917 yılında büyük bir yangın oldu Selanik’te. Sadece Müslüman ve Yahudi mahalleleri yanmış. Rumlar etkilenmedi Ve bütün Kafkaslardan falan birçok Rum’u getirdiler Selanik’e. Ve bugün hani Selanik’de bu kadar az Müslüman var, nasıl oluyor?" diyorsanız bu ve 1930 yılına kadar takip ettikleri siyaset yüzündendir. Yani Türkiye'nin buna galip ordu olarak, eli kolu  bağlı olması sebebiyledir. Bulgaristan mesela... Herkes Bulgaristan'da Türklere karşı ne olduğunu biliyor, neler yapıldığını... Her türlü film oldu. Herkesin ailesinde falan hatırası var. Ama bugün hala Bulgaristan’ın onda biri Türk. Yani her on kişiden biri resmi olarak Bulgaristan'da Türk. 

İstiklâl Harbi bitmedi diyoruz. Bunu Zenci Musa gibi söylüyoruz. Zenci Musa, Sudanlı Zenci Musa, biliyorsunuz, İngiliz işgal kuvvetleri komutanı ona "Bizim tarafımıza geç." diye bir teklifte bulununca, o "Hayır!" dedi. Bunu sert bir dille reddetti. Ve onlara dedi ki "Bu iş daha bitmedi." Yani bu hesap açık. Biz de Zenci Musa gibi bu işin daha bitmediğini söylüyoruz. Ve bir millete ait olmak sadece yaşayanlardan ibaret değil, milleti sadece bugün yaşayanlar oluşturmuyor. İstiklâl Marşı da bize bir millete ait olmanın öyle olmadığını hatta yaşayanların da sadece toplumda gördüğümüz insanlar olmadığını söylüyor. "Sen şehit oğlusun incitme yazıktır atanı." diyor. Şehitlerin de diri olduklarını biliyoruz deyip teşekkür ediyorum.

Durmuş Küçükşakalak:

Biz de teşekkür ederiz. Mehmet Akif Çanakkale Şehitleri şiirinde "Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın" diyor. Bu bir abartı mı? Türk Milleti'ni tarihe gömmeye çalıştılar. Ve İstiklâl Harbi’yle böyle bir şeyin mümkün olmayacağını Türkler ispat etti. Çok kişi değil, ama içimizde namus taşıyan, nerede yaşadığını, niye yaşadığını bilen birtakım insanlar bir harp başlattılar ve bu zaferle neticelendi. Onun için Türk Toprağı diye bilinen, tüm dünyada Türk Toprağı diye bilinen bir toprak parçası üzerinde yaşıyoruz şu anda. Yani Türk dediğimiz şey bu toprak parçasında olmuştu zaten 13. yüzyılda. Bu 20. Hıristiyan yüzyılının başında tescil edildi burasının Türk toprağı olduğu, Türk’ün burada ürediği. Az önce Gökhan Göbel Türkik cumhuriyetlerden bahsetti. Bu cumhuriyetler Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı olması ile bizim gündemimize gelmiş şeylerdir, bizim haberdar olduğumuz şeylerdir. Ha, öncesinde yok muydu? Elbette bunların hepsi Sünni ve Hanefi olarak halifeye bağlılardı, böyle bir bilgimiz vardı onlar hakkında. İşte şimdi diyorlar ya “iki devlet tek millet” falan gibi hikâyeler… 19. asırda yazılmaya başlanmış ve bizim üzerimize boca edilmiş, giydirilmiş, bizim de zamanla seve seve kabul ettiğimiz o tarih anlatısının sonucu olarak bugün biz böyle bir şey biliyoruz. O insanlarla “Türkçe” anlaşamazsınız yani. Özbekle bir parça anlaşırmış gibi olursunuz o da sadece neyden bahsettiğini anlayabilirsiniz. Ama Öz Türkçe konuşacağız derseniz hiçbir şey anlaşılmaz. Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerif kökenli kelimelerle ancak bir ortak anlayışa kavuşabilirsiniz. Ama Gagavuzlar mesela öyle değil. Bir Gagavuz’un Orta Asya’da işte Türkik cumhuriyetler denilen o cumhuriyetlerden herhangi birinin konuşmasından çok daha Türkçeye benzer. Onun için biz "Hıristiyan Türk olmaz." dediğimizde birileri hemen Gagavuzları öne çıkarırlar. "Adamlar bak  Türkçe de konuşuyor gayet güzel, anlaşılır bir de." Hıristiyan Türk olmaz. Yani Gagavuzların Hıristiyan olarak  Türkçe konuşabilmesinin tek sebebi -Türkçeye yakın bir lisan diyelim, Türkçe denmez ama-  irtidad etmiş Türkler olmaları sebebiyledir. Yani 13. yüzyılda Selçuklu taht kavgasında, Anadolu Selçuklu beyliğinde taht kavgasında İzzettin Keykavus önce Bizans’a ve Bizans’ın kendisini kullanacağını anlamasıyla kendini yanındakilere birlikte Karadeniz’in kuzeyine -bugünkü Gagavuzya denilen yere- atmasıyla orada Gagavuzlardan bahsedebiliyoruz. Orada zamanla bu insanların Hıristiyanlaşmasıyla, İslam’ı terk edip… Tabii olarak böyle zaten, yani çevreleri, her yer Hıristiyan. Yaklaşık iki asır Hıristiyan toprağında kaldılar. Bu bahsettiğim hâdise 13. asrın ortası ise 15. asrın ortası evet, 2 asırdan fazla bir zaman Hıristiyan toprağında kalıp Hıristiyanlaşmış insanlar. Ve Ruslar "Bunlar kim?" dediklerinde; 18. yüzyılda ilk nüfus sayımlarında "Kimiz, neyiz, kaç kişiyiz?" diye kendilerine baktıklarında bunlara dediler ki: "Bunlar Keykavuslar." Tabi Rusça söylenişi bu şekilde değil "Kakavus" gibi bir şey. Ve bunlara zamanla Gagavuzlar dendi. Bugün biz onun için Hıristiyan bir Gagavuz biliyoruz. İki asırdan fazla bir zaman Hıristiyan topraklarında yaşamalarına rağmen o dili koruyabilmelerinin sebebi de ondan sonrasında -yaklaşık 1800 küsürler desek- dört asra yakın bir zaman yine bizim topraklarımızda Hıristiyan olarak; yani Türk topraklarında Hıristiyan olarak yaşadılar. O dil öyle muhafaza edilebildi. Değilse bir Hıristiyan Türk olamaz, bir Yahudi de Türk olamaz. Türklüğün şartı, birinci şartı Müslüman olmasıdır. Şunu söyleyip İlker Çokgör’e sözü bırakayım: Bize Türk tarihi anlatan birisi şayet hep eskiden bahsediyorsa, Cumhuriyet’ten sonra Türk tarihinde ne olup bittiğini, hele hele 27 Mayıs 1960’tan sonra bu Türk tarihinin ne olduğuna hiç değinmiyorsa bu adam bize masal anlatıyordur. Veya bize İslam tarihi anlatan birisi Osmanlı tarih haritasından silindikten sonra İslam Tarihi'ni bitiriyorsa, Türk Cumhuriyeti ve Türk Milleti o İslam Tarihi'nin bir yerinde değilse bu insan yine bize hikâye anlatıyordur. Hoş bir masal anlatıyor olabilir. Veyahut bize Avrupa tarihi anlatan birisi, Avrupa’nın tartışmasız ötekisi olan Türklerden bahsetmeden, haydi Türklerden bahsetmedi diyelim, müstemlekeciliği hesaba katmadan, böyle bir şey yaşanmamış gibi bize bir Avrupa Tarihi anlatıyorsa yine masal anlatıyordur. Yani tarihin masal mı yoksa bizim geleceğimize ışık tutacak bir şey mi olduğunu bugüne kadar getirilip getirilemediğinden, bugünün meselelerine dair bize bir bakış açısı sunup sunmadığından anlayabiliriz. Şimdi İlker Çokgör sizlere hitap edecek ve o şekilde programımızı bitireceğiz herhalde. 

İlker Çokgör:

Selamun aleyküm. Şimdi ben de biraz Türk Musikisi'nden bahsedeceğim. Evet, öncelikle İstiklâl Korosu olarak bugüne kadar on beşe yakın konser verdik. Bunları "Hoş Sada-yı Eşref-i Milel" serlevhası altında veriyoruz. Yani "En şerefli milletin hoş sadası". Yaptığımız bu sadayı terennüm etmek. Çünkü bir milletin kendi şarkısını, türküsünü söylüyor olması gerekiyor. Fakat biz bugün Avrupalı insanlar olsaydık bunu yapabiliyor olmak için asgari de olsa profesyonel bir müzik eğitimi almış olmamız gerekecekti. Çünkü Batı Müziği, Türk Musikisi'ne göre çok daha komplike bir müzik. Bir şan sanatçısını düşünelim. Bütün bir hayatı musikiye adanmış olmak zorundadır.  Yani yediği içtiği şeyden, işte sabah uyandıktan kaç saat sonra konuşması gerektiğine kadar bütün bir hayatını sesi için çalışarak harcar. Bizim için ise böyle bir şey yoktur. Türk Musikisi için aslolan şey şahsiliktir. Aslında hayatın her alanında böyle bir şeyi gözlemleyebiliriz. Bu çünkü dünya tasavvuru ile alakalı bir şey. Bugün mesela takvim sebebi ile burada toplanmış bulunuyoruz. Bizim zamanı kavrayışımız da böyledir. Yani biz bir şeylere uymayız, bir şeyleri kendimize uydururuz. Yani zamanı kontrol edişimiz dahi böyledir. Yani Alaturka Saat dediğimiz saatte akşam ezanında saatti 12'ye almamız da bunun bir misalidir. Ya da işte konumuz müzik olduğu için; enstrümanlarımıza baktığımızda yüzlerce yıllık enstrümanlardır bunlar. Batı Müziği enstrümanları da öyledir ama o daha, çok önceleri standartdize edilmiştir; hepsi ölçeklendirilmiştir. O standardı koruyarak üretilir. Bizde ise, yani kolunuza uzun geliyorsa kısaltırsınız olur biter; hani çok basittir. Çünkü bunun da nedeni: Musiki hayatın kendisi olarak bizde var olmaz. Türk hayatının bir fer'i olarak, bir kolu olarak Türk musikisi vardır. O yüzden şahsiyet, şahsilik vardır işin içinde. Mesela biz İstiklâl Korosu olarak bu şekilde şarkı söylüyoruz. Yani İstiklâl Korosu olarak biz Türk Musikisini icra ediyoruz. Yani burada da şahsilik söz konusu ve şahsiyetimizi  aynı zamanda ortaya koyuyoruz. Dolayısıyla profesyonel bir müzik eğitimi almamış olarak böyle kompleksli bir şekilde değil bilakis vakur bir şekilde Türk Müziği eserlerini vazifemiz addederek söylemeye çalışıyoruz. Aksi takdirde zaten nasıl olacak? Yani bir millet için müzik, sanat niye bir şey ifade etsin? Yani müzik sadece şu an, bugün olduğu gibi çeşitli vasıtalarla dinlenebilen bir şey ise müzik niye bir millete bir şey ifade etsin? Yani insanların onu söylüyor olması gerekiyor. Yani tek iletişim aracının radyo olduğu yıllarda hepimiz büyüklerimizden biliriz. İnsanlar o şarkıları söylerdi. Yani benim annem 60 doğumlu ve benden daha çok şarkı bildiğini söyleyebilirim. Orta ikiden terk olan annem benden daha çok şarkı biliyor olabir. Yani sadece radyo ile büyüdüğü için bu böyle. 

Aynı zamanda İstiklâl Marşı'nı da biz İstiklâl Marşı Derneği olarak söylememiz gerektiği şekliyle söylüyoruz. Bu bakımdan aslında şunu söyleyebiliriz rahatlıkla, İstiklâl Marşı'nı Türkiye'de tek okuyan, İstiklâl Marşı'nın tek okunduğu yer Türkiye'de İstiklâl Marşı Derneği'dir. Çünkü bir şey söyleyip de o söylediğiniz şeyden bîhaberseniz, anlamıyorsanız, söylerken daha söylediğiniz şeyi anlamlandıramıyorsanız o şeyi aslında söylemiş olmuyorsunuz. Bugün câri olan besteyle durum bundan ibarettir. Biz 41 mısraı, her mısrada ne dediğimizi o an bilerek, o an zihnimizde canlandırabilerek söylüyoruz. Ve bunu asli bestesiyle yapıyoruz. Aruz veznine uygun bir şekilde, hiçbir anlaşılmamaya müsaade etmeden okuyoruz. Kırk bir mısraı anlayarak, idrak ederek. 

Şimdi millet olmak söz konusu olduğunda en önemli iki şey: dil ve müzik. Bu batıda da böyledir. Yani batıda çok canlı bir sanat olmasına rağmen resim, batıda da dil ve edebiyat ve müzik en önemli iki şeydir. Edebiyat ve müzik daha ölçülebilir olarak, sıhhatli ölçülebildiği için belki bir kimlik inşa etmek için, milli kimlik inşa etmek için daha önemli. Yani Alman sanatçı dediğimizde kimsenin aklına bir Alman ressam gelmez. Belki diğer ülkeler için başka şeyler söyleyebiliriz ama sanatçı dediğimizde o ülkeyi kuran kişileri anlarız. İşte, Alman dediğimizde Beethoven gelir. Yazarlardan Goethe gelir. Pek çok şey gelir ama tutup da bir ressamı düşünmeyiz. O ülkeyi kurmuş olan sanatçı olarak edebiyat ve müzik adamlarını düşünürüz.

Şimdi, batılılaşma sonucunda -ama tabi daha ziyade cumhuriyetle beraber- müzik ve edebiyat, dil çok önemli olduğu için bu alanlarda yeniliğe, inkılaplara gidilmiş. Türkçe'nin tarihi ve kökleri hususunda nasıl çokca çalışma yapıldıysa müzikte de yapılıyor. Biz dille olan kısmı daha çok biliyoruz. Aslında bugün daha ziyade değinmek istediğim şey bu. Yani Türkçe'de nasıl bizi Uzak Asya'ya göndermeye çalışıyorlarsa Türk Musikisi'nde de aynı şey yapılmaya çalışılmış. Biraz bundan bahsedeceğim. Şimdi dilde bu çalışmalarda muvaffak da olabilmişler. Yani Türk olmayan insanların istedikleri istikamette muvaffak olunabilmiş. Zira biz bugün bu tişörtümüzde yazan yazının Türk yazısıyla yazıldığını söylediğimizde buna insanları inandırabilmemiz çok zor. Yani hepimiz almış olduğumuz eğitim gereği Türk Yazısı dediğimizde ilk aklımıza gelen şey Latin harfleri oluyor. Eğer birine düzeltmek maksatlı “o değil.” deseniz ikinci gelecek şey Göktürk harfleridir. Yani Türk harfleri deyince Türk'ü Türk yapan bu harflerden başka ne yazık ki her şeyi anlıyoruz. Türk Müziği için de böyle bir ortam hayal ediliyor ve bununla ilgili çalışmalar yapılıyor. Ama işte bu nasıl yapılacak? Şimdi iki tane müzik var ortada. Yani hangi müzik? Bir bugün Klasik Türk müziği olarak bildiğimiz müzik var. Bu, şehirde, payitahtta yapılan müzik. Bir de halk müziği olarak bilinen bir müzik var. Şimdi eğer Klasik Türk Musikisi olarak bugün isimlendirdiğimiz müziğe bakacak olursanız orada hacılardan, hocalardan, hafızlardan başka pek az şey var. Dolayısıyla bu zaten uzaklaşılmak istenen bir şey olduğu için, İslâm, müzikten uzaklaştırılmak istendiği için, halk müziğine yöneliniyor. Çünkü orda daha renkli  bir ortam var. Yani istediğiniz sonuca ulaşmanız bilimsel çalışmalarla daha mümkün görünüyor. O yüzden halk müziğinde bir yerlerden tutunularak Uzak Asya'ya doğru kökler inşa edebilir düşüncesiyle çalışmalar başlıyor. Tabi Cumhuriyet'in ilanı akabinde ama 30’larda daha yoğun bu çalışmalar. Hatta 30’lu yılların başında Mustafa Kemal, Ahmet Adnan Saygun'a bizzat ne doğrultuda çalışma yapması gerektiğini söylüyor. Bu da nedir? İşte Türk Müziği'nin köklerini Uzak Asya'ya dayandırmak. 35 yılında Ahmet Adnan Saygun -Türk Beşleri'nden olan besteci Ahmet Adnan Saygun- "Türk Halk Musikisi'nde Pentatonizim" diye bir risale yayınlıyor.  Şimdi Pentatoni nedir? Penta 5 demek: 5 ton, 5 ses. İlkokul müzik eğitiminden hatırlayacağımız, -en azından ondan hatırlayacağımız- notaları biliyoruz: Yedi tane ses var. İşte bu pentatoni dediğimiz zaman beş tane sesi anlıyoruz. Ben bunu hususen duyurmak istiyorum. Çünkü yani bundan edineceğimiz intiba da önemli. Pentatoni deyince 5 ses deyince ne anlıyoruz?

5 tane ses var burada. İki tanesi hariç tutularak beş tane ses var. Bunun Türk Müziği'nin kökleri olduğuna dair üç kişi, özellikle Adnan Saygun başta olmak üzere Müzikolog Mahmut Ragıp Gazimihal ve Halil Bediî Yönetken var. Bunların üçü de aynı yıllarda doğmuşlar takriben. 20. yüzyılın başlarına tekabül ediyor. Sonrasında otuz beşten sonra otuz altı yılında Béla Bartòk -Macar bestekar Béla Bartòk- halk evleri eliyle Türkiye'ye davet ediliyor. Hem etnomüzikoloji alanında, folklorcülük alanında bize bir şeyler öğretmesi için hem de işte bu uzak Asya'ya dayandırma meselesinde başı çekmesi dolayısıyla. Béla Bartòk da kabul ediyor. Onun da istediği aslında Macar Müziği'nin Türk Müziği'yle olan irtibatını araştırmak. Sonra derleme seyahatleri başlıyor. Özellikle yörüklerin yaşadığı Adana, Mersin, Osmaniye civarında derleme çalışmaları yapıyorlar. Bartòk'un bununla ilgili notları var. Macar radyosunda konuşmalarının da notları var. Orda pek memnun kalmadığını söylüyor Bartòk. Çünkü çok pratik nedenlerle. İşte, Ramazan ayına denk geliyor ve herkes oruç tuttuğu için çalışmaları sekteye uğruyor. Buna çok şaşırıyor Bartòk. “Atatürk olmasına rağmen” diyor, “hala insanlar oruç tutuyor”. Aklı bunu almıyor. Çünkü en aşağı seviyedeki, toplumun aşağı seviyesindeki insandan, yönetici seviyesine kadar insanların oruç tutması biraz canını sıkıyor. Kadınlara bir türlü türkü söyletemiyor bu da biraz canını sıkıyor. Ancak yapabildiği iki ezgiyi Macar Halk Müziği eserlerinden bazılarına benzetiyor. Bu onu biraz tatmin ediyor. Bartòk için bütün o bir kaç yıl süren çalışmaların neticesi bu. Ama tüm bu çalışmaların sonunda dediğim gibi “Türkler’in müziğinin kökleri Uzak Asya'dadır” sonucu ortaya çıkıyor. Bu çok ilginç bir şey. Çünkü müşahhas bir tane örneği yok. Yani böyle bir çalışma yapıldığında ne beklenir? Yani bir tane türkü, “alın bakın bu türkü ne kadar da uzak doğu ahengini andırıyor” denilebilir. Bütün o dönemin yapılmış çalışmalarını inceledim bir tane bile örnek yok. Bu akıl almazlığı mantığa bürüyerek şöyle bir şey yapılıyor: evrimsel bir işleyiş gözetiliyor. Bu Gazimihal'in yaptığı bir şey. Aksa-yı Şark diyor. Uzak Doğu, Yakın Doğu diyor ve Garb. Müzik, o Aksa-yı Şark'ta çok ibtidaidir. Şöyledir böyledir. Yani o ibtidailiği vurguluyor. Yakın Şark'ta içinde bulunduğumuz coğrafyada birazcık gelişmiştir ve Garp'ta mükemmele ulaşmıştır. Dolayısıyla Türklerin müziği de buradan gelmiş. Şu an burada, cografyamız burası olduğu için; burada biraz gelişmiş. Buradan artık gitmesi gereken yer Garb tekniğiyle Batı Müziği olması gerekiyor. Zaten Cumhuriyet'in bütün müziğe dair bakışı da bildiğimiz gibi bu. Türk Beşler'i hepimizin ilkokulda, ortaokulda öğrenmek zorunda olduğu konulardan biriydi.

Tüm bunlar bir hava meselesi. Yani siyasi hava, sosyal hava ne gerektiriyorsa o yapılıyor. Bilim adamları da öyle insanlar. Bunu nereden çıkarıyorum. Ahmet Adnan Saygun, 30’lu yıllarda o Pentatonik müzik ile kafayı bozmuş, onu Türk Müziği'nin kökleri gibi göstermeye kafayı takmış adam, 89 yılına gelindiğinde, kendisi hakkında bir kitap yazan Gülper Refiğ’e o kitabı neşretmeden önce Adnan Saygun bir not düşmesini istiyor. Şöyle diyor Adnan Saygun: “Bugün o zaman ki görüşlerden hayli uzaklaşmış bulunduğumu itiraf etmeliyim. Bilim anlayışı bakımından pek tatmin edici olmayan bu raporun cüretkârlığını affettirecek bir yanı var ise o da zaman kaybetmeden halk musikimiz ve dolayısıyla halk ile ilgili her konu üzerine eğilme gereğini vurgulamış olmasıdır.’’ Burada aslında niyeti de tabi belirtmiş oluyor. Ama işte tüm bunların hepsi fiyaskoyla sonuçlanıyor. Dilde yapılmış, yapılmak istenmiş ve yapılmış şeylerin en azından bir hasılası var. Bugün trafikte arabaların arkasında belki hepimiz görüyoruz: Göktürk Harfleri olduğuna inandıkları ve Türk yazıyor olduğuna inandıkları şeyleri insanlar, o şekilleri yapıştırıyorlar arabalarının arkasına ve tatmin oluyorlar, zevk alıyorlar. En azından yani gündelik hayatta böyle bir hasılası var. Müzikte bunların hiçbiri yok.

Tabi bir milli şuurumuz olsaydı bunların hiçbiri başımıza gelmeyecekti. Biz İstiklâl Marşı Derneği olarak Türklüğü Mescid-i Dırâr hadisesi ile irtibatlandırıyoruz. Aynı şekilde Talas'da bazı Müslümanların Türk olduğunu söylüyoruz, tarihi böyle zihnimizde algılıyoruz. Musikide de bu minvalde şeyleri tarih bilincimize katmak hiç zor değil, çok doğal çok tabi olabilirdi. Çünkü bu aslında dillendirilmese de böyledir. Mesela bugün müzik nazariyatı kitaplarına baktığımızda en eski şeyin, malzeme, form ne dersek Kur’an tilaveti ve ezan olduğunu görürüz. Yani Türk Musikisi’nin bir şeyidir bunlar, formu olarak gözükür. Çünkü Rasulullah’ın hadisleri var, bunları güzel sesle okumakla ilgili ve Türk Musikisi'ne dair en eski gideceğimiz şey de Kur’an Tilaveti ve ezandır. O seslerle biz musikimizin havasını oluşturmuşuzdur aslında.

Burada bir örnek daha vereyim, Kadî İyâz’ın hicretten 500 yıl sonra yaşamış Kadî İyâz’ın Şifa-i Şerif’ine dayandırılan bir rivayet var. Rasulullah’ın çargah makamında Kur’an okuduğuna dair. Yani bu rivayet dediğim gibi yani, mesnedini de çok bilmek pek imkan dahilinde değil gibi ama sadece bu rivayetle kurduğumuz samimi bağ bile aslında bizim bir müzik tarihimiz olacaksa nereye kadar gitmemiz gerektiğini bize belirten bir şey. Çünkü bu rivayet sebebiyle mesela Türk Musikisi bestekarları çargah makamında eser bestelemekten imtina etmişlerdir. Yani sadece bu rivayet sayesinde, bu zayıf da görünen bir rivayet olabilir bence yani. Ama dediğim gibi böyle samimi bir bağımız var dinimizle musikimiz arasında. O yüzden az eser vardır çargah makamında.

Biz bambaşka bir dünyanın tasavvurunun ürünü olan Batı Müziği ile, tükenmiş olan Batı Müziği ile bir şekilde irtibat kurup onu kendimize mal etmeye çalıştık; orada yerimizi almaya çalıştık. Fakat bunu yaparken de Batı Müziği zaten tükenmişti 19. yüzyılın sonunda artık Batı Müziği kendini tüketmişti. 20. yüzyılın başlarında denenebilecek her şey denendi ve bu musiki sona erdi. Artık tescillenmiş şekilde sona ermişti. Ama bizim için tabi daha yeni başlayan bir şeydi ve büyüleyici idi. Yani Mehmet Akif’in bile bir ara -hanende müziği diye tarif ediyor- hanende müziği dinlemekten iğrenme duyduğunu, Batı Müziği'ne hayranlığını mesela biliyoruz. Fakat biz böyle bir şeye henüz yeni adım atıyorduk ve yaptığımız şey Itrî’yi Bach üzerinden anlamak, onunla birlikte hayal etmek, Dede Efendi’yi işte Türk Müziği’nin Mozart’ı olarak düşünmek veya Schubert'le Şevki Bey arasında bir bağ kurmak oldu ve bir seremoni olarak Batı Müziği'ni Türk Müziği'nde dahi yaşadık. Yani Türk Müziği'nde de orkestra şefi çıktı smokinler giymiş olarak. Sonra nota sehpası vardı, sanki böyle otuz beş dakikalık bir senfoni yönetiyormuş gibi. Halbuki Şevki Bey’in, işte, sarhoşken o akşam böyle üç beş tane bestelediği  şarkıdan birini okutuyordu orada. Ama her şey Batı Müziği seremonisine uygun olarak cereyan ediyordu.

Ve biz böyle yaparak kendi müziğimizin de tarihi bir şey olduğu vehmine kapıldık yani bizim müziğimiz de tarihi bir müzikti. Bunu o seremoni içerisinde tescil etmiş olduk. Halbuki Batı Müziği'nin tükenmiş olması bir vakıaydı, yani rasyonel bir şeydi. Çünkü başta daha sesleri belli perdelere, belli frekanslara rapt ederek çok sesliliği oluşturarak zaten matematiksel olarak bir yapı var. Yani bununla gidilebilecek şey başından belliydi ve ama tabi çok dahi bestekarlar çıktı. Çünkü dahi de olmaları gerekiyor o cambazlıkları yapabilmek için. Muazzam bestekarlar çıktı ve nihayetinde bu müziğin sonuna gelindi. Fakat bizim için bir tercihti bu yani Türk Müziği sona ermedi. Yani bir umman Türk müziği. Fakat biz bunu böyle tercih ettik. Bizim müziğimiz asla tükenmeyebilirdi. Nitekim yani son büyük bestekarlarımıza bakalım: Benim zikredebileceğim Cevdet Çağla var, eselerini de çok sevdiğim için ve hakikaten büyük bestekardır. Yesari Asım Arsoy var. Cevdet Çağla 88’de ölüyor. Yesari Asım Arsoy 92’de. Yani dün denebilecek tarihte. Ve bunlar yaşadıkları zaman eser veriyorken yeni şeyler ortaya koyabiliyorlardı. Yeni nağmeler, keşfedilmemiş şeyler ortaya koyabiliyorlardı. Tabi bunu büyük bestekarlarımız etmiş oldukları tahsil gereği yapabiliyordu. Yani bizim yazımızı hepsi biliyordu, hepsi bu yazı ile düşünüyordu, bu yazı ile konuşuyordu. Aruzlu bir dil konuşuyorlardı, bu ortamda bunlar yapılabildi.

Radyo yine çok etkili idi. Özellikle Demokrat Parti’nin hüküm sürdüğü 50-60 yılları arası radyo altın çağını yaşadı. Çünkü bildiğiniz gibi Demokrat Parti’nin siyaseti Türk Milleti’ne bir şeyleri dayatmamak üzereydi. Yani bu adamlar Türk Müziği mi istiyor, yapsınlar. Bu serbestiyet içerisinde radyo da altın yıllarını yaşadı.

Burada şundan bahsedeyim. 40’lı 50’li yıllar adeta Tanzimat sonrasında Tatyos Efendi’nin, Şevki Bey’in, Rahmi Bey'in yüzünü Batı’ya dönmüş saraya karşı İstanbul’da yaşayan insanların müzik zevkini ayakta tutmak için yaptıkları şeyi yapan bestekarlar vardı, 40'lı 50'li yıllarda. Mesela Selahattin Pınar ve Sadettin Kaynak bunun çok tipik örneğidir. Yani Tatyos Efendi, Şevki Bey neyse 40’lı 50’li yıllarda o zevki ayakta tutan Sadettin Kaynak ve Selahatin Pınar gibi bestecilerimiz vardı. Bunlar musikinin seviyesini düşürmeden -yani bugün 60’dan beri 70’lerden beri diyelim hadi, TRT’nin öne sürdüğü şey nedir halk bunu istiyor bunu yapıyoruz diye- O zaman işte Selahattin Pınar’ın, Sadettin Kaynak’ın yaptığı, o seviyeyi düşürmeden bir seviyede tutarak halka onu sevdirebilmişlerdi. Yani Türk Müziği dinlemeyen, sevmeyen bu bakımdan insanlar yoktu.

50’li yıllarda dikkat çekici bir hadise var onu hemen kısaca nakletmek istiyorum. 53’de şöyle bir mesele var. İçkili gazinolarda şarkı söyleyenlerin İstanbul Belediye Konservatuarı İcra Heyeti’nden görevlerinin sonlanacağına dair bir karar alınıyor. Bu kararı alan Mesut Cemil, Refik Fersan, Nevzat Atlı, İzzetin Ökte... Sanat kurulunda yedi sanatçı var o yönetim kurulunda, onlar bu kararı alıyorlar. Hepsi batı eğitimi alarak batılı tarzda Türk Müziği’ni kavrayarak yetişmiş insanlar... Mesut Cemil dediğimiz koroyu Türk Müziği'ne tatbik etmiş olan insan. Nevzat Atlı zaten devlet korosunun efsanevi şefi olarak tanıyoruz. Hepsi Türk Müziği'ne aslında batılı olarak bakan insanlardı ama bunların aldığı karar içki içilen yerlerde Türk Müziği söyleyenlerin görevlerine son verileceğine dair. Bu karar bir buçuk sene yürürlükte kalabiliyor çok fazla baskı görüyorlar. Ama mesela Fahrettin Kerim Gökay, “siz bu kararı tatbik edin ben uygulayacağım” diyor, dönemin belediye başkan ve valisi. Bazı sanatçılar çok tanınmış sanatçılar görevlerinden tasfiye oluyorlar. Mesela; Perihan Altındağ garip, kendisi içkili gazinolarda şarkı söyleyip bu kararı destekleyenlerden biri.

Yani şunu söylemeye çalışıyorum: Türk Musikisi’nin nasıl bir müzik olduğu, ne seviyede bir müzik olduğu yani içki mezesi olacak bir müzik mi yoksa yüksek bir müzik mi bunun aslında kamu oyunda konuşulması bakımından önemli bir mesele bu. Yani çünkü dönemin bütün gazeteleri bununla ilgili tartışmalarla doluyor. Ama o işte 54 baharında bu karar lağvediliyor ve Nevzat Atlı, Sadiye Işılay – Sadiye Işılay da yani Deniz Kızı Eftelya’nın kocası olan kişi- pek çok isim görevini bırakıp istifa ediyor, böyle sonuçlanıyor. 50’li yıllar da bu serbestiyetin olduğu bir hava ile Türk Müziği gerçekten altın çağını yaşayarak geliyor, bu 60 darbesine kadar sürüyor. 60 darbesinde müzik özelinde en önemli vakıa Refik Fersan’ın, İsmet Bey'in de yazmış olduğu o vakıadır. Radyo kumandanlığına tayin edilen Kenan Ersoy binbaşı tayin edilir edilmez darbe sonrası radyoda terör estirmeye başlıyor ve Refik Fersan’ı çağırıp, saçına, giyimine kızıp yaptığı işi sorup, “ne yapıyorsun sen” deyip daha ne yaptığını söylüyor, hani “işe yarar ne iş yapıyorsun” gibisinden çıkışıyor sonra ne dediğini bilmiyoruz. Çünkü hatıratında kendisi dahi yazamıyor onu, bir yerde tıkanıp kalıyor. Şimdi çok kısa bir şey olduğu için okuyacağım hemen. Ve Refik Fersan o muamele karşısında pneumotho-rax'a yakalanıp 5 sene sonra ölüyor artık. Hemen o gün ateşler içerisinde hemen taksi ile eve gidiyor, Fahire Hanım’a taksi çağırmasını bildirerek. Ve ondan sonra bir daha iflah olmuyor. 65 senesinde ölüyor. Şimdi yine hatıratından okuyacağım Refik Fersan’ın ve ondan sonra da Refik Fersan’ın bir şarkısını söyleyip bitirmek istiyorum. Şimdi ilk önce Refik Fersan radyoda yaptığı işten bahsediyor ve sonra olayı anlatıyor:

“Âsâr-ı eslâfı tercüme, stajyerlere tedrisat, imtihanlar ve ses dinleme hey’etine, jüriye, nota koleksiyonlarında Hamparsom notalarını, Ermeni hurufatı ile yazılmış notaları, tercümeden bu eserlerin diğer örnekleriyle klasik müzik üslûp ve edasına ve kavaidine uygun olarak repertuvarı kaliteli eserlerle genişletmek gibi hizmetleri tekrar uhdeme tevdi edilmiş idi.” Sonra devam ediyor: 1960 senesi Haziranı’nın yirminci günü radyonun o zamanki kumandanı olan Binbaşı Kenan Ersoy namındaki bir Binbaşı beni odasına çağıracak, hayatım boyunca maruz kalmadığım gayet galiz...” derken yazmayı bırakıyor. Bu hadiseden birkaç gün sonra sözleşmesi 1 Haziran tarihi itibariyle feshediliyor. Yani 20 Haziran günü gerçekleşen vaka. 1 Haziran’da feshediliyor sözleşmesi. Fesih ihbarını aldığı gün günlüğüne sadece Allah’a sığındığını yazıyor ve bu konuda yazdığı son şey de şu: “1 Haziran 1960 tarihinde radyo kumandanının emriyle kontratım feshedildi ve bunca senelik emeğim bir tekme ile neticelendi. Benim Allah’ım var. O kudret sahibinin, kudretine bütün varlığıyla iltica eden bir ailenin evladını lütuf, kerem ve inayetine daima mazhar edeceğine hiç şüphe yoktur. Bizleri bu inayetinden mahrum etmeyeceğinden emin ve müsterihim, Elhamdülillah.” Diyerek bitiriyor. Ben de şimdi Refik Fersan’ın bir şarkısını söyleyeceğim, bunu söyleme isteğimin sebebi önce çok pratik bir sebep bu şarkı hiç söylenmemiş. Yani fert fert söylenmiştir ama kayıt olarak bulabileceğiniz bir şarkı değil. Bir de o havayı çok,  yani bu tüm hadiseleri aslında anlatan bir şarkı. Nahit Hilmi Özeren’in güftesi:

 “Hiçbir emelim kalmadı vallahi gönülde 
Yok şimdi gözüm bil ki ne gülşende ne gülde
İster acı ister şu hazin halime gül de
Yok şimdi gözüm bil ki ne gülşende ne gülde”

Böyle bir güftesi var şarkının. Bununla da şeyi irtibatlandırmak istiyorum: Yesari Asım Arsoy’a bir radyo mülakatı sırasında spiker şöyle soruyor: Sizin eserlerinizde derin bir melankoli, adeta vuslat içinde bir hicran, hicran içinde bir vuslat var. Bunun sebebini merak ederek soru soruyor. Yesari Asım Arsoy’un verdiği cevap şu: “Bence bir şair, bir bestekar, bir romancı kendi hayatını dile getirmekten daha ziyade mensup olduğu camianın hayatının en enteresan taraflarına tercüman olan bir insandır.” Bu aynı zamanda İsmet Bey’in “Şiirimdeki ben Türkiye’dir” dediği noktadır. Sanatın en yüce manası da budur. Yani Yesari Asım Arsoy’un belirttiği mensup olduğu camianın hayatını aksettirmesi bakımından sanatın çok büyük bir önemi var. Yoksa fert fert insanlara verdiği estetik bir hazzın çok ötesinde bir şey bu, millet hayatı için. Ve şarkıyı söyleyip nihayete erdireyim. 

Hiçbir emelim kalmadı vallahi gönülde
Yok şimdi gözüm bil ki ne gülşende gülde
İster acı ister şu hazin halime gül de
Yok şimdi gözüm bil ki ne gülşende ne gülde

Durmuş Küçükşakalak: İlker Çokgör'e teşekkür ediyoruz, bizi dinlediğiniz için teşekkür ediyoruz size de. Hayırlı akşamlar.

1 Muharrem 1444 Cumartesi
Türk İstanbul, Eyüp

 

 

"İstiklâl Harbi Bitmedi" yazılı ve Misak-ı Milli haritalı tişörtlerimizi 1 Muharrem Cumartesi günü panelimizde açılacak sergiden ve TİYO’dan temin edebilirsiniz.

"DİL İLE İKRAR" yazı serisi 5 Rebiülahir Cuma günü portalımızda başlıyor.

Genel Başkanımız Şair İsmet Özel internet portalımızda yeni yazı serisine başlıyor. 

SAKARYA TEMSİLCİLİĞİMİZ AÇILIYOR, 3 KASIM CUMARTESİ

İstiklâl Marşı Derneği Sakarya Temsilciliği açılıyor.

GELE GELE GELDİK BİR KARA TAŞA

İçinden geçirildiğimiz karantinalı günlerin kırkı çıktığına göre üzerine konuşabilir, gücümüz yettiğince adını koyabiliriz. Kâfirlerin cenneti, Mü’minlerin zindanı bu dünyada cereyan eden katakulli, düzenbazlık, dolandırıcılık ve yalanların aslını öğrenmek bunların...

"TEHDİT DEĞİL TEKLİF" Kitabı "İRTİCA ELDEN GİDİYOR" ile Birlikte Neşroldu.

"TEHDİT DEĞİL TEKLİF" ile "İRTİCA ELDEN GİDİYOR" kitaplarının yazıları konularına göre sıralanıp tek bir kitap olarak neşredilmiştir. Kitabının arka kapağında şunlar yazılı...

"Kırk Hadis" Kitabının Yeni Baskısı Çıktı

TİYO Yayıncılığın on dördüncü kitabı “KIRK HADİS” İsmet Özel’in yaptığı radyo konuşmalarından derlenmiştir.

"ÇELİMLİ ÇALIM"IN ÜÇÜNCÜ SAYISI ÇIKTI!

İstiklâl Marşı Derneği’nin yayınladığı “Çelimli Çalım” mecmuamızı üçüncü sayısı çıktı. 24 sayfa olarak hazırlanan mecmuamızda dernek üyelerimizin yazıları ve Genel Başkanımız ile yapılan "İstiklâl Harbi Bitti Diyenler Tasfiye Edilmeli!" adlı mülakat yer alıyor. 

"TAŞLARI YEMEK YASAK" Kitabı Yeni Edisyon ile Neşredildi

TİYO Yayıncılığın dokuzuncu kitabı Taşları Yemek Yasak’ın yeni baskısı yeni kapağı ile neşrolundu.

PERGELİN YAZMAZ SİVRİ UCU NEŞROLUNDU!

Fahri Genel Başkanımız Şair İsmet Özel'in “Pergelin Yazmaz Sivri Ucu” adlı yeni kitabı neşrolundu.