Osmanlı Devletini kurtarma fikri yerine, yeni bir millî devlet kurma fikri, «Anadolu İhtilâli»nin en belirli özelliğidir. Yüzyılı aşkın bir süredir gösterilen kurtuluş çabalariyle, bir millî kurtuluş hareketi olan «Anadolu İhtilâli» arasındaki en keskin farklılık, işte bu özellikten gelmektedir. «Misakı Millî» formülüyle, daha Millî Mücadelenin başlangıcında bütün dünyaya duyurulan bu siyasî görüş, Osmanlı imparatorluğunun açıkça reddi anlamını taşımaktaydı. Fakat Yeni Devlet, ister istemez, Osmanlı Devletinin varisi olacaktı. Bu husus, bizi her şeyden önce Osmanlı kurtuluş hareketlerinden, millî kurtuluş hareketine hangi fikirlerin intikal ettiğini araştırmaya zorlamaktadır. Bunu yapmakla, Yeni Türk Devletinin kuruluşuna temel teşkil eden fikirleri de sıhhatle bulmuş oluruz.
Bilindiği üzere, Türkiye'de yenilenme fikri, askerî bozgunlar sonunda doğmuştur. Batının üstünlüğünün kabulü anlamına gelen bu fikir, batılılaşma hareketine başlangıç teşkil eder. Devleti eski düzende yaşatmanın imkânsızlığı anlaşılınca, «batılılaşma», bir kurtuluş sembolü halinde Türkiye'de benimsenen ilk yeni fikir olmuştur. Askeri bozgunların arkasından geldiği için, batılılaşma fikri, kendisini ilk önce askerlik alanında batının tekniğini alma şeklinde göstermiştir. Yeniçeri ordusunun kaldırılıp, Avrupa biçiminde bir ordu kurulması ve bu orduya «Nizamı cedid» yani «Yeni düzen» adının verilmesi, batılılaşma hareketinin ilk radikal halkasıdır. Bu, aynı zamanda, batılılaşma fikriyle bir «Yeni düzen» arandığının da işareti sayılmak gerekir. Eski devlette «Yeni düzen» fikrine bu şekilde gelindiği ve batıya dar açıdan bakıldığı halde, batılılaşma, anlamı gittikçe genişleyen bir fikir olarak günümüze kadar yaşamıştır.
Türkiye'nin bu en uzun ömürlü fikri, Yeni Türk Devletinin kuruluşunda başlıca temellerden birini teşkil eder. Batıya karşı savaşıldığı en amansız bir dönemde, bir yandan batı düşmanlığının ortak bir duygu olarak kuvvetli bir şekilde yaşamasına ve «Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar» sözünün alkışlarla karşılanmasına rağmen, Yeni Türkiye'nin kurucuları batılılaşma fikrini hiç bir zaman bırakmamışlardır. Harp sanatında ve silâhlarda, teknikte ve devlet idaresinde, cılız davranışlarla sürüp gelen batılılaşma çabası istenilen sonucu vermeyince; Osmanlı reformcuları, Fransız İhtilâlinin de etkisinde kalarak, kurtuluş yolunu hürriyetsizliğin tıkadığına inanmışlar ve monarşiye karşı çıkmaya karar vermişlerdir. Bu merhale, memlekete yeni bir fikir daha getirmiştir: Meşrutiyet.
Genellikle ihtilâlci metodlarla hâkim kılınmaya çalışılan bu siyasî fikrin yanı sıra, şüphesiz ekonomik fikirler üzerinde de durulmuştur. Kapitülasyonlara karşı bir tepki olarak «bağımsız ekonomi», Batının ekonomik sistemindeki güçlükten mülhem olarak bir «millî kapitalist ekonomi», Osmanlı reformcularının benimsedikleri ekonomik fikirlerdir. Sömürülmekten kurtulma ve ekonomik kalkınmayı sağlama hedeflerine yönelen bu fikirler, yerli burjuvazinin gelişmemiş olması sebebiyle hem devletçiliği, hem de burjuva yetiştirmeyi akla getirmiştir. Nitekim, bu alanda bazı çabalara girişildiğini görmekteyiz.
Osmanlı imparatorluğunun son zamanlarında «milliyetçilik» kavramı memleketin fikir hayatına yeni bir unsur olarak girmiştir. Bu devrin en etkili kuvveti, İttihat ve Terakki Partisi, gerek iktidara geçmeden önce, gerekse iktidarı süresince, milliyetçiliğe yeni bir anlam vererek, İmparatorluğu kurtaracak şu formülü ortaya koymuştur: Batılılaşma, Türkçülük, İslamcılık. Birbiriyle çelişme halinde bulunan üç akım, hele son ikisi, kurtarmak şöyle dursun, imparatorluğun batmasını çabuklaştırmaya yaramıştır.
Millet, Türk milleti, başına üşürülen demir, ateş yağmuru içinde usanmadan, ümit kesmeden, geleceğini böyle görüyor, ona böyle inanıyordu.
Londra Konferansı'nda millicilerin prestijini, kredisini kırmak için, millicilere Sevr Antlaşınası'nı asgari değişikliklerle kabul ettirmek için Yunanlılar Büyük Millet Meclisi'nin muntazam ordularına İnönü'nde bir taarruzda daha bulundular.
Nazım Hikmet: "Bizim İstiklâl Marşında aksayan bir taraf var"
Ben İstiklâl Marşı’nı anlatırken, o devrin, dine diyânete, millete milliyete, ahlâka âdâba aykırı düşen durumlarını ve dolayısıyla çocuklara verilmesi gereken din diyânet, millet milliyet terbiyesini İstiklâl Marşı içinde işleyerek verirdim. O devrin müfredatı bu değerleri vermeye müsait değildi!
"En sonunda, Âkif’in şu mısraını da söylemek isterim"
Yağmur Tunalı: Doğu Türkistan’ın durumu hakkında iç açıcı şeyler söylemek mümkün görünmüyor. Sizin ilk sözünüz de son sözünüz de Doğu Türkistan. Sözü bağlamakta güçlük çekiyorum.
Millî marş
Marş için bir edebiyat dehasının değil, İstiklal fırtınasının uğultusunu can kulağı ile duymuş birinin haykırışı kâfidir.
İstiklâl Marşı milli marş olarak kabul edildikten sonra hemen her devrede, çeşitli çevreler tarafından değiştirilmek istenmiştir ve halen de istenmektedir. Bazıları “korkma” “şafak” gibi kelimelerin yersiz kullanıldığını “ezan” kelimesinin laiklikle bağdaşmadığını ve "medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” mısraının medeniyet düşmanlığı ifade ettiğini söylerken bazıları da İstiklâl Marşı'nın bütün olarak bizi temsil etmeyeceğini iddia etmektedirler.
BÜYÜK DOĞU
Bu şiiri Necip Fazıl Kısakürek bundan tam altı sene evvel yazdı.
O zamanlar (Ulus) gazetesi, Cümhuriyetin 15inci yıl dönümü için bir marş müsabakası açmıştı. Gaye, bütün memleket şairlerinin de iştiraki beklenen bu müsabakada kazanacak olan eseri, Cümhuriyetin 15inci yıl marşı olarak değil, İstiklâl veya Türk millî marşı olarak kabul etmekti, Zira Atatürk, Mehmet Akifin İstiklâl marşını sevmemeğe başlamıştı.
İSTİKLÂL MARŞI
Şair-i şehîr Mehmet Akif Bey’in güftesini yazdığı İstiklâl Marşı’mızın hala suret-i resmiyede kabul edilmiş bir bestesine malik olamadık. İki sene oluyor ki Maarif Vekâleti bu marş güftesinin bestelenmesi için mûsikîşinaslar arasında bir müsabaka açmış ve eseri kabul olunan zâta üçyüz lira mükâfat-ı nakdiye îtâsı mukarrer bulunduğunu ilan etmiş idi.


