İstiklâl Marşı, mürekkeple değil, ateş ve gülle altında, kalemden sızan kanlarla yazılmıştı

...

5. Akif, bizim candan aziz, mukaddesimiz haline gelmiş, İstiklal Marşımızın şairidir. 

6. Akif'in yalnız eserleri değil, kendisi de Türk Milletinin milli mukaddesatları arasına girmiştir. 

7. Akif, gelmiş geçmiş bütün edebiyatımızda, bütün şiir tarihimizde, en büyük millî şairimizdir. Hürriyeti, istiklâli, vatanı ve milleti ondan daha iyi, daha layık bir şekilde terennüm eden ikinci bir şair yoktur. 

Millet, cephesinde manzara bu iken, o barışa davet ettiğim, kardeşliğe davet ettiğim Akif'in muarızları nelere dayanıyorlardı, nedir hususiyetleri: 

1. Akif'in muarızlarının bir kısmı, bayrağı bez parçası; İstiklâl Marşı'nı sıradan bir manzune sayan çok küçük bir gruptur. 

2. İkinci grup, laikliği ters anlayan bir grup. Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve bütün bunların üstünde, din ve vicdan hürriyetidir. Kimsenin dinine ve vicdanına karışılmaması hürriyetidir. 

Bunun yanında, maalesef memleketinizde ters bir anlayış da filizlenmiştir. Laiklik sanki dinsizliktir. İşte bu ikinci anlayışın sahipleri de maalesef Akif'in imanından rahatsız olmaktadırlar. 

3. Üçüncü grup, Akif'in kişiliğini kıskananlardır. Bunlar arasında, milliyetçiliği ile tanınmış şairler de vardır maalesef. İstiklâl Marşı'nı keşke ben yazsaydım diyenler; bu grubu teşkil ediyorlar. 

4. Dördüncü grup, estetik bakımdan Akif'in şiirini zayıf bulanlardır. Bunlar daha haksızdırlar; çünkü bunların şiir anlayışı, mutlaka, ferdî duygulara, aşk ve şevke dayanan bir anlayıştı. Akif'in aşkı yok muydu; Akif ferdî aşk için tek bir şiir yazmamıştır; ama millet aşkı için, din aşkı için, milletin yükselmesi aşkı için, bütün ömrünü, bütün fikriyatını bu yolda harcamıştır. 

Onun bütün şiirleri, vatan aşkını, din aşkını, millet aşkını şevkle dile getirecek mahiyettedir. 

5. Beşinci grup, milletin tarih şuuru ile, milli şuurunu, bilerek veya bilmeyerek tahrip etmek isteyenlerdir. İşte bütün bu grupları, iyilikte birleşmeye davet ediyorum. . 

Şimdi, bu grupların son rahatsızlıklarını belirtmek istiyoruz. 12 Eylül Harekâtı Akif'e ve İstiklâl Marşına sahip çıkmıştır. Bizim iki mukaddesimiz başta gelir, mukaddesatlarımız arasında; biri Bayrak, öbürü İstiklâl Marşı'dır. 12 Eylül'den önce o bir daha geri gelmemesini istediğimiz devirde neye dil uzatılıyordu sevgili arkadaşlarım; Bayrağa bir, İstiklâl Marşına iki. Bu sebepledir ki, 12 Eylül Harekâtı her felaketi yenecek milli bir duygu içinde, gerek Ayyıldızlı Albayrağı, gerek İstiklâl Marşını Anayasa'nın 3'üncü maddesinde kanun hükmü haline getirmek faziletini göstermiştir. 

Bu son kıpırdanmalarda, güdülen bir maksat da, kullanılan bir silah da, güdülen bir hedef de Akif'le Atatürk'ün arasını açmaktır. Akif'le Türk Milletinin olduğu gibi, Atatürk'ün de arasını açamayacaklardır. 

Sevgili gençlerimiz, İstiklâl Marşı, 12 Mart 1921'de, kabul edildi, 12 Şubat 1921'de yazıldı. O günden beri, mütemadiyen büyüklü küçüklü hücumlara uğramıştır. O zaman, daha İstiklâl Harbinin başında idik, büyük muharebeler yoktu; bir endişeler denizinden kurtulmaya gayret sarf ediliyordu. Sonra, İstiklâl Savaşı sona erdi; fakat Istiklâl Marşına ters düşme hali Cumhuriyet döneminde de devam etti. 

Onun için, bugün Atatürk'le Akif'in arasını açmaya çalışanlar şunu unutmasınlar ki, Atatürk eğer İstiklâl Marşına karşı olsaydı, onu değiştirirdi. Nitekim, İstiklâl Marşı'nın ilk bestesi beğenilmemiş, değiştirilmiştir. Fakat bütün yazılanlara, telkinlere, tavsiyelere rağmen ne Atatürk, ne de ondan sonraki liderlerimiz İstiklâl Marşı'nın şiirine dokunmamıştır; dokunmayı akıllarından bile geçirmemişlerdir. Zaten geçirilemezdi; çünkü İstiklâl Marşı Türk tarihinin girmiş olduğu en büyük darboğazda, en büyük ateş tünelinde pişmiş olan Mehmet Akif'in eseridir. Ve bu ateş çemberi içinde ortaya çıkmıştır. Çünkü, İstiklâl Marşı tabii olarak ortaya çıkmış bir şaheserdir, kendiliğinden zuhur etmiştir; bir ısmarlama eser değildir. Çünkü, İstiklâl Marşı'ndan daha iyisini, hiç kimse yazmamıştır ve yazamamıştır. Meydan serbesttir, kimsenin şiir yazma yasağı yoktur; haydi çıksın bir şair, bugün yeni bir marş yazsın, desin ki «Bu şiir İstiklal Marşı'ndan daha güzeldir» İstiklâl Marsi müsabakasına 1921'de katılan bütün şiirleri gördük. İlk önce, bu şiirlerin hiçbiri Meclis'i dahi tatmin etmemiştir. Edebiyatçılar olarak bugün, bizi de tatimin etmemekte ve hiçbirisi Mehniet Akif'in İstiklâl Marşı'nın eline su dökecek bir şiir hüviyetinde görünmemektedir. Bundan sonra da kimse, aynı seviyede, aynı incelikte bir şiir yazamaz, yazamayacaktır; çünkü İstiklâl Marşı'nın yazılacağı atmosfer ve hava mevcut değildir ve çünkü Akif'in dediği gibi, «Allah Türk Milletini bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın» 

Ve çünkü, İstiklâl Marşı aslında Akif'in kaleminden çıkmıştır; fakat o eser Akif'in değildir, onun müellifi Türk Milletidir. Akif bir vasıtadır, Türk milletinin duygu ve düşünceleri, Akif'in kalemi vasıtasıyla kâğıda dökülmüştür. O kâğıdın arkasındaki canlı ruh, bütün Türk Milletinindir. Ve çünkü İstiklâl Marşı'nın arkasında muhteşem bir Çanakkale harbi ve Çanakkale Şehitleri şiiri vardır. 

Sevgili arkadaşlarım, askeri bakımdan komutanlar da bu fikre iştirak ediyorlar; «Eğer Çanakkale Harbi olmasaydı, Türk Ordusunun, o yıkıntılar devrinde tek başına yedi düvele karşı durabileceğinin ispatı ile bir büyük azim ve irade kuvvetine kayuşulmasaydı, belki İstiklâl Harbi olamazdı». Bunun, bu işin paralelini edebiyata aksettirirsek, Çanakkale Şehitleri yazılmasaydı, Akif İstiklâl Marşı'nı belki de yazamazdı. Onun için, İstiklâl Marşı'nın bir büyük kalkanı olarak, bir nevi ikinci İstiklâl Marşı olarak, Çanakkale Şehitleri şiiri abidesi, Türkiye semaları'nda yükselirken, Akif'in İstiklal Marşı'ndan daha tabiî bir marş düşünülemezdi. 

Ve çünkü, İstiklâl Marşı, mürekkeple değil, ateş ve gülle altında, kalemden sızan kanlarla yazılmıştı. Mürekkebi kan olan bir eserdir: 

Ve çünkü, İstiklâl Marşı her yönüyle -İstiklâl Marşı olduğu için değil- her yönüyle gerçek bir şaheserdir. Sanat yönüyle, dil yönüyle, muhteva yönüyle tam bir şaheserdir ve bundan dolayıdır ki, bu şiirin mısraları, aslında şiir mısraları değil, birer atasözüdür, birer vecize değerindedir. 

«Şühedâ fışkıracak toprağı siksan şühedâ». Bu söylenemez arkadaşlar. Bu topraklardan hakikaten sıksan, şehitlerin kanı ve şehitler fışkırır. Çanakkale'ye gittik, duyuyorsunuz, etrafınızdaki havayı, sesi duyuyorsunuz toprağa basmaya korkuyorsunuz; çünkü sıksanız şühedânın fışkıracağını biliyorsunuz, görüyorsunuz gözünüzle. İstiklâl Marşı böyle mısralarla dolu bir şiirdir. 

Bu muhteşem eser, İstiklâl Harbi'nin ateş tünelinde, çok cehennemi günlerde, arka arkaya açılan ve nura doğru giden on pencere gibidir. On kıtalıktır ve her kıtası bu ateş tünelinde bir kapı açar, bir pencere açar. 

Birinci pencere cesaret penceresidir. Akif İstiklal Harbinin başında, yanmış, yıkılmış bir vatan ve muharebeler kaybetmiş bir memlekette, harpler kaybetmiş bir memlekette, her şeyden önce kahraman ordumuza diye hitap ettiği ordumuza ve bütün millete cesaret, şevk ve iman aşılamak lüzumunu hissetmiştir. Onun içindir ki; 

«Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak, 
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. 
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak, 
O benimdir, o benim milletimindir ancak» 

demek lüzumunu hissetmiştir. 

Bu pencereden ikinci pencereye gelirseniz, burada milleti ve orduyu yüreklendirdikten sonra Akif, yüksek mukaddes imanı ile Hilal'den de (yâni Bayrak'tan da) yardım istemeye karar vermiştir. Ve ikinci kıt'ada onun için Hilal'e seslenmiştir. «Sen de bizi yalnız bırakma, sonra hakkımızı helâl etmeyiz tehdidi ile Hilâl'e seslenmiştir: 

Çatma Kurban olayım çehreni ey nazlı Hilâl,
Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet bu celal, 
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl, 
Halkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklâl. 

Hilal'in de gönlünü aldıktan sonra, Akif üçüncü olarak, mütemadiyen millete gurur vermek lâzım geldiği kanaatiyle, gurur penceresinin önüne geliyor büyük tünelde: 

Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım. 
Kükremiş şel gibiyim, bendimi çiğner aşarım, 
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım

Bundan sonra, bu konuda, gururla da Türk Milletinin gönlü takviye edildikten sonra, «Acaba garp dehşeti ne olacak, Garp Medeniyeti'nin topu tüfeği ne olacak, onları hesaba katmayacakmıyız?" sorusunun cevabına geçiyor; dolayısıyle dördüncü pencere, karşımıza, Batı penceresi, Garp penceresi açılıyor:  

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar, 
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! nasıl böyle bir imanı boğar, 
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar, 
 
Böylece Garbın yerini de tayin ettikten sonra, beşinci pencerenin önüne gelen Âkif, artık Türk İnsanı'nı, Türk Ordusu'nu, Türk Mehmedi'ni vazifeye davet eder, binaenaleyh beşinci pencere, vazife penceresidir: 
 
 
Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın, 
Siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın, 
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk'ın, 
Kimbilir belki yarın, belki yarından da yakın. 
 
Vazifeye davet ettiği Türklüğü, Türk Mehmedi'ni, altıncı pencerede, ikaz etmektedir; ikaz penceresi karşısına getirmektedir: 
 
 
Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı.
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı,
Sen şehit oğlusun, incitme yazıktır, atanı,
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı. 

Yedinci pencereden de, Akif Mehmetçiğe seslenerek, nasıl bir vatan uğruna şehit düştüğünü belirtiyor ve vatan sevgisinin ulviliğini dile getiriyor:  

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? 
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ! 
Câni, cânânı, bütün varımı alsın da Huda, 
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda. 

Sekizinci pencereden, Allah’a hitap ediyor Akif, ve şöyle diyor:

Rulumun senden, ilahi şudur ancak emeli: 
Değmesin ma'bedimin göğsüne nâmahrem eli; 
Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli 
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli. 

Bu niyazdan sonra, «Eğer böyle olursa ne olacak?» sorusuna, cevap verir gibi: 

«Bu czanlar -ki şehadetleri dinin temeli-
Ebedi yurdumun üstünde benin inlemeli »

diyen Âkif, «bu ezanlar ebediyyen susmazsa, o zaman Türk Milletinin saadeti olacaktır» cevabını veriyor. Ve kendimizi saadet penceresinin karşısında görüyoruz. Ve Akif şöyle sesleniyor:  

O zaman vecd ile bin secde eder varsa taşım; 
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım, 
Frşkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım!
O zaman yükselerek arşa değer belki başım. 

Bu saadeti de tespit ettikten sonra, artık Akif inanmıştır, müracaat ettiği bütün kapılardan ümit ışıkları gelmektedir. Şu halde, zafer yakındır ve istikbal müemmendir. Son pencere, tünelin sonundaki onuncu pencere açılıp aydınlığa çıkılacaktır. Son pencere İstikbâl penceresidir ve Akif şöyle seslenir: 

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl! 
Olsun, artık dökülen kanlarımın hepsi helâl. 
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl: 
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet, 
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl.
 
 
...
 
Ve şimdi toplantıyı bitirmeden evvel son suali kendi kendimize sorabiliriz değerli arkadaşlar: Kimse Türk Milleti ile bu güzel Marşın arasına girebilir mi? 
 
Muharrem Ergin, Mehmet Akif'i Anlatıyor, Aydınlar Ocağı Yayını,  İstanbul-1986, s. 98-104
 
 
Medeniyet

Son seneler içinde bir çok kelimelerin mânaları adeta büsbütün değişti.

Hemşeri Göziyle

Bir millî marş bestesi için müsabaka tertip edildiğini gazeteler yazdılar. Bu müsabakaya şimdiye kadar hiç bir musikişinas iştirak etmemiş.

Bize lazım olan yalnız (istiklâl) değil, istiklâl mefhûmunu ifâde eden bir (millî marş)tır.

Malûm olan İstiklâl Marşı, bir İstiklâl Marşı değildir. Basit bir hamâsiyât türküsüdür. Üç metre boyunda mısralarla tagannî edilecek bir İstiklâl Marşı arzın beş kıtasında aransa bulunmaz

Nuran Özlük - Türk Basınında Mehmet Akif Ersoy Polemikleri

– Evet, diyor, İstanbul'dan, mücahede aleyhine fetva çıktığı gün ayrılmıştım. Üsküdar'dan araba ile şimdi ismini hatırlayamadığım bir köye gittik, orada Cuma'yı tuttuk.

Şair Mehmet Akif İçin

Arkadaşımız Nurullah Ataç Şair Mehmet Akif için yazdığı bir yazıyla Akif'in hayranlarından bazılarını bir hayli sinirlendirmişti.

Millî marş...

San'atkâr elinde kalem, dokunduğu yerden nur çıkaran bir peygamber asasıdır. Fakat, dokunduğu yer, ya bir kuru taş olmalı, ya bir kara toprak.

Beşir Ayvazoğlu - İstiklâl Marşı Tarihi ve Manası

O günlerde Garb Cephesi Kurmay başkanı olan İsmet Bey (Paşa) in Maarif Vekili Dr. Rıza Nur’u ziyaret ettiğini ve Fransızların  Marseyyez’ine benzeyen, askeri şevklendirecek

“İstiklâl Marşı”nın adını bir “Bağımsızlık Marşı”na çevirdiğimizde"

“Bağımsızlık”la silinmesine çalışılan “İstiklâl” kelimesine bakalım: Bu memleketin çocukları “Ya istiklâl, ya ölüm!” diye cephelere koşmuş, kanlarını bu kelimenin