OSMAN ZEKİ ÜNGÖR’ÜN MEŞKUK BESTESİ Mİ İSTİKLÂL MARŞI?

Marş kelimesi Fransızcadan dilimize geçmiş bir kelime olup yürüyüş, hareket manasına gelir. 17. efrenci asrından itibaren bugün kullandığımız “Bir sınıfı harekete geçiren güç olarak bestelenen müzik.” anlamını kazanmıştır. Hem Fransızcada hem de dilimizde hareket manasını da ihtiva ediyor. “Marş motoru” ve “marşa basmak” olarak veya askerlikte, “yapılması istenilen şeyi harekete geçiren emir” olarak ıstılahı da mevcut. Arş kelimesi de marş kelimesinin farklı bir hali olarak aynı manada kullandığımız bir kelime. Fransızcada daha geniş çağrışımları olan marş, “adım” ve “yürüyüş” manalarının yanı sıra “Marche à suivre” denildiğinde “izleyen adım/izleyen yürüyüş” manalarını ifade ederken “Ça Marche” denildiğinde “anlaştık” manasına geliyor. Lugatler kelimenin aynı zamanda ortaçağda, işgalden kurtulan ya da bağımsızlığını ilan eden bir bölgenin askeri alanda  komşularını tehdit etmesi manasını taşıdığını da söyler.

İstiklâl Marşı, bir marşın sahip olması gereken hususiyetlerin tümünü haizdir. İstiklâl Marşı Derneği portalinde tertip edilen İstiklâl Marşı Arşivi’nde, yazıldığı günden bu yana İstiklâl Marşı lehine ve aleyhine kim ne söylediyse ortaya koyuyoruz. İstiklâl Marşı’nı methedenlerin yanında, onu sansüre maruz bırakanların, değiştirmeye yeltenenlerin, ona tümden kötü gözle bakanların, “şurası iyi şurası kötü” diye tefrike girişenlerin, iyi gözle bakar gibi yapıp lafı evirip çevirip karşı tavır takınanların söylediklerini de ortaya koymaya gayret ediyoruz. İstiklâl Marşı’na saldıran insanların aslında neye saldırdıkları Türk Milleti ile İstiklâl Marşı arasına çekilmiş setler sebebiyle gözden kaçırılıyor. Gerçek şu ki Türk topraklarının ikinci kez vatan olmasını temin eden bu şiire yarım ağızla veya cüretkarca saldırmak ancak İstiklâl Harbi mağluplarının uhdesindeki bir iştir. İstiklâl Marşı’na açıktan cephe alamayanlar ise millet için bu marşın hususiyetini bildikleri ve yerine başka bir marş ikame edemedikleri için türlü yollar aramışlar ve en büyük muvaffakiyete 1930 senesinde ermişlerdir. 

Arşiv dolayısıyla görüyoruz ki yazıldığı günden bu yana İstiklâl Marşı’na edilen hasmane sözler Osman Zeki Üngör’ün marşı katleden bestesi için sarfedilmemiş. Birkaç eleştiri haricinde yerli yerince bir şeyler söylenmemiş bu besteye dair. Cinuçen Tanrıkorur’u müstesna tutarsak kimse “Bu ne biçim beste böyle.” dememiş. Maruz bırakıldığımız besteye dair ancak seksen sene sonra Şair İsmet Özel sayesinde, İstiklâl Marşı Derneği eliyle bir şeyler söylenebildi.

Osman Zeki Üngör’ün bestesine giydirildiği haliyle İstiklâl Marşı’nın prozodik kaidelere hiç uymadığı herkesin malumu. İstiklâl Marşı’nın doğru okunması için doksan yılda yapılan tek çalışma marşın kör topal belirlenebilmiş nefes yerlerine göre okunmasının telkini oldu. Fakat bu telkin yanlış bir şeyin doğruymuş gibi ambalajlanmasından ileri gitmedi. Gidemeyeceği de aşikar. 

Yunanca “Pros” (-a göre) ve “ode” (şarkı) kelimelerinin terkibinden meydana gelen prozodinin birkaç vechesi var. Bunlar hece prozodisi, kıymet prozodisi, usul prozodisi, derece prozodisi, mana prozodisi olarak zikredilebilir. Kısaca, açık hece ve kapalı hecelerin birbirlerine izafetle uzunluğuna, kelimenin telaffuzunda heceler arasında ortaya çıkan vurgu farklılığının nağmeler içinde korunmasına, mısra içinde kelimelerin vurgularını tebarüz ettirmesi ve usül içerisinde kelimelerin münasip yerleştirilmesine dair kaideler bunlar. İstiklâl Marşı’nın Osman Zeki Üngör’ün bestesine giydirilmiş haldeki icrası tüm prozodik kaidelerce hatalıdır. Nefes yerlerinin kelimeleri bölmeyecek şekilde belirlenmesi prozodiyi tadil etmiyor, sadece ne dediği belli olmayan sözlü bir marş ortaya çıkarıyor. Ortaya çıkan şey sözlü esermiş gibi görünen bir çalgı müziği eseri.

İsitklâl Marşı’nın marş olma hususiyetini kazanması için cephede okunabilir bir tarzda olması elzem. Zira bir marştan –hele ki İstiklâl Marşı’ndan- beklenen şey en başta budur. Şu anda sadece törenlerde icra edilen sözsüz bir müzik eseri hüviyetindedir. 

İstiklâl Marşı askerî yürüyüşte veya cephede okunacaksa bunun hal-i hazırdaki besteyle yapılması imkansız. “En azından kelimeler bölünmesin.” diye düşünülerek belirlenen absürt nefes yerlerine riayet edip marş terennüm edildiğinde prozodi düzelmeyeceği gibi okunan şey de marşa benzemiyor. Marşlarda vurgular kesin olmalıdır. Bir yürüyüşün müzikal ifadesi olduğu için yürüyüşteki “sol, sağ, sol, sağ” vuruşlar tebarüz ettirilmelidir. 

Osman Zeki Üngör’ün bestesi bir ustalık eseridir. Dilin kendi ahengine bu kadar bigane kalan bir beste ortaya koymak maharet gerektirir. Zira dilin kendi ritmik ahengi prozodik olarak bestekarı bir yere kadar idare eder. Bu tabiî seyrin dışına çıkmak hususen bunun için çabalamayı gerekli kılıyor. Böyle bir bestenin, bir milletin millî marşına tasallut edilebilmesi için siparişinden kabul edilişine kadar her safha bilhassa düşünülüp kurgulanmıştır. Sakarya Meydan Muharebesi akabinde rafa kaldırılan İstiklâl Marşı’na öyle bir beste yapılmalıydı ki İstiklâl Marşı’nın yok edilmesinden, değişmesinden daha tesirli bir hamle olmalıydı. Bu başarıldı. 

İstiklâl Marşı’nın, okuyanın ve dinleyenin anlamadığı bir bestesi var. Bu beste, anlaşılmamayı temin maksadıyla meydana getirilmiş, tematik hususiyeti çok parlak bir ezgiye sahip. Motifleri çok karakteristik olan bu ezgi, şiirin kendi ritminden apayrı bir surette seyrediyor. Ezginin bu karakteristik yapısı ancak prozodik bütünlük sağlanıyorsa bir müzik eseri sanat değeri taşır (Bestenin intihal oluşu bahsini açmıyoruz bile). Aksi takdirde sanat eseri vasfı taşımayacağı gibi fonksiyonel dahi olamaz. Ustaca kurgulanan bu beste de farklı bir manayı yansıtan eser ortaya çıkarıyor. Netice itibariyle İstiklâl Marşı, İstiklâl Harbi’nin galibiyetle vuku bulmasını sağlayan marş iken, bir başka marş daha peyda oluyor. Bu çok aşikar, hiç su götürmeyecek ve tayin edici bir unsurdur. Ortada bilhassa mezc olmamak üzere kurgulanmış bir beste var. Bu beste ile iki farklı eser ortaya çıkıyor. Bunlardan ikisinin de ayrı ayrı müşterisi var. Kimlerin galip tarafta olduğu, kimlerinse mağlup tarafta olup ipleri sıkıca tuttuğunu anlamak için bir alem İstiklâl Marşı. 

İstiklâl Marşı Derneği olarak Marş’ı terennüm ettiğimiz beste ise marşı nerede nasıl söylemek gerekiyorsa ona münasip bir hal alabiliyor. Hüzzam şuğul olarak bilinen bu beste yürük semai usulünde. Yürük semai altı zamanlı bir usül. Bu haliyle tüm içtimalarda, törenlerde okunabilecek bir hava ile İstiklâl Marşı terennüm edilebilir. İstiklâl Marşı Derneği olarak içtimalarda bunu tatbik ediyoruz. Cephede veya askerî törenlerde ise marş insiyaki olarak nim sofyan usulülye okunacağı için “sol, sağ” adımlarına münasip gelen vurgulu yerler prozodiyi bozmayacak şekilde okunabilir. 

Türkiye’de kimin ne olduğunu anlamamız için bir  kıstas İstiklâl Marşı. Kahir ekseriyet bu marşa saygı duyuyor. Mağlupların saygısına mazhar olan beste ise kahraman ordumuza ithaf edilen şiiri ihtiva etmiyor.

İlker Çokgör

M. Ertuğrul Düzdağ - İstiklâl Şairi Mehmed Âkif

Mehmed Âkif’in yazdığı şiir, 12 Mart 1921'de, Meclis kararı ile "İstiklâl Marşı" olarak kabul olunmuştu. Böylece kendisi, vatanını ve milletini seven bir şair için en yüksek

İstiklal Marşımız İstanbullulara gizlice dağıtılmıştı.

İstiklal Marşımız, o zaman işgal altında bulunan İstanbulda ilk defa olarak merhum Muallim Ahmet Halit Yaşaroğlu tarafından gizlice bastırılmış

Bu ezanlar -ki şehadetleri dinin temeli-

Gazetenin tarihinin 1940 olduğunu, Türkiye Cumhuriyeti’nde Ezan-ı Muhammedî’nin  1932’den 1950’ye kadar okutulmadığını düşünürseniz İstiklâl Marşı’nın niçin “parçalanmak suretiyle” sansür edildiğini anlamak zor olmaz.  

Niçin bir millî marşımız yok?

Yusuf Ziya Bey, millî bir marştan mahrum oluşumuzdan en büyük teessürü hisseden bir zat olduğu için, bu bahis etrafında bize umumî alâkayı davet edebilecek şeyler söyledi.

"İstiklâl Marşındaki heybetli ve ahenkli heyecanın da bu marşın sözlerinden kuvvet aldığına inanıyorum."

Tevfik Fikret, bir zamanlar, daha çok, Avrupalılaşmış münevverlerimizce hissedilen bir istibdâda kızarak, İstanbul’a lânet yağdıran bir şiir yazmıştı: Sis

Mehmet Akif’in çok sonraları tek dişi kaldığını söyleyeceği “canavar”

Gerek din, gerek ahlâk açısından bu kadar hastalıklı olan Batı uygarlığının, İslâmcıların inkâr etmediği dünyaya üstünlüğü, o halde neyle yorumlanacaktı?