Millî mücadelemizin en kıymetli yadigârı, o günlerin heyecanını, aradan geçen yıllara rağmen bize ulaştıran ve ebediyen de ulaştıracak olan "İstiklâl Marşı"mızın değiştirilmesi için ortaya bazı teklifler atıldı. Bir iki defa tekrarlanan bu teklifler yurdun her tarafında derhal haklı bir tepki uyandırdı. "İstiklâl Marşı değişemez." Bu, bütün Türklerin iman haline gelmiş kanaatidir.
Şimdi İçel milletvekili bulunan Hamdullah Suphi Tanrıöver, 1920 senesinde Büyük Millet Meclisi hükümetinin Maarif Vekili idi. İstiklâl Marşı için bir müsabaka açılmasında ve Mehmet Akif'in bu müsabakaya iştirakinde âmil olan kendisile bir görüşme yapmak istedik. Hamdullah Suphi Tanrıöver bu ricamızı, mutat nezaketile kabul etti. Aşağıda, zevkle, gururla okuyacağınız hâtıralarını anlattı:
Konuşmamız şöyle başladı:
— İstiklâl Marşı'nın artık devrini geçirmiş olduğu ve bunun millî bir marş mefhumuna cevap veremiyeceğini ileri süren bazı iddialar var. İstiklâl Marşı sizin, maarifin başında bulunduğunuz bir sırada, tarafımızdan Millet Meclisinde okunarak kabul edilmiş bulunuyordu. Bu marşın o zaman nasıl bir hava içinde kabul edildiği, millî mücadelenin ruhuna ne dereceye kadar cevap verdiği, o zamanın heyecanını ne derece terennüm ettiğini anlatmanızı rica ediyorum.
Ve, Hamdullah Suphi Tanrıöver anlatmağa başladı:
— Bana İstiklâl Marşı'nın nasıl bir hava içinde doğduğunu sordunuz. Her ot, her çiçek, her ağaç ve her hayvan, bir iklim içinde doğar. Bunların şekilleri, renkleri ve kokuları üstünde, o iklimin tesiri, dünyanın bildiği bir hakikattir. Sanat eserlerinin de tıpkı bunlar gibi, muayyen bir iklim içinde doğduğunda kimse şüphe etmiyor.
1920 senesinde, Nisan ayında, Ankara’da Büyük Millet Meclisi açıldığı vakit, Anadolu, her taraftan kabarıp gelen, yabancı istilâ dalgaları ortasında kalmıştı. Ben Meclisin o günkü halini tarif ederken, vaktile şöyle bir cümle kullandım: "Biz Millet Meclisinin sıraları üstünde denize döküldükten sonra bir kayaya tırmanan kazazedeler gibi toplanmıştık."
MÜCADELEYE KATILANLAR
Devlet orduları tanzim edilmeden evvel, halk kuvvetleri garbî Anadolu’da, Adana ovalarında, Urfa’da, Maraş’ta, Gaziantep’te silâha sarılarak istilâya karşı mücadeleye girdiler. Birinci Millet Meclisi, seyredildiği vakit orada görülen tenevvü derhal dikkate çarpardı. Hocalar, şeyhler, Bektaşî ve Mevlevî tarikati mensupları, eski mektep hocaları, zabitler saymakta devama lüzum yok, şarktan gelen uzun sakallı ve heybetli ağalar ve birçok serhad çocukları. Mebus intihap edilenlerden bir kısmı davete icabet etmemişti. Ankara’ya gelenler iradesi olan, cesareti olan, yeni bir boğuşmanın getireceği cins cins tehlikelerden korkmıyan kimselerdi.
İLK ZAFER
Anadolu’da ilk zaferi bize Karabekir Kâzım paşa verdi. Sarıkamış, Kars ve Gümrü’yü aldıktan sonra, halk, zaferin bizim için hâlâ mümkün olduğunu idrâk etti. Bu zaferde ilk ışığı gördü, ve istiklâl için ilk müjdeyi aldı. Ben bu haberi Antalya belediyesi önünde toplanan halka verdiğim gün ne duyuyordum size tarif edemem. Başkumandanlık kanunu müzakere edilirken ben Sandıklı civarında rastgeldiğim bir kuvvetten Millet Meclisinde vecd ile bahsettim.
Bu kuvvetin başında Refet paşa vardı. Biten Birincı Cihan Harbi'nin sayısız cephelerinde yani mezbahalarda tükettiği Türk kuvvetleri bana ilk defa olarak Sandıklı civarında onun kumandası altında tekrar göründü. Refet paşa, Demirci Mehmet Efe, Çerkes Ethem ve Yunan ordusile muzaffer çarpışmalardan sonra Sakarya muharebesi başlamadan evvel Millî Müdafaa Vekâletini üzerine almış ve orta Anadolu’yu, gece gündüz devam eden bir akın halinde cepheye sevketmeğe başlamıştı.
Arada Birinci ve İkinci İnönü zaferlerini de idrak ettik. Fakat Meclis açılmadan evvel, düşmanın işgali altına girmiş, toprakları kurtarmak için başladığımız mücadelede, talih bize müsait görünmüyordu. Çünkü Yunan orduları Akhisar’ı, Manisa’yı, Bursa’yı aldıktan sonra, Eskişehir’i Kütahya’yı ve Afyon’u da aldılar, orta yaylaya doğru ilerlemeğe başladılar. Elimizde maddî ve manevî ne kadar kuvvet varsa ya bunları toplayacak, düşman karşısına çıkacak ve onunla son bir hesaplaşma imkânını arıyacaktık. Yahut her şey kaybolacaktı.
Millet Meclisi telkine, irşada ehemmiyet vermek lüzumunu anlıyordu. 1336 senesi Mayıs ayında, Şair Mehmet Akif Bey’i ve beni Konya camilerinde vaize memur etmişti.
TELKİNLERİN EHEMMİYETİ
Haziranın ilk haftasında ben Konya’ya hareket ettim. Bundan on gün sonra da Mehmet Akif Bey geldi. Antalya’da Paşa camiinde, Uluborlu’da yine camide, millî mücadele lehine yaptığım telkinlerden sonra Konya halkına hitap eden bu üçüncü mevziim idi. Bu şehir orada daha evvel çıkan ihtilâllerle millî mücadeleye karşı bir vaziyet almış hissini veriyordu. İtiraf edeyim ki merkez yani Ankara irşada istihkak ettiği ehemmiyeti vermekte gecikmişti.
Tafsilât üzerinde durmak istemem fakat yalnız kuvvetli bir delil olduğu için şu noktayı zikredeyim, her ikimizin Ankara’ya avdetimizden bir ay kadar sonra, Konya’den bir heyet geldi ve Çorum mebusu Dursun Bey'le beraber, Dahiliye Vekili Ata Bey’i ziyaret etti. Ve bu Vekile onun bana kelime kelime tekrar ettiği şu sözleri söyledi:
"— Eğer Millet Meclisi hakikî vaziyeti anlatmak için bize gönderdiği mebusları daha evvel yollamış olsaydı, orada ne isyan çıkar, ne isyanı bastırmak için asker sevkine lüzum kalırdı."
Diğer taraftan düşman ordularının istilâsı, yer yer başgösteren dahilî isyanlar, İstanbul hükümetinin aleyhimize harekete geçirdiği kuvayı inzibatiye her gün vahameti artırıyor, diğer taraftan Millet Meclisi çıkardığı kanunlar ve hazırladığı ordularla tehlikeyi yenmeğe, ve kurtuluşu temin etmeğe çalışıyordu. Bu arada bir tedbir olarak, acaba halka, bu kurtuluş mücadelesinin heyecanını verecek bir şiirin yardımına el uzatmak doğru olmaz mıydı?
İLK MÜRACAAT
Ben Maarif Vekâletinde memleket şairlerine müracaat ederek, bir istiklâl marşı yazmalarını rica ettim. Vekâlete yedi şiir geldi. Mehmet Akif Bey, kazanacak şaire nakdî bir mükâfat vâdedildiği için bu müsabakaya iştirak etmemişti. Ben ona şahsen ayrıca müracaat ettim. Ve bize millî bir marş temin edecek şairin bir para cazibesine kapılmaktan çok uzak olduğunda kimsenin tereddüt etmiyeceğini kendisine temin ettim. O da bildiğiniz marşı yazarak bize gönderdi.
Bu marş Anadolu mücadelesinin mühim bir sahifesidir. Ben neticeyi Millet Meclisine arzettiğim gün, birçok müzakereler oldu. İsmini size söylemek istemediğim bir hatip:
"— Şiirin hakikatleri söylemeğe tahsis edilmiş olan Millet Meclisi kürsüsünde yer bulamıyacağını" iddia etti. Fakat bastırıp mebuslara tevzi ettiğim şiirler arasında Mehmet Akif’in yazdığı, ezici bir ekseriyetin tasvibini kazanmıştı. Balıkesir mebusu Beşir Bey onu kürsüye çıkarak okumamı teklif etti.
MAARİF VEKİLİNİN MECLİS KÜRSÜSÜNDEN OKUDUĞU ŞİİR
Hayatımda nadir duyduğum bir heyecanla Mehmet Akif’in şiirini okudum. Onu ezici bir ekseriyet ayakta dinledi, zaten o kendi gönlünde bu şiirin lehine kararını vermişti. Bu şiirin nasıl alkışlandığını size tarif etmem müşküldür. Bundan sonra şimdiki Ulaştırma Bakanımız General Ali Fuad’ın babası, İsmail Fazıl paşa, şiirin bir defa daha hatiplerin durduğu yerden değil, Meclis Reisinin bulunduğu yerden okunmasını teklif etti. Onu riyaset mevkinden tekrar okudum. Bilmiyorum nasıl olmuş da Meclis zabıtlarına bu ikinci okuyuşuma dair bir kayıt geçmemiş. Genç zabıt kâtipleri bazan heyecana kapılıyorlar ve yazmağı unutuyorlar. Bunun başka misallerini de bilirim.
Bu suretle Türkiye Büyük Millet Meclisi, yaptığı mücadelede halka ve ordularına ruh verecek bir sesi işittirmek imkânını bulmuştu.
Şimdi bu defa ben size soruyorum:
— Millî marşlar herhangi bir hava içinde bir güzel şiir, bir güzel beste halinde halkın sevgisine mazhar olabilir mi? Bunun bir tek misali yoktur.
Anadolu’nun o günlerini idrak etmiyenler İstiklâl Marşı'nın doğmasını zarurî kılmış olan havayı kolay kolay tasavvur edemezler. Bu marşın kabulünü müzakere eden Meclis'in önünden, haftalarca, fakir orta yaylanın halkı, cepheye gece gündüz akıyordu. En müessir olan şeylerden birisi, birbiri ardınca, felâketli üç uzun harbe girmiş olan bir milletin, son bir hamle için kendinde hâlâ bir kudret bulabilmesiydi. Biz Meclis balkonlarından bu geçidi haftalarca seyrettik. Erkekler, evlerinde izbelerinde babalarından kalma hangi silâhı bulmuşlarsa onu yakalayıp yola çıkmışlardı. Vinçester, mavzer, martin, çift çakmaklı tüfek, bunları omuzlarına almak için çok defa kayış yerine ip, bazan da lâmba fitilleri kullanmışlardı.
Bu akımın içinde kadınlar da vardı. Göğüslerinde çocuklarını, sırtlarında top mermilerini taşıyorlardı. Göğsündeki memelerle yavrularını, sırtlarındaki mermilerle Türk harbini besliyorlardı. Madam Bethe Golis Ankara’ya gelirken Ilgaz vâdilerinde gördüğü manzarayı, Angora ismini taşıyan kitabında tarif eder. Köylü kadınlar yolda yağmura tutulunca, kağnılara yükledikleri top mermileri ıslanmasın diye, sırtlarındaki yırtık mintanları çıkarıp bu mermilerin üstüne sererlerdi.
88'LİK İHTİYARIN SÖZLERİ
Kastamonu’ya giderken 1920 senesinde Çandır köyünde, bir gece misafir kaldım. Seksen sekiz yaşında olduğunu söyleyen Ömer ağa o gece yakılmış ocaktan gelen bir kızıl aydınlık içinde bana Anadolu mücadelesi için düşündüklerini söyledi. Sizi temin ederim. İçerde ve dışarda birçok meşhur devlet adamları ile konuştum, bu ihtiyar köylünün bana söylediği sözler kadar derin mânalı, ve şümullü sözlere pek nadir tesadüf ettim. Ömer ağa peykelerinin üzerine sıralanmış erkekleri göstererek, bana dedi ki: Görüyor musun, köyümüzde hâlâ eli silâh tutacak insanlar var. Onları sana vereceğim. Ambarlarımızda tane var. Onu da sana vereceğim. Elini şalvarının cebine soktu, bir kese çıkardı ve salladı, duydun mu dedi. Bunun içinde de biraz karamangır var. Onları da sana vereceğim. Aman oğlum dikkat edin, Rumeli elimizden gitti, Arap memleketlerini kaybettik, bu en son mücadeledir. Ya Anadolu da elden çıkarsa bittik demektir, her şey bitti, demektir.
Dikkat edin, düşman Anadolu’da yerleşirse, evvelâ sizi yakalarlar, derinize saman basarlar ve sizi güneşe karşı asarlar. Sonra bizi korlar mı? Bizi de bırakmazlar, burada bu eski topraklarımızda Türk avına çıkarlar. Hepimiz birden tükenir gideriz. Sıkı tutun.
Gazi Mustafa Kemal paşa İzmir’den avdetinde Meclise beş gün beş gece devam eden Afyon taarruzunu anlatırken, bize, Reşat adında bir kumandanın, unutulmamıya lâyık ve son derece hazin bir menkıbesini zikretti.
1310 rakımlı tepenin alınması geciktiği için Başkumandan, bu mıntaka kuvvetlerini sevk ve idare eden eski arkadaşı miralay Reşat Bey’i buluyor ve ona tepenin alınmasının niçin geciktiğini soruyor. Reşat Bey yarım saat sonra bu tepeyi iskat edeceğini vâdediyor. Paşa tayin edilen müddet geçtiği halde tepenin sukut etmediğini görünce, tekrar Reşat Beyle temas etmek istiyor. O bu defa Reşat Bey'in sesi yerine başka bir ses işitiyor ve öğreniyor ki, arkadaşı gösterdiği müddet zarfında tepeyi alamayınca yaşamağa hakkı kalmadığını düşünmüş ve intihar etmiş.
Size bunu da anlattıktan sonra kadın, erkek, ihtiyar, bütün bir halka, Trablusgarp, Balkan ve Cihan Harbinden artakalmış son silâh kuvvetlerine kumanda eden zabitler, nasihatlerini anlattığım Ömer ağa gibi ihtiyarlar ve nihayet bütün bu hareketin başında, Anadolu’nun eski gaza ruhunu temsil eden Millet Meclisi nasıl düşündü, nasıl hareket etti biraz tarif etmiş oldum.
Mehmet Akif’in şiiri Anadolu halkının kadın ve erkek, genç ve ihtiyar milletçe ölüm tehlikesini duyduğu günlerde yazılmıştır. Ben Maarif Vekili iken, 21 gün 21 gece Sakarya vadisinden gelen top seslerini duydum ve gece sabahlara kadar batı ufukları üstünde kımıldayan şimşekleri seyrettim. Bu şimşekler iki tarafın topçu ateşinden hasıl oluyordu.
İSTİKLÂL MARŞI DA BAYRAK DA DEĞİŞEMEZ
Böyle günlerin mahsulü olan şiire sinen hâtıraları yeni bir marşa vermek mümkün olabilir mi?
Bir Fransıza daha iyi bir beste, daha iyi bir güfte ümidile Marseyyez’i değiştirmek fikrinden bahsediniz, sizi hayretle dinler.
Mehmet Akif’in şiirinde yalnız hâtırası bizim için çok aziz olan bir şairin gönlü mevzuubahis değil, Anadolu mücadelesinin tertibine karışmış mübarek bir heyecan unsuru, Birinci Millet Meclisinin, büyük gaza ruhuna malolmuş çok yerinde ve haklı bir karar mevzuubahistir.
Şu çekmecenin içinde 42 senedir sakladığım, bir yeldirme var. Bunu annem yaz günlerinde Çamlıca’da giyerdi. Kumaşı en sade bir beyaz yünden ibarettir. Üzerinde hiçbir ziynet yoktur. Niçin onu saklıyorum? Çünkü onda, annemin benim için bin kere mübarek olan hâtıraları vardır. Bunu daha güzel bir kumaşla değiştirebilir miyim?
Ehemmiyeti daha büyük bir misal alacağım. Bir aralık Birinci Devlet Reisimiz Atatürk bayrağı değiştirmek fikrini hatırından geçirdi. 937'de Bükreş’e gelen ve şimdi iktidar mevkiinde olmayan bir devlet adamımız, bu bahsi bana ilk defa açmış ve lüzumunda ısrar etmişti.
Yanıldığını söylemekte tereddüt etmedim. Fakat üç ay sonra Ankara’ya geldiğim vakit, bir akşam sofrasında Reisimiz misafirlerine hep birden sordu:
— Bayrağı ne yapacağız? Onu değiştirmeyecek miyiz?
Cevap vermek için söz istedim.
— Paşam, bunu değiştirirsek, yeni bayrağa ne koyacağız? İkinci Mahmut’tan beri, yaptığınız bütün gazaların hâtırası bu bayrağa sinmiştir. Hatta, sizin Anadolu’da başına geçtiğiniz Kurtuluş Mücadelesinin zaferleri de onun gölgesinde elde edilmiştir. Yeni bayrak hangi renkte ve hangi nakışta olursa olsun, bize ne düşündürür? Ne ilham eder? Şimdiki bayrağımız yeni nesillere eski gazalarla beraber sizin gazanızı da anlatacaktır. Ona dokunmamak taraftarıyım.
Şimdi Atina’da büyük elçimiz olan Ruşen Eşref Ünaydın benim söylediklerime kendi düşüncesini ilâve etti. Dedi ki:
"— Bazılarını doğrudan doğruya görerek, bazılarını kitaplar vasıtasıle öğrenmek suretile dünyanın bütün bayraklarını biliyoruz. Muhakkak ki en güzel bayrak bizim bayrağımızdır. Paşam o sizin muhafazanıza lâyıktır."
Atatürk bir an düşündü. Zannediyorum o tamamen karar vermemişti ve yalnız zihinleri yoklamak istiyordu.
Bahsi kapatmak için şu son cümleyi söyledi:
— O halde bayrağı olduğu gibi bırakıyoruz.
Hepimiz "evet" dedik.
Şimdi bir an için tasavvur edelim. Bu bayrak yerine başka bir şey intihap edilmiş olsaydı, rengi, nakşı ne kadar güzel olursa olsun, O Türk halkı için, bir parça kumaştan başka ne ifade ederdi?
Milletlerin Anadolu mücadeleleri gibi tarihlerinde ender vukua gelen bir Kurtuluş Savaşına karışmış, İstiklâl marşımıza dokunmamak lâzım olduğuna kaniim. Onu kabul etmiş olan Millet Meclisi gönlümüzde yeri müstesna olan bir Meclistir.
ATATÜRK’ÜN SÖZLERİ
Atatürk İzmir zaferinden sonra Ankara’ya döndüğü vakit o Birinci Meclise ne güzel bir hitapta bulunmuştur. Ondan size birkaç cümle söylemek isterim.
"— En karanlık ve en bedbaht günlerimizde Meclisimizin sarp ve yalçın bir kaya gibi azmü imanı talihin bu parlak inkişafına erişmek için lâzım gelen imkânı daima mahfuz tuttu. Millî mesaide şaşmaz bir aklı selim ile daima doğruyu ve daima iyiyi keşif ve temyiz eden Meclisimizin, bu neticeye de ermekten dolayı duyduğu saadet kadar, istihkak edilmiş ne tasavvur olunabilir. Milletimizin, mukadderatını doğrudan doğruya deruhde ederek, yeis yerine ümit, perişanlık yerine intizam, tereddüt yerine azim ve iman koyan, ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimizin, çok mert ve kahraman ordularının başında, bir asker sadakat ve itaatle, emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı, insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim. Kalbim bu meserretle dolu olarak, pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve istiklâl fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum."
İlk Reisimizin çok haklı olarak bu kadar öğdüğü, Birinci Millet Meclisi'nin size bir gününü ve bir sesini tekrar edeceğim. Sakarya muharebeleri sırasında, herhangi bir ihtimale karşı bir tedbir olmak üzere Meclisin Kayseri’ye nakli için bazı hazırlıklar düşünülmüştü. Mecliste bir münakaşa oldu. Erzurum mebusu Durak Bey, yerinden seslendi:
"— Memleket cihad halindedir. Meclis bu cihada iştirâk ediyor. Cihad edenlerin vazifesi, geriye çekilmek değil, ileriye gitmektir. Kımıldamak lâzımsa cepheye gideriz."
Bu ses Erzurum’un, serhaddin sesi idi.
Talihin Yunan ordusu ile Türk ordusu arasında oynayıp durduğu vahim günlerde, o Meclis, böyle bir ruh taşıyordu. İstiklâl Marşımızı seçen, Anadolu gazasını yapan, Kurtuluşu temin eden bu Meclistir. Bütün kararlar bu Meclisten çıkmıştır. Onun gönlüne de hürmet etmeğe mecburuz.
Mehmet Akif’i yalnız bir din şairi olarak tanıyanlar vardır. Halbuki bu fikir ne kadar yanlıştır. Çanakkale harbi için yazdığı eşsiz destanda şu müessir mısraı okuruz:
Bir hilâl uğruna yarab ne güneşler batıyor!
Buradaki hilâli bütün İslâm’ın hilâli farzetmek mümkündür. Halbuki hakkında konuştuğumuz İstiklâl Marşı'nda onun büsbütün başka bir mânada, mısraları var. Onlardan bir tanesini size okuyacağım:
Ben ezeldenberidir hür yaşadım hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım
Bu ezeldenberi kelimeleri ne Osmanlılığın hududunu tanır ne de İslâm tarihinin başında durur. O Anadolu mücadelesinden başlayarak Çin vakanüvislerinin bize anlattığı, ve kıdemi milâttan üç asır evvele kadar çıkan devirleri kucaklar. Şüphesiz bundan daha eskisi vardır. Herodot Çinlilerin Tiyenşan dedikleri ve bizim tarihimizde Tanrıdağı diye mevki alan saha üzerinde kurulmuş, bir Ağripi devletinden bahseder. Bunun kıdemi milâttan altı - yedi asır evveline kadar çıkar ve bütün tarifler de onun bir Türk devleti olduğunu gösterir.
Şairin geniş hayal ve derinliğine nihayet olmayan sevgisi, Türk milletini yalnız Osmanlı vatanına ve İslâm devresine münhasır olarak düşünmüyor. Onu ezelî kelimesinin ifade ettiği kadar uzakta, tarihin ışığı altında olmayan karanlık devirlere kadar uzatıyor.
1908 İHTİLÂLİNİN LİDERİ
Mehmet Akif de tıpkı milliyet şairi Mehmet Emin gibi, Türk milletine nihayetsiz bir kıdem tanıyor. Çok dilerim ki gençlerimiz büyük şairlerimizin hakkını unutmasınlar. 1908 ihtilâlinin harekete getirdiği kütlelerin, hattâ orduların başında ne bir bey, ne bir paşa vardı. O ihtilâlin başkumandanı menfasında ölen Namık Kemal’di. Ve ben kendi gözümle haftalarca, aylarca, İstanbul’da bu şairi tiyatro sahnelerinde tiyatro eserlerile, kürsülerde neşrettiği şiirlerden alınmış beyitlerle, kıt'alarla, halka hitap ederken gördüm. Eski payitahtımızın sokaklarında coşarak akan ihtilâl, Namık Kemal, mağazaların camekânları arkasında büyütülmüş resimleri ile seyrediyordu. O bütün bir ihtilâl neslini yetiştiren bir mürebbiye olduğu gibi, bu nesli harekete geçiren suru da onun dudakları çaldı.
Sözlerimi bitirmeden evvel Mehmet Akif’in şiirinde hayran olduğum iki mısraı size ve kendime okuyacağım.
Her büyük şairin içinde biraz peygamberlik vardır. Mehmet Akif o karanlık günlerde bize şu müjdeyi vermişti:
"Doğacaktır sana vâdettiği günler Hakkın
Kim bilir belki yarın belki yarından da yakın!"
Bu ses Anadolu’nun mücadele uğultusu içinde her tarafta çınladı durdu, bize ümit verdi, kuvvet verdi. Eminiz o, tarihimizin bize aziz bir vediası olarak yerinde kalacak ona kimse dokunmıyacaktır.
Tasvir, 13 Şubat 1946
Bizim milli renklerimizi gördükten sonra Mehmet Âkif'in şiirindeki şafak teşbihini onlara da maletmek...
GÜNÜN MEVZULARI : 23 nisan 1920
Dış ve iç düşmanların, elbirliğile yaptıkları çeşid çeşid açık ve gizli suikastlarla...
Son yüzyılın gerçek Türk-Müslüman kafaları, İslamiyetin Medeniyeti reddetmek iftirasına, imanlarını haykıran heyecanla karşı koydular. Bu müdafiler içinde Mehmet Akif, denilebilir ki İstiklâl Marşı'nda duyduğu büyük vecdi ve imanı, Müslümanlığın Medeniyet âşıkı olması hakikatinde de duydu ve mısralaştırdı…
Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş - Mehmet Âkif ve Cemiyetimiz; İstiklâl Marşı'nın 40. Yıldönümü
Millî marşımız bundan tam kırk yıl önce, 25 Mart, 1921 (12 Mart 1337) tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce resmen kabul edilmişti. Bu yıldönümü vesilesiyle eşsiz eserin ve büyük
Fakat 1914 den bugüne kadar Türk edebiyatında cıvık ve cırlak san’at iddialarile çırpınıp duran şairlerimizin millî marşa mevzu olacak iki satırlık bir nazım çıkaramadıklarını gördükten sonra...
O zaman daha iyisi yazlamamıştı, şimdi hiç yazılamaz
Yeni bir İstiklâl Marşı yazılamaz. Bunun yazılması için, yeni bir İstiklâl Savaşı şartlarına ihtiyaç vardır.
Yeni mücadelelerin yeni marşlarını yazabilecek bir Mehmet Akif olabilmek için onun o yoldaki imanı kadar asil ve derin bir imanı bu yeni yollarda duymak ve beslemek lâzım olduğuna inanıyorum.


