KÖR KÖR PARMAĞIM GÖZÜNE
İSMET ÖZEL
.

Görünüşe aldanmak ahmakça mıdır; yoksa asıl ahmaklığı görünüşün aldatıcılığında ısrar edenlere mi yakıştırmalıyız? Cevabını bulmakta zorlanacağımız bir sual bu. Hayatın akışı içinde her iki tarafa da kolayca savruluyoruz. Eğer çözülecek bir düğüm karşısında bulunuyorsak bunun ancak karakterimizin gölgesinde mümkün olacağını düşünmeliyiz. Sağlam bir şahsiyet kendini fırsatçı bir tavırdan uzak tutacaktır. Nitekim fırsatçı sıfatını kınayıcı bir edada kullanırız. Görünüşe aldanıp aldanmama meselesini tek tek kişiler bakımından mı, yoksa toplumlar bakımından mı ele almalıyız? Çağdaş yaklaşıma itibar edersek bu hususu fertler arasındaki ilişkilere münhasır kılmalıyız. Müslümanlar yakınlarında bulunanların mü’min mi, münafık mı olduğunu bilmeğe dikkat eder. Ülkelerin dış politikalarında ise korunacak şeyin devletlerin devletlere ahde vefası değil de, her devletin kendi menfaatini gözetmesi olduğu görüşü tamamen benimsenmiştir.

“Millî menfaat” dediğimiz zaman Türkleri neyin neresinde buluyoruz? Türkler millî menfaatlerini Dünya Sistemi’nin hizmetkârı mı, yoksa hasmı olarak mı sağlama alabilir? Bu sualin cevabını ancak Türk tarihinin doğru yorumunda bulabiliriz. Bu “doğru yorum” ifadesini nereden çıkardım? Beni bu ifadeye taşıyan tarihin ödünç alınmış bakış açılarına istinaden yorumlanmasıdır. Ömrüm boyunca Türk tarihinin yanlış yorumlanmasından rahatsız olan bir kimseye rastlamadım. Cumhuriyet idaresi yanlış yoruma sıkıca sarılarak bizi bu günlere getirdi. Türk Tarih Kurumu’nun Orta Asya’daki iç denizin kuruması sebebiyle Türklerin dünyaya dağıldıkları görüşünü devletin resmi tezi olarak benimsemesi üzerine tarihçi Zeki Velidi Togan “Bu saçmalığın gölgesinde bilim yapılamaz” diyerek ülkemizi terk etti. Ben ilkokulda okurken sınıfımızda TTK’ nın tezini tasvir eden bir dünya haritası asılıydı.

Türklerin tarihle ilişkisi insan teninin sabun köpüğüyle olan ilişkisi gibidir. Türk iseniz tarihle aranızdaki bağı bir tas su anında yok edecektir. Çünkü Batılılaşma üzerinden devletin ömrünü uzatabileceklerine inananlar Türkleri “ödünç” bile diyemeyeceğimiz bir bakış açısına mahkûm etti. Bir devletin önce bir yükselme ve akabinde bir çöküş devri yaşadığını tasavvur etmemiz zor değil. Fakat tahsil hayatımızda bize Osmanlı Devletinin hem yükseliş, hem de çöküş devrinden daha uzun sürmüş bir “duraklama” devri olduğunu söylediler. Böyle bir tasnif hiçbir mantık kuralına uymuyor. Bir toplum önce yükseliyor, akabinde uzun bir duraklama devri geçiriyor ve nihayette çöküyor… Bu hikâye ile ancak ayakları yerden kesilmiş bir zihin yapısını oyalayabilirsiniz.

III. Selim saltanatından günümüze kadar oyalandık. Oyalanmak kimilerine servet, kimilerine makam temin etti. Zihin yapımızı ayakları yere basan bir zemine çekmenin zamanı çoktan geldi. İslâm’ın kıymetini ancak kendi Müslümanlığımızın (Türk olarak kendi Müslümanlığımızın) kıymetini fark ederek kavrayabiliriz. İslâm’ın kıymetini fark etmeden Dünya Sistemi’nin hegemonyasını alt edemeyiz. Olmamış olmaz; olmuş olmamış olmaz. Türkler olarak Hıristiyanlığın başkentini fethederek İslâm’ın en muteber mevkii haline getirdik. Araplar bugün de yayın hayatında İstanbul’da icat edilmiş rika yazısını kullanıyor ve göz alıcı her nesneye “İstanbulî” diyor. Türkler gösteriş peşinde değildi ve bu yüzden Türk hâkimiyeti altındaki topraklarda sermayenin teraküm ve temerküzüne dayalı kapitalizm hiçbir dayanak bulamadı. XVII. Hıristiyan yüzyılında Osmanlı Devleti ham madde ithal eden ve mamul madde ihraç eden bir ekonomiye sahip idi. Akabinde işler niçin tersine döndü? Batılılar Osmanlı düzeninin sırrını çözmüşlerdi. Tepeden inmeci siyaset Türk devletinin bütün savunma gücünü çaresiz bıraktı. Buna rağmen Osmanlı devletine uzun bir duraklama devri yaşatmış olan Türk milletine mahsus dayanışma zorlu şartların en az hasar üretecek tarzda atlatılmasını sağladı.

Şimdi “olmuş olmamış olmaz” safhasındayız. “Olmuş” olan nedir? Türkler XI. Hıristiyan asrında önlerindeki Bizans ordusu engelini kaldırarak Diyar-ı Rûm’u Dar-ül İslam haline getirmek suretiyle ilk defa bir vatan sahibi oldular. Eğer vatan sahibi oluşumuzun şanlı göstergesini arıyorsak bunu ne Selçuklularda, ne de Osmanlılarda bulabiliriz. Hâkimiyet altına aldıkları halkı İslâm kültürü ile harman eden Gaza Beylikleri idi. Gaza Beylikleri sayesinde türkülerimiz oldu. Şarkılarımız türkülerimizden daha mahirane ölçülere sahiptir. Fakat millî ölçümüzün zemini türkülerdir. Türk sesi arayan türkülere kulak verir. Nitekim ömrünü Macar sesini yakalamaya vakfetmiş Bela Bartok türküleri tetkikle iştigal etmiştir. Rumeli türküleri makam musikisiyle sıkıca irtibatlıdır. Serhat şarkılarımız yoktur ve fakat serhat türkülerimiz vardır. Türkülerimiz olmasaydı Türk dayanışmasından söz edemeyecektik. Türk dayanışması bir avuç Müslümanın İstiklâl Harbi’ne girişmesine sebep oldu. Türkler mağlup sayıldıkları I. Cihan Harbi sonunda İstiklâl Harbi’ni başlatarak vatanlarından, yani XI. Hıristiyan asrından itibaren hâkim oldukları topraklardan vazgeçmeyeceklerini bütün dünyaya bir daha gösterdiler.

İsmet Özel, 13 Ramazan 1447 (4 Mart 2026)


İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.