İSMET ÖZEL KİTAPLARI
Tarih insan zihninin geçmişle bağ kurarken canlandırdığı bir izlenim değildir. Olsaydı dilimize tarihe gömülmek tabiri sığmazdı. Tarih bir hurafeler silsilesi de değildir. Hem kaç yıl yaşadıysak ömrümüz içinde başımızdan geçmiş, bir kişiye mahsus olayların ve hem de aidiyetimizi hangi insan topluluğuna atfediyorsak o zümrenin yıllarla ifade edilen geçmişinden günümüze aktarılan olayların hatırlamaktan zevk aldığımız veya hatırladıkça kendimizi sıkıntıda hissettiğimiz parçalarının yan yana getirilişine tarih dediğimiz vakidir. Hangi milletin tarihini söze konu ediyorsak o milletin tarafını tutar tarih. Parçaları yan yana getirişte tutarlılık gözetmek yerine adı geçen topluluğun hayat hakkı esas alınır. Bugün olduğu gibi birikmiş sermayenin hayat hakkını bir milletin, yani ABD’nin hayat hakkı imiş gibi algılamamız da mümkündür.
Nedir birikmiş sermaye ve hayatımızda hangi yeri işgal etmektedir? Sermaye birikir ve biriktiği nispette merkezi bir düzen tesis eder. Eğer birikmiş sermayeler arasında bir hiyerarşi yoksa onu anmağa bir anlam vermek densizlikten başka bir şey olmaz. Demek ki, birikmiş sermayeyi hesap içinde kurduğu ilişkiler tutar. Bu gün küreselleşme adını verdiğimiz şey birikmiş sermayeler arasında yürürlükte tutulan barış demektir. Bu barışın temellerini müstemlekecilik attı. Millî birliklerini tesiste geç kalan iki ülke İtalya ve Almanya müstemleke edinmede de geç kaldı. Tuhaf gelebilir; ama bunu, yani müstemlekeci olmağı ulus-devlet kategorisinin bir gereği sayarak yürüttüler. I. Cihan Harbinden mağlup ayrıldığı için Almanya, mağlubiyetin tadına II. Cihan Harbi sonunda eriştiği için İtalya müstemlekelerine veda etti. XIX. yüzyılın öyle zamanları oldu ki, Avrupalı gençlerin bir sermayedar olarak evlerine dönmek üzere Afrika’ya, Uzak Doğu’ya giderek Latin Amerika’ya seyahatlere çıkışları dönemi yaşandı. Müstemlekeciliğin Avrupalıların büyük keşifler dediği yolculukları takip ettiği bilinen gerçekler arasındadır.
Kayser Wilhelm II’nin Miladi 1898 İstanbul ziyaretinden dönerken “Artık bizim de bir Hindistan’ımız var” dediği rivayet olunur. Yeni Dünya’dan değil Hindistan’dan söz ediyoruz. Hindistan çağlardan beri bilinen ve dolayısıyla Avrupalılar tarafından keşfedilmiş bir yer değildi. Büyük Britanya tacının en büyük incisi olarak anılıyordu. Müstemlekeciliğin Türkleri ilgilendiren kısmına dönelim: Söylenti doğru olsun olmasın bir devlet başkanının bir ülke hakkında henüz o ülkeyi işgal bile etmeden bu kabil sözler sarf etmesi tahammül hudutlarını fersah fersah aşıyor. Kimin tahammülünün hudutlarından bahsediyoruz? Daha doğrusu kimdir tahammül eden? Dünyada insan vücudunun bir yer işgal etmesi nasıl bir şeydir? Bu sualin çerçevesinde yaşamağı tahammül konusu edenin sanatçıdan başkası olmadığına parmak basmamız zarureti var. Yaşarken en alışılmış insan ilişkilerinde bile kafasında “Bunu niçin yapıyorum? Bunu yapan niçin benim?” suallerini dolaştıran ister şair, ister ressam, ister besteci, ister mimar olsun sanatçıdır. Daha açık sözlü olalım: Dünyadaki yeri bahsi açılınca tedirginliğe uğramayan kişiye sanatçı dememiz bizim sanat eseriyle ancak bir tacir kadar bağ kurabilecek cinsten bir insan olduğumuza bir delildir. Acaba tabloları alıp satan galeri sahipleri neyin ticaretini yaptıklarını düşündüler mi?
Bence düşünmediler. “Ayağını sıcak tut, başını serin / Yaşamak istersen düşünme derin” bir beyitmiş gibi hayatımıza giren bu sözü çok küçük yaşımdan beri hep duydum ve kendi kendime tekrar ettim. Bu sözden sadır olan tavsiyeye uydum mu? Uyabildim mi? Hayır. Çoğu zaman ne ayağımı sıcak, ne de başımı serin tutabildim. Beni derin düşünmeğe hayat diye bildiğim şey mahkûm etti. Hayat birinin bize gösterdiği bir şey miydi, yoksa hayatı keşfetmek insanlaşmanın ön şartı mı idi? Bu sualin ikinci kısmının doğru ve yerinde olduğu hususuna beni aşağıda anlatacağım hikâye zorladı: Babam milâdî, yani İsa’nın doğumunu başlangıç kabul eden takvimin 1899. yılında doğmuş. O yıl hicrî 1315’e denk geliyor. Seferberlikte bütün on beşliler gibi babamı da askerlik çağı henüz gelmediği halde askere alacaklar. Ramize halam Forbes firmasının müdürüne çıkıp ailenin bütün erkeklerinin cephede olduğunu ve eğer bu da uzaklaşırsa ailenin zor durumda kalacağını belirtiyor. Müdür nereden temin ettiğini anlayamadığımız nüfuzunu kullanıp babamın mekkâreci olarak Söke civarında görev yapan bir nefer olmasını sağlıyor.
Bu kısa hikâyenin derin düşünceyle ne ilgisi var? Firma Birinci Dünya Savaşı’na 1917’de yani savaşın neredeyse sonunda savaşa Alman İmparatorluğu’na, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na, Osmanlı İmparatorluğu’na, Bulgaristan’a karşı girmiş bir ülkenin, ABD’nin firması ve firmanın Söke’deki müdürü büyük bir ihtimalle bir Ermeni. Yani düşmanların dostluğuna sığınılan bir ülkede yaşıyormuşuz. Buradan hangi millete dair olursa olsun bütün resmi tarihlerin kurmaca olduğu görüşüne geçebiliriz. Geçelim veya geçmeyelim yapacağımızı birikmiş sermayenin iktidarını atlamadan yapalım. O kadar ki, Ege bölgesindeki İstiklâl Harbi taraftarı efelerin “düvel-i muazzama” işletmelerine değil, sadece terslik çıkaran ve o gün İmparatorluk’tan toprak kopardığı için hâlâ isyankâr olarak zikredilen Grek iş yerlerine ve çiftliklerine zarar verdiklerini göz önüne alalım. Netice şu: Derinlemesine düşünmediğim, şartların gereğini yerine getirdiğim takdirde ömrümü bir ahmak olarak yaşayacağım kafama dank etti.
Almanya henüz bir imparatorluk olarak varlığını dünyaya kabul ettirdiği zamanda onun Hindistan’ı olmadık. Alman Harbi’nde taraf olmağı reddettik. Başımıza iki dünya harbinden sonra daha kötü bir şey geldi: İsmet İnönü siyaset dünyasında mevcudiyetini korumanın bedeli olarak, sadece Almanların değil, bütün Avrupa’nın Türk topraklarından köle devşirmesine rıza gösterdi. Menderes’in asılarak idam edilmesine engel olamayan şahsiyetin köle ticaretinin yolunu açma salahiyeti Avrupalı nazarında kıymet ifade ediverdi. Toplum olarak köleleşmeyi nimet bilme vakıasının her gün biraz daha ağırlaşan yükünü çekmekteyiz. Almanya’nın işgal altında yaşıyor görünüşü köleleri etkilemiyor. Çünkü görüneni görmek hiç birinin işine gelmiyor. En büyük ve en etkili birikimini ABD’de yapmış sermayenin bir cilvesi bu. Gazeteler 70’li yıllarda Amerikan kapitalizmi ile kapitalist yatırımların Alman versiyonu arasındaki farktan söz etmeği marifet sayarlardı. Dünya Sistemi Almanya’yı nereye yerleştireceği konusunda tecrübe sahibi oldu. Almanların köhne donanımlarından haz duymaları birikmiş sermayeye can sıkıntısı hissettirmiyor. Parasını bankada yığmak yerine servetini gayri-menkul satın alarak koruyan Günter Grass’ın yayınladığı bir şiir sebebiyle basında başına açılan işlere tebessüm edip geçtik. Romancı da hadiseyi “…evet ama siz de bana Nobel ödülü verdiniz” saçmalığıyla geçiştirdi.
Küfrün gayesi Türkleri hiç tarih sahnesine çıkmamış ve mümkünse oraya hiç uğramamış bir unsur şekline sokmaktı. I. Cihan Harbi sonunda bu fırsat ellerine geçti; ama fırsatı kullanacak imkândan yani ekonomik rahatlıktan mahrum duruma düşmüşlerdi. Ekonomisi harap olmamış yegâne ülke Büyük Britanya idi ve tahribattan nasibini almamış olmak ona yetiyor, muhtaç duruma uğramamağı nimet biliyordu. Onların zorda kalmış durumlarından biz istifadeye müsait bir saha edebildik mi? Hayır. Osmanlı münevveri denilebilecek zümre günlerini 1571 İnebahtı hezimetinden itibaren sonu gelmiş bir hâkimiyetin mankenleri olmağa rıza göstermiş bir bunalımla geçiriyordu. Vatan sathında inzibatı temin edenler beynelmilel uzlaşmayı esas alanlarla dayanışarak Cumhuriyet idaresini olduğu kadar inkılaplarla kaportayı Avrupalı gibi görünmek adına değiştirmiş toplumu evirip çevirdiler.
Evirildik, çevrildik de nereye geldik?
İsmet Özel, 9 Şevval 1442 (21 Mayıs 2021)
İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.
Fahri Genel Başkanımız Şair İsmet Özel'in okurken hem sağdan hem soldan başlanan kitaplarının sekizincisi olan “İSLÂMLA DAMGALANMIŞ VAROLUŞ” neşrolundu.
Şimdi diyoruz ki dünyada mali hegemonya olarak işleyen bir sistem var. Bu sistem bütün insanları kendi emrinde çalıştırıyor.
İçinde iki CD ile ciltli olarak sunulan Erbain'in bu hususi baskısı bütün


