YAZDIKLARIMIN SOLUKLANMA VAKTİ (2)
İSMET ÖZEL
.

Allah’ın bize raftan indirildiği günü gösterip göstermeyeceğini bilmiyorum ama İstiklâl Marşı’nın rafa kaldırılışı kısa, orta ve uzun vadelerde insanlık denilen ve sorumlu herkesi içine alan bütünde esasa taalluk eder. Neyin esasa müteallik olduğunda uzlaşma sağlayanlar uzlaşan bütün tarafları yönlendirme mevkiini işgale muvaffak olmuşlardır. Türk hayatında batılılaşma İsa’nın doğumunu sıfır yılı saydığı nispette muvaffakiyete ermiş sayılır. Türklerin dininin Müslümanlık olduğunda ısrar edenler Hicri takvimi yok sayarak yollarına devam edemez. Niçin Müslümanlar “Hicret” hadisesini vukuatın sıralandırılışında başlangıç saydılar ve insanlığa ışık olacak bu kabullerini yaşatma hadisesinde başarısızlığa uğradılar?

Vakti yol gösterici şahsın dünyada bulunuşuyla veya o şahsın davet ettiği yaşama tarzının çığır açışıyla başlatmak insan zihninin değer kazanmasındaki ölçüdür. Demek ki Müslümanlar ölçüye sahip olmakla diğer insanlardan ayrılıyor. Akşam namazıyla güneşin battığını, arkada bir günün kaldığını bilir ve âlemlere bildiririz. Yeni ayı görmek yeni aya girmemizin işaretidir. Bizim hayatımız bizi kuşatan hayatın bilincinin gerçekleşmesi, sahici kılınması demektir. İnsanlar Batılılaşmakla özgün sahiciliğe dirsek çevirdiklerine hiç dikkat etmediler ve bu dikkatsizlik Müslümanları modernlik vasıtalarına boyun eğmeğe zorladı.

O vasıtalara Batılılaşmaya karar verildiği zamanda ve sonraki zamanlarda boyun eğilmeyebilirdi ve halen Türklerin elinde başını dik tutma imkânı bulunuyor. İstiklâl Marşı bu bulunuşun işaretiyle başlıyor. Türkler bu imkânı 1071’de Malazgirt Meydan Muharebesini zaferle sonlandırarak ele geçirdi. Haçlı Seferlerine çağrının ilki 1095’tir. Yani Türklerin vatana sahip çıkma tutkusu Avrupalı Katolikleri sefere çıkmağa mecbur etmiştir. Neden? Çünkü Müslümanlık dışında kalmanın insanlığa liyakate engel olduğu fikriyle hareket eden Türkler idi. Batılılaşma düşüncesine rağbet edişimiz ve bunu bir bağ addedişimiz mekanizmayı terse çevirdi. Buharın sanayie tatbiki İslâm diyarına virane, küfür beldelerine kâşane demek âdetini zahir kılıverdi. Biz Türkler başımızdaki püsküllü belâya rağmen haysiyetimizi koruduk. Nereye kadar? Menderes’in idamını yutup sindirinceye kadar.

Sonrası bütün Osmanlı tarihinden daha dikkat çekicidir. Zira ilk defa bir mücerret kabul günlük hayatımızın şekillendirilmesinde başrolü oynamaya başlamıştır. Sosyalizmi ulaşılacak hedef seçmek kapitalizme ters durmağı zaruri kılıyordu. Tabiatın tahribi gibi, insan hayatının iptizale uğraması gibi müşahhas görüntülerine rağmen kapitalizm ona hayatiyeti sadece zihnimizin kazandıracağı mücerret bir kavramdı. Yerine konulacağı söylenen sosyalizm mücerretliği bakımından kapitalizmi kat be kat aşıyordu. Soyuta karşı soyut aklımızı modernliğin muhtevasına yormağa götürüyordu. Eğer benim şiirde bir şeyler yaptığım söyleniyorsa sebebi aklımın bu yorgunluğa talip olmasında aramak lâzımdır. Aklımın yorgunluğunu İslâm’a adapte etmem zor olmadı. 

Meseleyi modern düşüncenin ve giderek analitik felsefenin doğuşuyla irtibatlı kılmak zaruridir. Modern düşünce varlığını rasyonalizm ile deneycilik zıtlaşmasına borçludur. Felsefe bilginin kaynağı konusu yüzünden ciddiye alındı. Zihin alıştırmalarına veya yaşanan tecrübelere öncülük tanımak dünyanın aldığı şekle tesir etmiyor. Dünyanın şekline Müslüman olup olmamak tesir etti ve bundan sonra da ederse o edecek. Bilgi doğuştan getirilir veya dünyadaki tecrübelerimize bilgi deriz. Gerçekte dünyanın şekil almasında ne rasyonalizmin, ne de deneyciliğin rolü vardır. İngilizcede söylendiği gibi “No matter, never mind”. Mücerret saydığımız tutarlı bir bütünden medet umarak bağlar kurar, insan ilişkilerinde mesafe kat ederiz. Elimizde soyut düşüncenin bize verdiği bir şey yoktur; ama kurduğumuz bağlardan ve kat ettiğimiz mesafeden besleniriz.

Tecridi imdat simidi sayışımız çalıştırır bizi. İmdat simidimizin tecrit oluşu hayatın gergin tarafında ikameti kaçınılmaz hale getirir. Hayatın şahıslar tarafından doldurulmuş kısmındaki nakîsaları görmezlikten geliriz. Bu görmezlikten geliş dairesinde rekorlara, harikalara ve fevkaladeliklere rastlarız. Bunlar bizi ölünceye kadar idare eder. 77 yaş yaşadım. Dokuz yaşımda yazdığım şiir on yaşımdayken yayınlandı. “İki taraf olsak / Kartopu oynasak”… Bu mısraların cihad çağrısına uzanacağı hiç aklıma gelmemişti. 1916 yılında Mekke’nin kâfir hâkimiyetine geçişini ve Fahrettin Paşa’nın Mehmetçiğin kutsal emanetleri canları pahasına koruma teklifine rağbet etmeyişini, Misâk-ı millî ’den taviz verilmesini içime sindiremedim. Bütün bu gerginliklerle öleceğimi biliyorum. Yine de yazdıklarımın bir soluklanma vaktine erdiği görüşünü yabana atma fikrinde değilim.

Bundan sonra burada soluklanma vaktinin yazılarını okuyacaksınız. Size becerebilirsem okuyanların hepsinin bir soluklanma fırsatı bulduğu yazılar sunacağım. Hayatımızın her yönüyle bir sıkıntıya, sıkışıklığa itildiği ortamda hepimizin derin bir nefese ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Kimsenin derdine deva olamayacağımı biliyorum. Çünkü dert diye bilinen şeylerin dert edinmeğe değmediğini biliyorum. Hiç kimse bir şeylerin düzeleceğini ummasın. Düzelecek olsaydı bozulmazdı. Başından beri yaptığımı yapacağım: Kendi seviyesini yükseltmek birinin endişelerini gidermeğe yararsa eğer onun elinden tutma niyetindeyim. Beğenmeyen benim elimden tutmayıversin. Beğenen çıkarsa onlarla birlikte dünyada varlığı fark edilebilen cennete gireceğiz. Çünkü gerçek altlarından ırmaklar akan cennete ulaşmanın yegâne yolu bu.

Dünyada rağbet edilenin dışında ve hatta karşısında bir siyasete, dünya hayatını cennete çevirme beklentisinin tersine doğru bir işe dalacağız. Yürüttüğümüz siyaset bize sağlam bir tutum ve davranış tarzı temin edecek. Cennetlik olma emniyet kuşağının içinde bulunmakla hissedilir. Cennetlik olmanın sevinci kendine çekecek, cezbedecek bizi. Bulduğumuzu vermekten ve bulamayınca da sabretmekten bir emniyet hissi edineceğiz. Bu hisse varmamız tek başına kalmamızla zıtlaşıyor. Doktorların bilmediği yalnızca sıradan insanların bildiği bir tedavinin izini sürmeğe mecburuz. Bu tedavi bizi ne ehramlara, ne zigguratlara, ne atom altı çalışmalara, ne uzay araştırmalarına, ne de mikro-biyologiye sürükleyecektir. Çalışmalarını bu sahalarda hasretmiş olanların gereksiz bir tedirginliğe kapılmalarına gerek yok. Bilgi olarak fark ettiğimiz şeyin hududunu ne rasyonalizm, ne de deneycilik çizmiştir. İnsanlar hayır veya şer istikametinde birbirlerini takip eder. Bilginin takip edilmesi insanlığın mevcudiyetini gerektirir. Bilgiyi yok ederseniz insan da görünmez olur. Edebiyat bilginin bir parçası mı yoksa edebiyatın ürettiği ortam bilgiye yol mu açıyor?

İsmet Özel, 15 Zilkâde 1442 (25 Haziran 2021)


İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.