MEHMET AKİFİMİZ

San’atta inanmanın ana şart olduğu, gün geçtikçe her başa yerleşiyor, her göze çarpıyor. İnanmak lâzım. Terennüm etmek için sevmek ve inanmak.

İnsana konuşabilen hayvandır, derlerdi. Biz, insan, inanabilmekle hayvandan ayrılandır, diyoruz. İnanmayan zekâ, bir maymun zekâsından farksızdır; sivri ve maymun zekâya kıymet verenlerden değiliz. İnanmak, insanlığın; inanmak, şâirliğin; inanmak, dürüstlüğün ilk şartı.. Hiç inanmayandan, inanmak kabiliyetini kaybetmiş olandansa, inandığımız şeylerin büsbütün zıddına inananları yanımızda, yakınımızda görmeyi bin kere tercih ederiz. Onun içindir, ki; hiç bir şeye inanmadığı, inanmak hassasını kaybettiği için adam yerine koymadığımız bir çok dejenere değerciklere dudak bükerken, davamızın aksi davaya saplanmış olanları bile sayıyoruz ve saygı ile anıyoruz.

Mehmet Akif’e gelince; bu, o müstesna, o yüksek insanlarımızdan ve san’atkârlarımızdandır ki: Milletimizin en kara günlerinde mısraları, imanımızın, ümidimizin birer remzi halinde dudaklarımızda yaşamış, kalbimize hakkolmuştur.

Bu yüksek şâir, o günkü havaya kendini o kadar vermiş, bütün bir Hırstiyanlık âleminin bize hücumiyle o kadar dinç, o kadar kavurucu bir müslüman kini duyurmuştur ki; bir vecidli ve huşu’lu aksülâmelin câzibesine kapılmış ve muhitinin sonraki inkişaflarından habersiz kalmış, arkada kalmıştır. Arkada kalan bir ışık, fakat ışık! Parlayan, yanan ve gönülleri tutuşturabilen ışık… Kavrayamadığı ve inanmadığı an, susmuştur; bir daha bu mevzu’a dönmemiştir. Fakat gönlünün hissini bir âyet icaziyle ifade etmesini, gönlünün hakkını bir kalem müşahidi gibi vermesini bilmiştir. Onu tebcil etmek gerek!

Londra’dan ilk mektubumu, elime geçen son kitabı dolayısıyla, Mehmet Akif için yazmıştım. Önümde Mehmet Akif’in millî mücadele karargâhlarındaki arkadaşlarına yazdığı bir ateşli mektubu var ve içim, yeni inanlarla, ezelî imanımın yeni tezahürleri ve şevkleriyle dolarken, bu şâirin yolumuzdan münharif ve eski bir iymana bağlanmaktaki insanî ve samimî vecdini anıyor ve yeni mücadelelerin yeni marşlarını yazabilecek bir Mehmet Akif olabilmek için onun o yoldaki imanı kadar asil ve derin bir imanı bu yeni yollarda duymak ve beslemek lâzım olduğuna inanıyorum.

B. K. Çağlar

Erzincan mebusu

Doğu, Şubat-Mart 1943, S.5-6

Yeni bir millî marş

Mehmet Akif'in İstiklâl marşında “İstiklâl” kelimesi bulunduğu için, bazı muhalifler...

Âkif

Akif, medeniyet düşmanı değildir; iman esastı zira. Medeniyetle karşılaşmasına teknik vasıta oluyor.

Akif Öldü!.

Evet… Acı, fakat hakikat... Akif, Mehmet Akif öldü.

İstiklal marşı, bir kere marş olarak yazılmamıştır...

Bir millî marşa olan ihtiyacımız etrafında yaptığımız neşriyat, şehrimiz musiki âleminde ve Darülfünun muhitinde derin akisler uyandırmıştır.

Bir kahraman emekliye ayrıldı

Bu kahraman 1903 eylülünün 25 inci günü doğmuştu. 1947 eylülünde emekliye ayrıldığına göre, henüz 44 yaşındadır. 44 senelik hayat, emekliye ayrılacak bir yaş değildir ama, o çok yorulmuş ve yıpranmıştı. Çünkü bütün ömrü savaşmakla geçmişti. Balkan harbinde, Karadenizde...

İstiklâl marşının bestekârı Zeki Üngören söylüyor:

Evvelki gün bir işim düştü de Moda'ya gittim. Moda’ya gitmişken İstiklâl marşımızın kıymetli bestekârı Zeki Üngöreni ziyaret etmeden dönemezdim.

ANADOLU'YA GEÇİŞ SEBEPLERİ

Bir edebiyatçı arkadaşımı Kalamış'ta ziyarete gitmiştim. Sonradan okul müdürlüğü yapan tanınmış öğretmen Hıfzı Tevfik'ti bu. Fuat Paşa arsası denen metruk bir bahçeden Dalyan tarafına dalgın yürüyorduk.