TÜRK’ÜN İNTİKAM HAKKI PANELİ TAM METNİ

Durmuş Küçükşakalak:

Selamun aleyküm,

Hamasî bir serlevha altında konuşacağız bugün. Türk'ün intikam hakkının hakkını veremezsek şimdiden af dileriz. Hamasî ve hamaset kelimelerini bugün menfi manada kullanıyoruz. Çünkü gayrimüslimler, Türk'ün hamasetinden bîzar olan gayrı Müslimler ve gayrı Türkler bu kelimeyi son 50-60 senede -öncesi yok- menfi bir hale soktular. Hamaset; yiğitlik, kahramanlık, cesaret, şecaat demektir. Son 50-60 yıla gelene kadar menfi kullanımını bulamazsınız. Safahat'a bakabilirsiniz mesela. Safahat'ta hamaset ve hamasî kelimeleri her zaman müsbet manadadır. Hamaset iyi bir şeydir. Güzel bir şeydir. Zıddı ise alçakgönüllülük kılığında tezahür eden korkaklıktır. İstiklâl Marşımız hamasî bir metindir. Çünkü kahraman ordumuza ithaf edilmiş bir marştır. Dolayısıyla yiğitlik, kahramanlık, şecaat arz eden bir şiirdir. Daha doğrusu ezberinizde olan, ezberlemeye değer gördüğünüz bütün büyük şiirler içinde gizli veya açık hamaset taşır. Bu, münacat veya naat bile olsa böyledir. İyi şiirler, hamasî şiirlerdir. İçinde -gizli veya açık- bir kahramanlık, bir yiğitlik barındırır.

Mevlid-i Şerif'in en sevdiğim bahri, Miraç bahrinin sonunda der ki "Ümmetin olduğumuz devlet yeter / Hizmetin kıldığımız izzet yeter" Bu çok hamasî bir söyleyiş. Mevlid-i Şerif'in yazıldığı zamanı göz önüne alırsanız, Fetret Dönemi. Ortada devlet yok ve Rasulü Ekrem'e iltica ederek biz Müslümanları ayakta tutan aslı dile getiriyoruz: “Ümmetin olduğumuz devlet yeter!” Bu Mevlid'de geçiyor, bir naatta geçiyor. Dolayısıyla hamaset iyi bir şeydir. Hayati bir şey söyleyeceksek hamaset yapılması gerekir yani. Bugünkü panel konumuz da evet, hamaseti gerektiriyor ama bu kadar yapabilecek miyiz bilmiyorum. Bakalım. Zaman gösterecek.

Türkçe'de intikam alınan bir şeydir. Verilen bir şey değildir. İntikam alınır. Yukarıdaki bir merciden istenmez, yukarıdaki bir merciden verilmez. Birisi birine intikam hakkı vermez. Haksızlığa, bir zulme uğrayan, bir gadre uğrayan, o uğradığı haksızlığın öcünü alır, o zulmün intikamını alır. Türkçede sadece alınan nadir şeylerdendir. Birçok şey alışverişe konu olabilir. Yani yukarıdan bir merci, mesela yaşama hakkı verebilir, yaşama hakkını alabilir. Diğer haklar alınıp verilebilir ama intikam sadece alınır, verilmez. Kendiliğinden doğan bir haktır intikam. İstiklâl Marşımız, “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin İstiklâl” mısraı ile bitiyor ki öncesinde de o mısra tekrar ediliyor. İki sefer tekrarlanıyor bu mısra. Bizim İstiklâl hakkımız Hakk’a tapmakla mukayyettir. Türkçe'de ve Türk kafasında İstiklâl, Türk İstiklâli dediğimiz şey aslında Türk intikamıdır. Bizim İstiklâlden anladığımız intikamdır. Ve İstiklâl Harbi’miz de İstiklâl Marşı’mız da bununla mukayyettir. Sadece Hakk’a tapan milletin hakkıdır İstiklâl. O Hakk’a tapan milletten, o Hakk’a tapan ırktan değilsek hakkımız izmihlaldir. Çünkü Hak gelmiş batıl zail olmuştur. Batıl zail olmaya mahkûmdur. Hakkın zıttı batıl. Batıl şeylere tapmakla ise hak edeceğimiz şey izmihlaldir. Bugün Türkiye olarak bunun eşiğindeyiz. Onun için bir intikam hakkımızın olduğunu haber vermek için böyle bir programı yaptık. İstiklâl Harbi bir intikam harbidir. Bugün Türk hâkimiyeti olmadığı için Türk intikamına ihtiyacımız var. Hâkimiyeti olanın intikama ihtiyacı yoktur. Türk İstiklâlinden bahsettiğimizde Türkün intikamını almış halinden, intikamını almış bir Türk milletinden bahsediyoruz demektir.

Şimdi Cumhuriyet ilan edildi diyoruz. Ama bir de kurulan bir cumhuriyet var. Neden ve nelerden intikam aldık biz? Bunu izah etmeye çalışacağım. Türk milleti, Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra, tarihte eşi benzeri görünmemiş şekilde bir örgütlenmeye gitti. Bu örgütlenme cumhuriyetti aslında. Bunun ismi de söylendi. Kars'ta bir İslam Cumhuriyeti teşkil edildi ve ardından ilan edildi, anayasasını çıkardı. Trakya'da yine bir İslam Cumhuriyeti teşkil edildi ilan edilmek üzereydi. Yani Cumhuriyet dediğimiz şey, teşkil olunan, kurulan bir şeydir. Türk milleti ilk defa İstiklâl Harbi'ne başlamak suretiyle nasıl bir yönetim şekli olacağına, kendi kendini nasıl yöneteceğine karar verdi. Türk milleti dışarıdan zorlama olmadan, dışarıdan birilerinin etkisinde kalmaksızın tabii olarak yönetimde bir hak iddia etti. Yani “bu topraklar kimsenin malı değildir. Eğer padişah yoksa, ortada devlet yoksa, hâkim olacak unsur biziz.” dedi. İstiklâl Harbi bunu ortaya çıkardı. 1918'in 30 Ekim’inden sonra başlayıp 1920'nin Ekim ayına kadar süren birçok kongrede Türk milleti; elinin erdiği, gözünün gördüğü neresiyse buralar bizimdir: “Buralarda kâfirlerin söz hakkı yoktur, hâkimiyet bizimdir. Eğer padişah yoksa devlet yoksa ortada; illa birisi hâkim olacaksa, hâkim olan biziz." dedi. Bir millet bu kongrelerin hepsinde bunu söyledi. Yani Kars’ta, Ardahan’da, Oltu’da, Erzurum'da, Sivas’ta toplanan kongrelerle şu dendi: “Buralar Ermenilerin hâkim olduğu yerler değil, buralar Türk'ün hâkim olduğu yerlerdir.” Batı'daki İzmir, Aydın-Nazilli, Muğla, Balıkesir ve diğer kongrelerle oradaki insanlar dedi ki, “Burası Yunan hâkimiyet bölgesi değildir. Bizim elimizin erdiği, gözümüzün gördüğü yerler Türk hâkimiyet bölgesidir. Bu iradeyi bütün kongrelerde / şuralarda / meclislerde görebiliriz. Yani bir Trabzon kongresi toplandıysa “burası Pontus Rumlarının hâkim olduğu yerler değildir ve olmayacaktır. Burası Türk milletinin, Müslümanlıktan başka hiçbir sermayesi olmayan Türk milletinin hâkimiyet sahasıdır” dendi ve bu gayeyle toplandı.

İlk defa 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda birinci maddenin ilk cümlesi olarak gördüğümüz ve sonraki bütün anayasalarda gördüğümüz “hâkimiyet bilakayd-u şart milletindir” sözü yukarıdan bir mercinin bahşettiği bir hak değil. Biz bugün nasıl anlıyoruz? İşte önceden padişah vardı; teokratik veya meşruti bir monarşi vardı… Oradan birisi veya birileri çıktı; -kim ise bunlar? Kurucu meclis midir, Mustafa Kemal midir, bir grup paşa mıdır…?- bunlar oradan o hâkimiyeti aldı ve Türk milletine veya adına “millet” dedikleri tanımını bilmedikleri bir ahaliye hâkimiyet sizindir, hediyemiz olsun diyerek verdi. Ne kadar demokratik bir hak! Bu şekilde bir şey anlaşılıyor ve anlatılıyor değil mi? Hayır, Türk milleti hâkimiyetini ilan etti. Ve bunu, hâkim olduğunu gösterdi. Kimse kimseye bir şey bahşetmedi. Yani baba oğula bir şey bahşetmiş gibi bir şey değil bu. “Hâkimiyet, bilakayd-u şart milletindir” demek hâkimiyet bizimdir demektir. Bir millet hakimiyetini ilan etti. Ve bu kurulan şeyin adı Cumhuriyetti. Cumhuriyet kuruldu. Türk milleti sinesinden çıkardığı teşkilatla bir cumhuriyet kurdu. Ve bu çok orijinal bir cumhuriyetti. Dünyada benzeri olmayan bir cumhuriyetti. Çünkü ilk meclisin yaptığı işlerden biri saltanatı mecliste deruhte edip hilafeti devam ettirmesiydi. Hilafet ikinci meclis marifetiyle “mecliste mündemiçtir” denerek halife ortadan kaldırıldı. İlk meclisin yaptığı bu önemli iş: saltanatı meclise deruhte edip, halifeyi ise millet olarak biz seçeriz, demektir. Çok orijinal bir cumhuriyet! Ve bu tartışmalar yapılırken -meclis zabıtlarına falan bakabilirsiniz- bütün referans Hulefa-i Raşidin dönemine göndermelerle doludur. Yani Ebu Bekir şöyle seçildi, Ömer böyle halife oldu, Osman şöyle halife oldu… Bunlara gönderme yapılarak yani babadan oğula geçmek suretiyle değil bu iş meclis çatısı altında, Türk milletinin seçmesiyle bir halifemiz olabilir, dendi. Bu sonuca vardılar ve saltanatı mecliste deruhte edip halifeyi biz seçeriz şekline geldi. Bu çok orijinal bir cumhuriyetti. Ve ilan edildiğini bildiğimiz, işte 29 Ekim 1923'te ilan edilen Cumhuriyet; bu gözlerinin önünde cereyan eden, kurulan, inşa edilen, ibda edilen Cumhuriyetin üzerine geçirilmiş bir kılıftı.

Tıpkı işte tarihî eserleri restore ederken etrafını brandayla, perdeleyecek bir sütreyle örtmek suretiyle içeride yapılan faaliyeti daha rahat yaptıkları gibi Cumhuriyet’in ilanında brandayla kapatılmış bir cumhuriyet vardı içeride. Müslüman cumhurun kararıyla kurulmuş gerçek bir cumhuriyet dururken bunun yerine paravan bir cumhuriyet ilan edildi. El’an mevcut cumhuriyet restore adı altında üzeri kapatılarak bir cumhuriyet ilan edildi. İsmet İnönü’nün işte şifahen söylediği bir şeydir: Cumhuriyetin ne olduğunu izah ederken “umum vicdanda olgunlaşmış şeyin bir emrivaki ile kanunlaşmasıdır Cumhuriyet” diyor. Bu sözü önceleri şöyle anlıyordum: Umum vicdanda ne olgunlaşmış, olgunlaşan neymiş? Bizim öncesinde bir cumhuriyet tartışmamız yok. Kim, nerede, neyi olgunlaştırmış? Yani bu sözle bir şeyi gözlerden kaçırmaya çalışıyor gibi geliyordu.  Evet, mütarekeden sonra milletin vicdanında hızla olgunlaştırılan ve gerçekten kurulan bir cumhuriyet vardı. Cumhuriyetin ilanı bunun bir “emrivaki” ile kanunlaşmasıydı. Bu emrivakiyi kim yaptı, orası başka bir tartışma konusudur. Ama cumhuriyet kuruldu Türk topraklarında. Kuran Türk milletinin ta kendisiydi. Bir Kur’an devletine varmak için milletçe bir cumhuriyet kuruldu. İlk meclisteki mebuslar “vekil” değildi. Milletvekili değildi. Türk milletinin ta kendisiydi. Bir millet bir cumhuriyet kurdu. O cumhuriyetin başına gelen şeyleri biz bugün “cumhuriyet” olarak nitelendiriyoruz aslında. O kurulan, ibda edilen, inşa edilen cumhuriyetin başına gelenler bizim “cumhuriyet tarihi” diye bildiğimiz şeyler. 1923'ten itibaren inkılaplar vasıtasıyla o cumhuriyeti kuran, kendilerinden izinsiz, hiçbir merciden izin almadan, hiçbir merciden onay almadan cumhuriyet kuran Türk milletinden intikam aldı birileri. Bizim derneğimizin kurulduğu ilk yıl söylediğimiz, dilimize doladığımız cümlelerden birisidir: "Türkiye'de İstiklâl Harbi'nin intikamını almak isteyenler ve İstiklâl Harbi'nin kaymağını yiyenler; ya da hainler ve gafiller diye iki tip insandan bahsedebiliriz. 'Başka insanlar da yaşıyor bu ülkede' diyebilmek için İstiklâl Marşı Derneği'ni kurduk.” O başka insanların vasfı işte budur. İstiklâl Harbi'nden intikam almak isteyenlerden intikam almak istiyoruz biz. İstiklâl Harbi'nin kaymağını yiyenlerden hesap sormak istiyoruz. İstiklâl Marşı Derneği’nin kuruluş amaçlarından birisi bu.

İntikam alındı mı? Türk milleti hep içinde bir intikam duygusuyla yaşadı. Bunu içten içe fark edebilirsiniz. 1931 yılında “yurtta sulh, cihanda sulh” diye bir ilke, Atatürk ilkeleri olarak bildiğimiz bir cümle sarf edildi: “Yurtta sulh, cihanda sulh”. Bu ne demekti? Cihanda sulh kısmını anlarız: Savaştığımız müstevliler vardı. Bundan sonra biz kimseye ilişmeyeceğiz, mümkünse kimse de bize ilişmesin. Uslu uslu duracağız, kardeşçe yaşayalım. Muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak için bir takım şaklabanlıkları da yaptık, yapacağız… demekti bu. Beynelmilel konjonktür gereği de zaten savaş yorgunu milletler ve devletler vardı, Büyük Buhran vardı… falan diyebiliriz. “Cihanda sulh” demek hem söylemesi gayet kolay hem de anlaşılabilir bir şey. Yurtta sulh neyin nesidir? Yurtta savaş mı var da barış olacak. Yurtta sulh ne demek? Devlet kiminle yurtta sulh yapacak? Bu söz 1931’de söylenmiş bir söz. Daha doğrusu ilke! Kim kimle sulh yapacak? Bir sulhun, bir barışın olması için en az iki taraf olması gerekir değil mi? İnkılapların büyük kısmı tamamlanmış! “Yurtta sulh” ibaresinde barışması öngörülen taraflardan biri Türk milleti, diğeri o milletin kurduğu cumhuriyete, teşkilata ve nihayetinde devlete çökenler, el koyanlar. Milletle o milletin devletine el koyanlar arasında bir sulh. Yani sulh olması için ortada bir savaş olması lazım, iki taraf olması lazım değil mi? Kendi kendine sulh diye bir şey olmaz. Böyle bir şey yok yani. İşte burada içten içe yürüyen bir savaş vardı. Türk milleti bir intikamı büyütüyordu içinde, bunu devlete el koyanlar da görebiliyordu, homurtulardan anlayabiliyordu. Milletin bir intikamı büyüttüğünü veya içinde taşıdığını şuradan anlayabiliyorduk: Suratı asıktı insanların. Surat asma haklarını kullanıyorlardı. İntikamlarını alıncaya kadar surat asma haklarını kullanıyordu Türk milleti. Herkesin suratı asıktı. Yani o “on yılda onbeş milyon genç yarattık her yaştan” cümlesi… Evet 15 milyon genç vardı ama suratı asık gençlerdi bunlar. Dedelerinizi gözünüzün önüne getirin. Tabii yaşı müsait olanlar veya genç olanlar babalarının dedelerini biliyorlarsa onların yüz hatlarını hatırlayın. Dedeler genelde asık suratlıydı. Bunun sebebi neydi? Bu, o zamandan kalan; o elinden çalınmış, üzerine çökülmüş cumhuriyetin intikam hakkından doğan bir asık suratlılıktır.

İnkılapların hepsi önce o cumhuriyeti, İslam cumhuriyeti olarak kurulmuş, İslam cumhuriyeti olarak ilan edilmek mecburiyetinde kalınmış o cumhuriyeti irtidat ettirmek için arka arkaya dizildi. Ama Türk milleti bu irtidata uzun süre direndi. Ne zamana kadar? 1980'lere kadar bu irtidata direndi, inkılaplara rağmen! Devlet irtidat etmişti ama Türk milleti buna direndi. Fakat peyderpey bu irtidat önce halka, artık millete de sirayet etti. Ve bugün işte AKP döneminde irtidat etmiş kitleler yaşıyor artık Türkiye'de. Onun için Türk'ün intikamı başımıza bütün bu sarılan belalarla hesaplaşma ile başlayacak. Bu hesaplaşmanın birinci sırası, en temeli de harflerimizi almakla olacak. İsmet Bey'in son yazılarından birindeki cümle: “Millî varlığın yeniden inşası uğruna Türk elifbasına yeniden kavuşmak Türk intikamının bir kısmı değil, tamamıdır.” şeklindeydi.  Birçok şey buradan mayalanacak. Bu, dünya sistemine de atılmış en büyük kazık olacak. Ve ne ile ne kadar hesaplaşacağımızı da biz harflerimize döndüğümüzde yine kendimiz tespit edebileceğiz. Bir yerlerden buyruk alarak değil, bir yerlere yaslanarak değil, birilerini örnek alarak değil. Biz harflerimize döndüğümüzde, neyden intikam alacağımızı da kendimiz tespit edeceğiz. Diyebilirsiniz ki, yani bu inkılapları yapanlar da Türk harfleriyle inkılapları yaptılar. Bu harflerle yazıp çizen adamlardı, diyebilirsiniz pekâlâ. Bir faydası olsa onlara olurdu… Bu tıpkı şuna benziyor: Müslüman bir kültürde, atmosferde doğmuş, büyümüş bir Müslümanla; mülhitken, kâfirken hidayete ermiş birinin hali arasındaki fark gibi bir şey. Yani her şeyi olduğu yerde taptaze bulabileceğiz. Yapacağımız şeyleri yepyeni formüllerle kendimiz keşfedebileceğiz. İçine girince ancak fark edebileceğimiz bir şey ve bu birçok şeyin intikamını almamıza sebep olacak. Yani sadece devlet düzeni olarak değil, toplum olarak batıyla olan hesaplaşmamızın da intikamı buradan başlayacak. Harflerimizden başlayacak. Bizim irtidat etmiş bir toplumdan Müslüman bir topluma giderek bir Türk milletine dönüşmemize sebep olacak maya da buradan ortaya çıkacak. Her şeyin intikamını alabileceğiz.

Atlarımızın da intikamını alacağız. “Atlar” deyince tabii bazı arkadaşların yüzü buruşuyor; “bu zamanda ne atı” diyorlar, haklı olarak! Hatta derneğimizden mücbir sebeple istifa eden bir arkadaş, devlet vazifesinden dolayı istifa etmesi gereken bir arkadaş bana istifa ederken şunu söylemişti. Yani “istifa ediyorum ama herhangi bir fikri ayrılığım yok, kesinlikle. Bütün dediklerinize katılıyorum; bir tek at mevzuu hariç” dedi. Yani bu zamanda olmaz bir şey! “Uçaklar, tanklar varken yani hiç anlaşılabilecek bir yanı yok." demişti. Dolayısıyla birçok insanın kafasında bu fikir olabilir. 1939 yılında Almanlar İkinci Dünya Savaşı'na başlarken Alman ordusunun 3,5 milyon askeri vardı. Daha sonra bu sayı çoğaldı tabi. Yine savaşa başlarken 500 bin civarında at vardı Alman ordusunda. 500 bin! Bu dile kolay bir sayı. Her yedi askerden birine bir at düşüyordu yani. Önce Polonya'yı işgal ettiler. Bütün Polonya topraklarındaki atları, kullanılabilecek atları Alman ordusuna dâhil ettiler. 900 küsur bini buldu Alman ordusundaki at sayısı. Daha sonra Kuzey Avrupa, Fransa, Balkanlar… derken 1941 yazına gelindiğinde Alman ordusundaki at sayısı iki buçuk milyondu. İki buçuk milyon! 1941 yazında Rus topraklarına girdiler. Tabii yaz mevsimiydi, işler gayet iyi ilerliyordu. Fakat güz geldi, yağışlar başladı. Moskova’ya doğru harekete geçtiklerinde Ekim ayında Alman ordusu çamurdan felç oldu. Motorize birlikler, mekanize birlikler çamura saplanıyordu, bataklıkla mücadele ediyordu ve bir karar aldılar. Dediler ki bekleyelim. Hem ordular dinlensin, hem çamur donsun, kış biraz yaklaşsın ve donmuş çamurda daha rahat hareket ederiz, dediler. Kasım ayına kadar beklediler. Ama don değil, Rusların en meşhur generali “kış” geldi, tipi oldu. Bu sefer bütün motorize ve mekanize birlikler başka bir sebepten; dondurucu soğuktan -kiminin yakıtı dondu, kiminin yağı dondu- felç oldu. Bu sırada Moskova'ya hareket etmişlerdi zaten. Bunu fotoğraflarda falan da görebilirsiniz: Tankların, topların ve diğer motorlu vasıtaların önüne üç dört çift at bağlayıp tankları atlarla hareket ettirmeye çalıştılar. 1941'in Kasım ayında Alman atlı birlikleri Moskova'ya girdi. Ama arkadan gelen yoktu. Bütün mühimmat da, erzak da motorize ve mekanize birliklerdeydi. Dolayısıyla Moskova'ya atlı birliklerinin girmesinin bir manası olmadı. Çatışmalar oldu, mühimmat bitince Alman süvari birlikleri gerisin geri Moskova’dan çıktılar. Bunu gören Ruslar hayretler içinde kaldılar. Alman atlı birlikleri Moskova’ya kadar girebilmişti! Hemen bahara kadar -1942'nin Mart'ına kadar- bütün Sovyet topraklarından ve bugün işte Kazakistan, Kırgızistan… o “Türki cumhuriyetler”den bulabildikleri bütün atları topladılar. Kimini süvarili, kimini süvarisiz… Sadece Moğolistan'dan 400 binin üzerinde at getirdiler. Ve Rus ordusundaki at sayısı 3 milyona yaklaştı. Düşünün, İkinci Dünya Savaşı'nı konuşuyoruz! Güya tanklar, uçaklar, denizaltılar ve nihayetinde atom bombası diye bir şeyi konuştuğumuz bir savaşta atların kullanımı böyleydi. Sadece süvari olarak değil. Dediğim gibi bu atlar tankları çekiyorlardı, topları çekiyorlardı… yeri geldiğinde lojistik hizmeti veriyorlardı.

Bugün bir büyü içinde yaşıyoruz. Teknolojiyle ağulanmış halde zihinlerimiz. Ama her büyü muvakkat bir vakitte geçerlidir. Yani vakti dolduğunda o büyü bozulur. Büyü bozulduğunda kimin gerçek, kimin sahte olduğu ortaya çıkar. Gerçeklerle birebir yüzleşiriz. Bugün bütün dünyayı sarmış çok büyük bir büyü içinde yaşıyoruz. İşte insansız hava araçları, teknoloji şöyle, yapay zeka böyle… Ama bunlar bir büyüden ibaret. Bunu göreceğiz, ömrümüz olursa. Her şeyin intikamını alacağız. Hemen İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, bu atlı birliklerin ne kadar fonksiyonel ve pratik olduğunu gördükleri için, bildikleri için ilk yapılan işlerden biri -başka ülkelerde, başka yerlerde ne yapıldı bilmiyorum ama- Türkiye'de 1947-48 yılında bütün Türkiye'de köy köy gezerek atlar katledildi. Bunu 1930'lu yıllarda doğmuş olan kime sorarsanız eğer aklı başı yerindeyse size anlatır. Ben üç beş kişi de bunun cevabını net gördüm. Hatta bana atların gömüldüğü yerleri gösterdiler. Şurası at mezarlığıydı diyerek. En ilginç şey de Yunan ordusu çok zor durumdaydı.  Zaten Birinci Dünya Savaşında bizim topraklarımıza girdiklerinde mekanize birliklerinin uçaklarının -az sayıda uçak vardı ama- silahlarının birçoğunu İngilizlerden temin etmişlerdi. İkinci Dünya Savaşı'na neredeyse hiç hazırlıkları yoktu. İtalyanlar Yunan topraklarına girmeye çalıştılar ve Yunanlıların elinde sadece atlı birlikleri vardı. İtalyanlar, Yunanlılarla baş edemedi. Yunanistan’ı Almanlar işgal edebildi. Biz de İkinci Dünya Savaşı hazırlıkları babında Trakya'da bir süvari kolordusu oluşturduk. Kolordu düzeyinde bizim atlı birliğimiz vardı. Sadece Trakya'da. Anadolu'nun diğer kısımlarında yine atlı birlikler vardı. O atlı birlikler 1960’tan sonra tamamen lağvedildi. İşte 2. Dünya Savaşı'ndan sonra, 1947-48'de büyük bir at katliamı yapıldı. Ondan sonra Marshall Yardımları vesaireyle biz hem silah teçhizat bakımından, hem traktör gibi tarım vasıtaları bakımından başka başka şeylerle karşılaştık. Yani bize bahşedilmiş gibi gözüken, bugün hayatımızı kolaylaştırıyormuş gibi gözüken her şey bizi bir tuzağın içine çekiyor. Ve biz gönüllüce bu tuzağı kendimize kuruyor, bu kazığı kendimize atıyoruz. Çünkü kolay geliyor. Önünü sonunu hesap etmeden bütün tuzaklara atlıyoruz bugün.

Cumhuriyetin, Türk milletinin kurduğu cumhuriyetin başına gelenlerle hesaplaşma, bir intikam seviyesine varan bir hesaplaşma yapmamız gerekiyor. Cumhuriyet, ilan edilen cumhuriyet, Türk milletinin elinden çalınmış bir cumhuriyettir. 1960'ta onun başına tekrar başka şeyler geldi. Başkanlık sisteminden sonra ise; bugün cumhuriyetten bahsetmek komik bir şeydir. Yani fiilen ilgâ edilmiş, hukuken var olan bir cumhuriyetin çocuklarıyız biz bugün. Şimdi eğer siz Müslüman milletin yaptığı tarihî işi görmez de İstiklâl Harbi’nin hasılasını “cumhuriyeti kurduğu” söylenen kadrolarla, bir takım devletlûlarla, paşalarla açıklamaya kalkışırsanız sorarlar size: Hangi devletlû, hangi paşa 1921 Teşkilat-ı Esasiye kanunu hazırlayabilirmiş. Bu Osmanlı Paşaları, Tanzimat çocukları kafalarına saksı düştü de bir anda şeriatçılığa soyunup bir İslam Cumhuriyeti, bir Kur’an Devleti kurmaya mı karar verdiler? Doludizgin Batılaşma yolunda giderken ne oldu da doludizgin giden at bir anda şaha kalkıp 180 derece dönüverdi? Dörtnal giden at şahlanmaz! Duran at şahlanır ve dörtnala kalkar. 1918'in gayet batıcı, gayet modernist kafaları bir anda,  1921'e geldiğimizde bir şeriat anayasası kabul ettiler? Ne oldu? Bu bir anda oldu. Onlar bir şey kabul etmedi. Sabit duran Türk milleti şahlandı: Tanzimat’ın intikamını aldı. 1921 anayasası, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu Tanzimat Fermanı’nın intikamıdır. Türk milleti cumhuriyet ilan ederek Osmanlı batılılaşmasının intikamını aldı. Paşaların hiçbirinin başına saksı düşmedi. Bir elin parmağını geçmez: Dini Mübin-i İslam’a hürmetkâr olan paşa sayısı, bir elin parmağını geçmez. Kazım Karabekir -güya muhafazakâr bir paşa olarak bilinir- Mustafa Kemal'den çok daha modernist, çok daha batıcı bir kafaya sahiptir. İçlerinde en batıcısıdır belki. Türk milletine rağmendir yapılanlar. Bir cumhuriyetimiz var ve bunun intikamını almak niyetindeyiz. İstiklâl Marşı o Türk milletinin kurduğu cumhuriyetin ordusuna yazıldı. Yani “kahraman ordumuz” o ordu idi.

İntikam bizi insan yapan en önemli hasletlerden birisidir. Yani insan mıyız, değil miyiz? Bunu ancak intikam duygumuz var mı, yok mu; bununla ölçebiliriz. İntikam duygusundan yoksun bir Müslüman, her an Hristiyanlığa, her an irtidat etmeye meyillidir. Bu en küçük bir bahaneyle olabilecek bir şeydir. Yani itikadi pozisyonumuzu biz ancak intikam duygusuyla muhafaza edebiliriz. Müslüman kalabiliriz. Onun için intikam hakkımızı şu anda alamayışımız, bu işten vazgeçtiğimiz manasına gelmez. Türk milletinin uhdesinde mahfuzdur intikam hakkı. Bunu hatırda tutmak şimdilik yeterlidir. Çünkü müminin niyeti, amelinden hem öndedir, hem üstündür. Yani ameller niyetlere göredir.

Şimdi Genel Sekreterimiz Seyfullah Köksal sizlere hitap edecek.

Seyfullah Köksal:

Selamun aleyküm,

İntikam kelimesinin de tıpkı “hamaset, hamasî” kelimesi gibi zihinlerde bugün müsbet bir çağrışımı yok, menfi bir çağrışımı var. Bazı şartlandırmalar altında insanlar düşünmeye zorlandığı için intikam kelimesi tedirginlik verebiliyor insanlara. Dolayısıyla intikam hakkımızdan öyle kolayca bahsedilemiyor. Bu, bilhassa propagandası yapılmış bir şeydir ve Hıristiyanî bir şeydir. Hıristiyanların kitabında yazılıdır; İncil'in emir ve yasakları çiğnense de, yani bir Hıristiyan'ın başına ne gelmiş olursa olsun, intikam hakkı Tanrı'ya aittir. Bir Hıristiyan üzerinde böyle bir hak ve sorumluluk yoktur. Bu Müslümanlar arasında da yayılsın isteniyor. Yani bu görüş hâkim olsun isteniyor. Çünkü onlar için hala intikamından korkulan bir Türk milleti mevcut. Biz ise bir hak olarak intikamdan bahsediyoruz. Türk milletinin her ferdinin uğradıkları haksızlıklar karşısında çok tabii olarak kazandığı bir haktan bahsediyoruz. Bir hak olarak intikamdan bahsediyoruz. Müntekim, intikam alan demek. Allah'ın isimlerinden bir tanesidir. Allah'ın isimlerinden bir tanesi de Hakk’tır. Kur'an-ı Kerim'de birçok ayet-i kerimede geçer. Batılın zıddıdır Hakk. Yani Allah ve Rasulünden gelen, bize gelen her ne ise o haktır. Bu manada intikam haktır ve zulme uğrayan herkesin edindiği bir haktır, intikam hakkı.

Kur'an-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde çok müsbet bir yeri olmasına rağmen veya Asr-ı Saadet'ten, Hulafa-i Raşidin döneminden anlatılan birçok hadiselerde misallerini çokça görebilmemize rağmen adam öldürmeyle, kan davası gütmeyle beraber düşünülmüş sadece. Veya sokakta sen bana neden yan baktın diye çıkan kavgalar derekesinde bakılmış. Onun için intikam dediğimizde sanki İslam'a mugayir bir şeyden bahsediyormuş gibi bakabiliyorlar suratımıza. Benim çocuklarımdan birinin ismi Müntekim, o yüzden çok izah etmek zorunda kalıyorum. İsmi ne diye sorduklarında söylüyorum, duyamıyorlar. Yani bu Türkçe ile aralarındaki mesafe ile alakalı. Türkçe bilmedikleri için kelimeyi de duyamıyorlar. Sonra anlamını duyunca “Ağır değil mi?” diyorlar ya da “Allah'ın isimlerinden bir tanesi yani isim olarak konulur mu? İntikamı Allah alır.” diyorlar. Bununla alakalı kaide bellidir aslında. Eğer isim yalnızca Allah'a mahsus bir manaya taalluk ediyorsa biz Müslümanlar olarak hassasiyet gösteririz. İsmin başına bir kul manasına “abd” kelimesi koyarız. “Abdullah” olur mesela. Yani Kerim de Allah'ın ismidir, Latif de Allah'ın ismidir. İnsanlara isim olarak konulmasında bir beis görülmez. Çünkü Allah en cömerttir, insanlar da cömert olmalıdır mesela. Müntekim de intikam alan demek. Allah'ın ayetlerini inkar edenlerden, Allah'ın ayetlerini yalanlayanlardan dünya ve ahirette intikamını alan demek Müntekim. Yani Müslüman da müntekim olmalıdır ve dua niyetine birisine isim olarak konulmasında herhangi bir problem yoktur. Kur'an-ı Kerim'de birçok ayette buyurulur “biz intikam alırız, intikam alıcılarız” diye. İntikam almak Allah'a mahsustur diye bir hüküm de yoktur. Bugün bizim istikamet sahibi müminler olabilmemiz için müntekim olma zaruretimiz var. Bizim Kur'an-ı Kerim'den öğrendiğimiz verdiği veda hutbesinde kan davalarını kesin bir şekilde ortadan kaldıran Rasulü Ekrem'den öğrendiğimiz şey budur.

İntikam kelimesi ile aramızdaki bu mesafe yani o kelimeden bir tedirginlik duymamız hem itikadi bir problemdir hem de Türkçe ile aramızdaki mesafe ile alakalıdır. Türkçe zaten itikadi bir dil olduğu için bu ikisini birbirinden ayırmıyoruz biz. İstiklâl Marşı Derneği olarak bu konu hakkında birçok neşriyat yaptık. Yani Kur'an-ı Kerim'den ve hadis-i şeriflerden doğmuş bir dildir Türkçe. Kur'an okuyarak ve sünneti tatbik ederek itikadi bir lisanı olmuştur Türklerin. Birçok misalini bizim neşriyatımız arasında bulabilirsiniz. Bir tanesi de bu kelimedir, yani intikam kelimesi. Arapça'da acısını çıkarmak, öc almak veya kan talebinde bulunmak manasında “se'r diye bir kelime var. Hadis-i şeriflerde de geçer. Öldürülen bir kişi için kan talebinde bulunmak. Türkçeye de bu menfi anlamıyla geçmiştir. Lugatleri açıp bakarsanız “sâr” kelimesi var, bir de “ahz-ı sâr” diye bir tabir var. Yani öc almak manasında o da. Ahmet Mithat Efendi'nin kitaplarından bir tanesinin ismidir. Yine Namık Kemal'in “Vaveyla” şiirinde geçer: “Adem evladı bir takım cani / Senden alsın mı sâr-ı şeytanî” der şiirin son iki mısraında. Yani şeytanın işidir sa’r. Hakkı olmadığı halde bir şeyi alma çabasıdır. Bizim “Sınıf Bilinci” Mecmuamızda bir başlığımız vardı. “Lafı karıştırıyorsan lafa karışma” diye. Yani evvela lafı karıştırmamamız lazım. Yani “sâr-ı şeytanî” ile intikamı ayırmamız lazım. Müslümanın tedirginlik duyması gereken şey intikam değil, sâr-ı şeytanîdir.

Asr-ı Saadet'e baktığımızda neyden bahsettiğimizi kolayca anlayabiliyoruz aslında. Hazreti Aişe Radıyallahu Anha’dan rivayet edilen bir hadis-i şerif vardır. Rasulü Ekrem için söylüyor: “O kendi nefsi için intikam almazdı. Allah'ın sınırları çiğneninceye kadar kimseden intikam almazdı. Yalnızca Allah için intikam alırdı.” Bu aynı zamanda şairin şiir yazmasına meşruiyet sağlayan vakıadır. Yani ayet-i kerimede, “Şairlere gelince onlara ancak sapıklar uyar. Onların her vadide ifrata düştüklerini ve yapmayacakları şeyleri söylediklerini görmedin mi?” buyrulduktan sonra, “ancak iman edip salih amel işleyenler, Allah'ı çokça zikredenler ve uğradıkları haksızlığın öcünü alanlar müstesna” buyrulur.  Yine Asrı Saadet'ten Mekke'nin fethi bu konu ile alakalı çok anılır. Yani bizim Müslümanlar olarak intikamdan uzak durmamız gerektiğini anlatmak için Mekke'nin fethini bize misal verirler. Daha doğrusu Mekke'nin fethinden sonra yaşanan hadiseleri. Çünkü Rasulullah Mekke'yi herhangi bir muharebe olmadan teslim aldığında yani bütün hakimiyet Müslümanların elinde olduğu halde, daha önce Müslümanların hicret etmesine sebep olmuş, işkencelere maruz bırakmış kişileri, kendisine hakaret eden kişileri affetmiştir. Umumi af diye yazılıdır kitaplarda. Fakat şuna dikkat etmek lazım: Mekke'nin fethi dediğimiz hadise bizzat intikamdır. Yani Müslümanların Allah için intikam hareketidir. Çünkü Müslümanlar Mekke'den Yesrib’e -sonradan Medine-i Münevvere oldu orası- Mekke'den Medine'ye hicret ettiklerinde zihinlerinde Mekke'yi fethetmek vardı. Yani kendi başlarına gelenin intikamını almak vardı ve takriben 8 sene sonra bu gerçekleşti. Yani Mekke'nin fethinin bizzat kendisi bir intikam hareketidir. Güzel bir misal değildir yani. Bilakis bizim Müslümanlar olarak intikamımızdan kolayca vazgeçemeyeceğimizin misalleri vardır. İşte bu yüzden pek bahsedilmeyen kısmı vardır. Mekke'nin fethinden sonra umumi af ilan edilmiştir fakat Kabe'nin örtüsüne sarılmış olsa bile öldürün dediği Rasulü Ekrem'in on dokuz kişi vardır, hepsi öldürülmemiştir ama bazıları öldürülmüştür. İslam tarihinde “dem-i heder edilenler” denilmiş bunlara. O on dokuz kişiden rivayetler değişiyor fakat 6-7 tanesi öldürülmüş. Yani az önce hadis-i şerif nakletmiştim: “Allah için intikamından vazgeçmezdi Resul-i Ekrem”. Bu hadise aslında bunun güzel bir misalidir. O öldürülenler arasında şairler dikkat çekicidir. Yani İslam'ın aleyhine şiirler söyleyenler veya cahiliye döneminden kalan kan davalarını gütmeleri, irtidat etmeleri vesaire ölümlerine sebep olmuştur. Mesela bunlardan bir tanesi İbni Hatal'dir. İrtidat etmiş, şair aynı zamanda, irtidat etmiş, Müslümanken kendisine zekat toplama vazifesi verilmiş. O kölesini kendisine hizmette kusur ettiği için döverek öldürmüş, bunun üzerine irtidat edip zekat olarak topladığı malları da alıp Mekke'ye kaçmış. Mesela Rasulü Ekrem'in bu kişi için onu öldürenin cennettedir dediği buyrulur. Şimdi bizim intikam dediğimizde aklımıza yani düşmanı öldürmekten ibaret bir şey gelmiyor. Fakat İslam'ın izzeti söz konusu olduğunda, izzetini korumak söz konusu olduğunda takınmamız gereken tavrı göstermesi bakımından bizim için öğreticidir, güzel bir misaldir.

Bütün bunları kendi hayatımızda bir yere oturtabilmek için Türk'ün tarih sahnesine hangi saiklerle çıktığını bilmemiz ve böylece bugün Türkler olarak hangi belaların içerisindeyiz bunun farkına varmamız lazım. Biz Türk milletinin geleceğini, Türk milletinin izzetini, İslam'ın geleceğinden, İslam'ın izzetinden ayırmıyoruz. Ayrı düşünmüyoruz. Eğer Türk milletini merkeze alan bir tarih yazılmış olsaydı, yani bugün bizim bir tarih bilincimiz olsaydı, bugün sadece kafirler için korku verici olması gereken intikamımızın bizim için hak olduğunu anlatmaya çalışmayacaktık insanlara -fakat bir tarih bilincinden yoksunuz- intikam hakkımızın karşısında böyle “İslam barış dinidir” gibi laflar da etmeyecektik.

Yaşadığımız toprakların bize ne anlam ifade etmesi gerektiğini tebarüz ettirmek için bizim sık sık hatırlattığımız bir şey var. Yani üzerinde yaşadığımız topraklar gaza ruhu ile îlay-ı kelimetullah için harp edilerek vatan kılmış topraklardır. Gaza, beylikleri eliyle gerçekleşmiştir bu. Türk milletinin tarih sahnesine çıkışını, yaşadığımız toprakları vatan kılışımızdan da ayrı düşünmüyoruz. Yani bu ikisi aynı hadisedir. Diyar-ı Rum idi buralar, gaza beylikleri marifetiyle Dar-ül İslam haline getirildi. Yani bütün gayrimüslim unsurları etkisiz hale getirerek tarih sahnesinde kendimize bir yer edindik. Bir tarih bilincimizin olması için en temel meseledir, gaza ruhu yani cihad ederek bir vatanı oldu Türklerin. Bunun bilincinde olursak eğer etkisiz hale getirilen gayrimüslim unsurların etkin hale gelmesi için, Türk'ü İslam'dan koparıp tesirsiz hale getirmek için topraklarımızda nasıl büyük bir çaba sarf edildiğini de görebiliriz. Gününü gün etme endişesi içinde yaşamıyorsak, başımıza sarılan belaların farkında olmamız ve bunların hesabını sormamız gerekiyor. Bizim sık sık diyar-ı rumu dar-ül İslam haline getirip, kendimize, üzerinde yaşadığımız toprakları vatan kıldığımızı hatırlatmamızın sebebi de budur.

Türkiye'nin Hristiyanlaşması yönünde bir çaba, uzun zamandır yürürlükte, Müslümanlık görüntüsü altında Hristiyanlaşma. Bunun bir tesirinden en başta bahsettim. Yani biz intikama Hıristiyanca bakıyoruz. Gizliden gizliye bir Hıristiyanlaşma Türkiye'de çok yaygın. Üzerinde durulmuyor. Zihinlerin ifsad edilmesi bir tarafa, gözle görülen kısımları da var. Mesela turizm denilen şeyin yeni müstemlekecilik olduğunu İsmet Bey defalarca yazdı. Bunun üzerine bir de son zamanlarda herkesin diline doladığı inanç turizmi diye bir şey var. Herkes Türkiye'nin ekonomisine çok büyük katkıları olduğu masalını anlatıp duruyor. Kültür Bakanlığı eliyle yönetilen bir proje, inanç turizmi. Bunun için inanç turizmine fayda sağlayabilecek olan birçok mekanın restorasyonu yapıldı, birçok kilise açıldı. Yani turistik bir şey değil o kiliselerin açılması, oralarda ayinler yapılıyor. Yani bunun üzerine bir de Türkiye'de mesela ne kadar apartman daireleri kilise olarak kullanılıyor bunu biz bilmiyoruz. Benim karşılaştığım Güney Koreli birisi, kendisinin çok samimi bir Hıristiyan olduğunu dolayısıyla kendisini Katolik, Protestan veya Ortodoks olarak görmediğini, Elohist olduğunu söylüyordu. Ben kendisine böyle bir mezhep adı duymadım veya böyle bir şey duymadığımı söyledim. O da zaten sayımız çok yok dedi. Ama işte nerede ibadet ediyorsun? Madem bu kiliselerle bir bağın yok. Kendi apartman dairemiz var İstanbul'da dedi. Güney Kore'de zaten varmış. İstanbul'da da kendi apartman daireleri varmış. Pek bilinmiyor Elohistler fakat İstanbul'da bir apartman dairesi kiralayıp kilise olarak kullanacak kadar varlar. Bir de şunu söylemişti, Güney Koreli olup İstanbul'da misyoner olmayan tek kişinin kendisi olduğunu söylemişti. Yani gizden gizliye bu yayılma var. Yani birinci gündemimiz olması gerekirken hiç gündem edilmiyor. Bugün ben sonradan Hıristiyan olduğunu söyleyen ve Hıristiyanlık aleyhine konuşmamdan rahatsız olan öğrencilerle karşılaşabiliyorum. Şimdi bütün bu anlattıklarımın, Türkiye'nin Hıristiyanlaşması yönündeki hazırlıkların, ilk yurt dışı ziyaretini Türkiye'yi yapan Papa ile bir alakası var tabii. Bütün o açılan kiliseler falan o resmi konuşmalarda sayıldı, kendisine anlatıldı. O da Türk hükümetine teşekkür etti. Türk hükümeti de daha yapılacaklar var listede diye yapılacak olanları da saydı, müjdelendi papaya yani bütün bunlar. İsmet Bey iki hafta önceki yazısında yazdı. “Papa öyle bir uğrayıp geçmedi. Bu ziyaret itikaden Türkleri ilgilendiriyor” dedi yazısında. İznik Konsili'nin 1700. yıldönümü münasebetiyle gerçekleşen bir ziyaret. Yine İsmet Bey o yazısında yazmıştı. İznik Konsili'nin önemi ortada çok sayıda dolaşan İncil'in sayısının dördü düşürülmesinde değil demişti. Arius'u aforoz etmek için, yani en önemli kısmı o. Çünkü teslis inancının karşısında beliren Aryanizm diye bir görüş var. Papa bundan bahsetti konuşmalarında. Yani bunun bir tehlike olduğunu Hıristiyanlar için. Ve bu ziyaretinin tıpkı 1700 yıl önceki gibi birliği tesis etmede çok önemli olduğunu beyan etti.

Yani gavur gavurluğunu yapıyor, mesele bizim takınacağımız tavır. Az önce bizim topraklarımızın itikadımızla olan bağından bahsetmeye çalıştım. İslam'ın butlana uğrattığı bir itikadın meydan okumasıydı bu Papa'nın ziyareti. Medyaya yansıyan kısmıyla bile kimin ne hazırlıklar içerisinde olduğu çok sarih bir şekilde belli oluyor. Medyaya yansımayan kısmında neler oldu bilmiyoruz tabii biz. Papa'nın ziyareti Bartholomeos'un daveti üzerine ve önceki Papa'nın vasiyeti üzerine gerçekleşmiş. Yani ikisi de konuşmalarında çok rahattı. Papa da, Bartholomeos da. Yani fütursuzca söyleyeceklerini söylediler. Mesela Bartolomeos'un konuşmalarında vardı. Yenilmez haç, Hıristiyanlığın yenilmezliğin sembolüdür, diğerleri için de yenilginin sembolüdür dedi mesela. Papa da sayılarının Türkiye'de yani çok daha fazla olması gerekirken bugün çok az olduğunu, fakat bunun da ilahi bir şey olduğunu ve tohumun serpilip büyüyeceğini falan yani böyle şeyler anlattılar. Yine konuşmalarda çok gündem oldu. Yani bir logo tasarlatmışlar. Çanakkale Köprüsü var. Papa yaptığı konuşmada için böyle bir tercih yaptığını anlatıyor işte. Tanrı da kendisini yerle gök arasında bir köprü kurmuştur. İnsanlık ailesinin arasında köprüler kurmaya devam ediyordur, falan filan dedi. Yine o dört bin kişilik ayinde bizim topraklarımızda gerçekleşen bu dört bin kişilik ayinde verdiği vaazda da bu aynı zamanda İstanbul Boğazı üzerinde kurulmuş olan köprüler olarak da anlaşılabilir dedi. Sayısının üçe çıktığını vurguladı ve bunun bir üç koldan birleştirici bir sembol olduğunu falan söyledi. Yani bu kadar dile getirmesinin, bu kadar köprünün öne çıkarılmasının köprülerin ne için yapıldığıyla bir alakası var. Bunun İstiklâl Marşı Derneği'nden başkası söylemiyor artık. İlk köprü yapılırken bir muhalefet vardı. O köprülerin bizim topraklarımız aleyhine işleyeceğini düşünen insanlar vardı. Fakat artık sadece İstiklâl Marşı Derneği'nin dile getirdiği bir şey bu. O boğazın üzerine kondurulan o köprüler tamamen dünya sisteminin lehine bir akışı sağlıyor. Bizim boğazlar üzerindeki hakimiyetimize bir katkısı olacak şey değil. Yani bir tamamen zarar bizim için. Yani bu kadar sembol olarak kullanılması da bunu aslında gösteriyor. Yani o boğazlarımız üzerindeki köprüler doğrudan doğruya batıl itikatları için o köprüleri sembol olarak kullananların işine yarasın diye yapılmıştır. Bütün bunlar bizim vatanımızda olmasın diye biz bir İstiklâl Harbi verdik ve yine bütün bunlar oluyor diye biz İstiklâl Harbi bitmedi diyoruz.

Peki yani bütün bunların karşısında nasıl bir tavır takınacağız? Eğer takınacağımız tavır intikamımızı almaya dönük olmayacaksa ihanet edenler içerisinde yer alıyoruz demektir. Yani bir tavır takınacağız fakat neye gücümüz yeter? Türk milletinin bir ferdi olarak. Cumartesi günleri biz İstanbul Şubemizde üye olmayanları da misafir ediyoruz. Orada en çok sorulan sorulardandır. Tabii bu sorulardan İsmet Özel'i okumadıkları veya İstiklâl Marşı Derneği'ni takip etmedikleri anlaşılıyor. Yani Türkiye'de kötü şeyler oluyor, hiçbir şey iyiye gitmiyor. Bir Müslüman genç olarak bizim ne yapmamız gerekir diye soruyorlar. Nereden başlamalıyız diye soruyorlar. Şimdi İsmet Bey'in -az önce Genel Başkanımız da söyledi- birkaç hafta önceki yazısındaydı galiba. İsmet Bey Türk Elifbası'na yeniden kavuşmak, milli varlığımızın yeniden inşası için Türk Elifbası'nı geri almamız bizim intikamımızın bir kısmı değil, tamamıdır dedi. Yani önce yazı. Nereden başlamalıyız?

Osmanlıca ya da eski yazı falan diye isimlendirdiğin, yüz sene önce elimizden alınan Türk harflerine, yazımıza önce “yazımız” diyebilmeliyiz. Yüz senedir biz harfleri, asıl harfleri elinden alınmış bir millet olarak yaşıyoruz. İslam takvimine göre yüzüncü senesi bu sene harf inkılabının. Yani yazımız diyebilmemiz lazım, bu bilince erişmemiz lazım önce. İstiklâl Marşı Derneği, Türkçe'nin Kur'an-ı Kerim'den doğmuş itikadi bir dil oluşuyla alakalı birçok neşriyat yaptı. Az önce bir misalinde intikam kelimesi üzerinden vermeye çalıştım. Yazımız da aynı şekilde. Yani Türkçe, Kur'an-ı Kerim'den doğmuş bir dildir, itikadi bir dildir. Bizim yazımız da Kur'an'ın yazıldığı harflerdir ve son şeklini bizim topraklarımızda almıştır. Bizim bu yazı ısrarımız, yazı üzerine çok durmamız henüz bir hareket ortaya çıkarmış değil. Yani yazı meselesini sahiplenen olmadı, Müslümanım diyerek faaliyet yürüten kişilerden, zümrelerden de herhangi bir destek bulmadı. Dinin ucuyla da olsa yazımız diyen bir zümreyle biz karşılaşmadık yani.

Varlığını tamamen İslam'a borçlu olan Türk milletinin başına dayanağını tamamen din düşmanlığından alan inkılaplar geldi. Yazımız elimizden alındı. Yani bizim öncelikle elimizden alınan yazının Arap harfleri değil, Türk harfleri olduğu gerçeğinin farkına varmamız lazım. Türk hattatlarının yazdığı, Kur'an'ın yazıldığı harflerdir. Ve son şeklini de bizim topraklarımızda ve Türk hattatlarının elinde almıştır bizim yazımız. Dolayısıyla Türk yazısıdır. Biz başka bir şekilde isimlendirmiyoruz. Konuştuğumuz dile de Osmanlıca demiyoruz. Bu konuda da hassasiyet gösteriyoruz. Çünkü Osmanlıca yokken de bir Türkçe vardı. Türkçe konuşarak ve Türkçe yazarak, Türk harflerini kullanarak bir vatan edindik kendimize. Bu da Osmanlı'dan önceydi. Dolayısıyla Osmanlıca diye bir tabir kullanmıyoruz. Harflerimiz Kur'an-ı Kerim ile bağımızın kopması için elimizden alındı. Yani bu bilinçle yapıldı. Dolayısıyla Türk milletinin Kur'an-ı Kerim ile olan bağı kopunca, Türk kimdir, Türk milleti nasıl bir millettir sualine sıhhatli cevaplar verilemiyor. Dolayısıyla Orta Asya'da, şurada, burada insanlar kendilerine bir kök arayabiliyor.

Bizim yazımızın elimizden alınması, Türkçemizin de elimizden alınması demekti. Yani yine onun da misalini konuşmamın başında vermiştim. Biz Türkçe bilmediğimiz için intikamı sâr-ı şeytanî olarak görüyoruz. Sâr-ı şeytanî, yani şeytanî bir öç. Hakkı olmadığı halde bir hak alma çabası. Sar-ı  şeytani bugün bizim topraklarımızda İstiklâl Harbi mağluplarının yapmaya çalıştığı şeydir. Bütün bu olan bitenlerle eğer hesaplaşma içerisine girmek düşüncesinde değilsek oldu bitti gözüyle bakıyoruz her şeye. Biz İstiklâl Marşı Derneği olarak böyle düşünmüyoruz. Yazımızı geri alarak bize ait olan ne varsa hepsini geri alacağımızı ve intikamımızdan vazgeçmeyeceğimizi söylüyoruz. Diyerek konuşmamı bitirmiş olayım. Teşekkür ederim.

Durmuş Küçükşakalak:


Biz de teşekkür ederiz. Türkçe konuşmak, Türk harfleriyle birebir irtibatlı bir şey. Bugün gitgide bu hasleti kaybettik. Yani gitgide çingene diline dönen bir Türkçeden bahsediyoruz. Yazısı olmayan bir Türkçe çingene diliyle mukayese edilebilecek bir Türkçeye dönmek, düşmek mecburiyetindedir. 50-60 yıl zarfında bu görülen bir şey. O zaman ne konuşuluyordu, şimdi ne konuşuluyor? Sadece bu sürede olan biteni tartsanız bunu rahatlıkla görebilirsiniz.

Benim kayınvalidem 1933 doğumluydu. 8-10 sene önce fark ettiğim bir şey, ben çocuklarımla, 2000 doğumlu olan çocuklarımla kayınvalidem arasında bir an tercümanlık vazifesi yaptığımı hissettim. Kayınvalidenin söylediklerini çocuklarım anlamıyordu. Çocukların söylediğini kayınvalide anlamıyordu. Ben “yani şöyle şöyle demek istiyor” diyerek nineden torunlara, torunlardan nineye nakil yaparken buldum kendimi. Ve bunun sebebi buydu. Yani tamam okuma yazması olmayan bir kadın ama o kadar orijinal kelimeler, o kadar orijinal mahreçler kullanıyordu ki ben not alıyordum: İbareler, tabirler, deyimler… Mahrum olunan şey, çocuklarımın Türkçeyi okulda, çevrelerinde edindikleri şeyle mukayyet kabul etmeleri idi. Yani aradaki mesafe korkunç derecede, birbirini anlamayacak derecede açık bir mesafeydi. Yani Latin harfleriyle Türkçe okunup yazılacağını, Türkçe bir şeyler anlaşılabileceğini söylemek, Çince duyduğumuz bir ibareyi Latin harfleriyle yazmaya çalışmak gibi bir tuhaflıktır. Veya İngilizce bir kelimeyi telaffuz edildiği şekilde yazmaya çalışmak gibi bir tuhaflıktır.

Şimdi Muhammed Koç'a sözü bırakıyorum, buyurun.

Muhammed Koç:

Selamun aleyküm öncelikle.

Bugün inşallah Türk'ün intikam hakkı ve edebiyatın açtığı yol üzerine bir şeyler söylemeye gayret edeceğim. Önce dünyada edebiyatla ilgili kısa şeylerden bahsedip, Türk edebiyatına geçeceğim inşallah. Şimdi bugün Türkiye'de biz meseleleri bağlamından çok kopuk anlamaya şartlandırılmışız. Bugün Türkiye'de dünya edebiyatı diye bir şeyden bahsediliyor. Ve bununla kastedilen şöyle bir şey: Milletsiz, şuursuz, kimliksiz, işte milletlerin kendilerince üstünde gördükleri bir edebiyat. Fakat bu bir bağlamından koparma. Çünkü dünya üzerinde, dünya edebiyatı diye bir şeyden ilk kimin bahsettiğine bakmamız lazım. Dünya edebiyatı üzerine bir şey söylemek için. Ve bunu araştırdığımızda da ünlü Alman şairi Goethe'ye varıyor yolumuz. Dünya üzerinde, “dünya edebiyatı” tamlamasını ilk kendisi kullanmış. Almanca telaffuzum çok iyi değil. Weltliteratur diyor. Ve Goethe şu sözleri söylüyor. Diyor ki, dünyada -dünya sistemi ismini vermiyor ama tam dünya sistemini tarif ediyor- dünyanın her yerinde işbirlikçileri olan bir zulüm mekanizmasından bahsediyor. Ve bu mekanizma aynı zamanda bir hegemonyaya da benzetebiliriz. Böyle bir şey anlatıyor. Ve bu mekanizmaya karşı dünyadaki muhtelif edebiyatçılar bir şeyler söylesin, diyor Goethe. Yani işte muhtelif edebiyatçılar da bu dünyaca bir hegemonya var. Buna karşı bir şeyler söylesin, bir karşılık versin. Adeta bir intikam alsın. Böyle bir görüşü var Goethe’nin. Ve dünya edebiyatı dediği böyle bir şey. Yani içinde milletlerin de yer aldığı, milletlere ait edebiyatçıların yer aldığı bir edebiyat.

Peki, Goethe'nin dediği mantıklı bir şey mi veya nedir diye bakacak olursak, dünya üzerinde bir İtalyan edebiyat eleştirmeni var, Franco Moretti diye. Goethe'nin bu sözünü analiz etmiş. Demiş ki, gerçekten doğruyu mu söylüyor Goethe? Modern Epik, Goethe’den Marquez’e -Yüzyıllık Yalnızlık kitabının yazarı olan Marquez- Dünya Sistemi diye bir çalışma yapmış. Muhtelif edebiyatçıları incelemiş. Gerçekten Goethe’nin dediği gibi, bu edebiyatçılar dünya sistemine karşı bir şeyler söylüyorlar, bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Edebiyat üzerinden bir yol açmaya gayret ediyorlar. Goethe böyle bir şey yapmış, diyor ve bunu Moretti, kitaplarında izah ediyor. Ama dediğim gibi şu an Türkiye'de dünya edebiyatı deyince milletsiz, şuursuz, kimliksiz bir şeyden bahsediliyor. Böyle bir bağlamından koparma hadisesi. Peki dışarıda bunlar oluyorken Türkiye'deki edebiyat camiaları ne yapıyor dersek, bir örnek vereyim bunların nelerle uğraştığını anlamanız için. Balzac’ın ''İki Gelinin Hatıraları'' diye bir romanı var. Bu romanı Can Yayınları yeniden basmış. İlk falsoları burada. Zaten tercümandan bir izin alınmadan kitabın ismi değiştirilmiş. ''İki Gelinin Anıları'' yapmışlar. Daha sonra ben burada bir şey fark ettim. Yani Türkiye'de İslam düşmanlığından bahsediyoruz. Bunun ne kadar somut bir şey olduğunu gösterecek bir örnek.

Can yayınları, orada sayfanın bir yerinde Balzac'ın şöyle bir ifadesi var. ''Ne yapayım kardeşçiğim, aşk bana gelmiyordu, ben de Muhammed'in dağa gitmesi gibi aşka gittim.'' diyor Balzac. Bu metnin aslında var. Can yayınları bunu kırpmış, baştan aşağı atmış. Bütün cümleyi şuna getirmiş: ''Dağ sana gelmezse sen dağa git.'' Bu yani, yapılan bu. Ne Hz. Muhammed'den bahsediyor, ne başka şeylerden bahsediyor. Tabii işte bunlar böyle şeylerle uğraşıyorlar.

Daha sonra tabii Türk edebiyatına dönecek olursak ben bu meseleyi aldığım zaman dedim ki akademide ne yapılıyor? Ben bir bakayım. Akademide yapılan çalışmalardan, dedim, bir şeyler çıkarırım. Ama akademiye baktığım zaman, çalışmalara baktığım zaman intikamla ilgili, Türk'ün intikamıyla ilgili ne muhteva, ne başlık olarak bir metin olduğunu gördüm. Yani -ki akademiyi bilenler bilir orada çok konu sıkıntısı çekilir- böyle her türlü konuya girilir. İşte “şu yazarın şiirlerinde ağaç imgesi” der. “Bu yazarın hikayelerinde hırs duygusu” der falan filan. Böyle çok ilginç, bazısı da gereksiz çalışmaları görebilirsiniz. Ama Türk edebiyatında intikam başlıklı çok az şeylere karşılaşıyorsunuz. Peki bunun sebebi ne diye düşündüm ben. Bu konuda bir şeylere bakayım dedim. Çünkü yine burada Durmuş Ağabey de bahsetti, Seyfullah Ağabey de bahsetti. Bir bağlamından koparma hadisesi var. Yani intikam dediğimiz şey kötü bir şeymiş gibi aktarılıyor ve insanlar buna karşı ön yargılılar ama Türkiye'de bir İstiklâl Harbi verilmemiş, Türkiye'de bir Balkan Harbi verilmemiş gibi intikamı anlatamayız.

Yani insanlar Balkan Harbi'nde yapılanları unutmamak için intikam taşları dikmişler. Bir taş var, taşın dört köşesinde intikam, intikam, intikam yazıyor. Ve bu tabii ki Kur'an harfleriyle yazıyor. İnsanlar intikamı bu şekilde yaşatmak istemişler. Ama Türkiye'de, dediğim gibi, İslam düşmanları son sürat bağlamından koparmalarla bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Ve intikam almak sanki psikolojik sıkıntısı olan insanların yapacağı, nevrotik insanların yapacağı bir şeymiş gibi anlatılıyor. Fakat böyle bir şey de yok. Bunun en büyük örneği de, Tanzimat'a rağmen, Tanzimat romanında yazılan bahisler.

Şimdi, Türk edebiyatında Tanzimat romanı diye adlandırılan bir alan var, saha var. Buradaki hangi romana bakarsanız bakın, muhakkak bir intikam duygusuna yer verildiğini görürsünüz. Yani İntibah'a bakın, Ahmet Mithat Efendi'den bahsedildi, onun romanlarına bakın, Nabizade Nazım'ın Zehra'sına bakın, muhakkak intikam bahsini görürsünüz. Hatta intikam o kadar insanî bir duygu, insanî bir şeymiş gibi anlatılır ki eğer ana karakter bir kötülüğe, haksızlığa uğramışsa romancı o karaktere intikam almadan romanını bitirmez. Böyle bir şey vardır ki bu Tanzimat’a rağmen böyle devam etmiştir.

Peki romanda böyle; hikâyede neler var diyecek olursak en başta Ömer Seyfettin'in hikayeleri. Yani Ömer Seyfettin'in birçok hikayesinde intikam bahsini görürüz. Bunların en önemlilerinden biri -ve herkesin de bildiği bir hikâye olduğu için onu tercih ettim- Yalnız Efe hikayesidir. Oradaki karakterin babası bir haksızlığa uğrar. Daha sonra karakterimiz babasının intikamını, -ki bence en mühim yer burasıdır- önce devletten bekler. Devletin babasının intikamını alacağına inanır. Fakat devam ettiğinde bakar ki böyle bir şey olmuyor. Yani böyle bir şey gerçekleşmiyor. Bunun üzerine kendisi intikam almaya soyunur ve babasının intikamını kendisi almaya çalışır. Yani böyle bir şey anlatılır. Dediğim gibi birçok hikâyede görebiliriz. Bu Ömer Seyfettin'le mukayyet değildir. Ama buna rağmen Türk akademisinde -varsa böyle bir şey- ve Türkiye'deki yapılan çalışmalarda intikam bahsine bir yer verilmiyor. Şiire geçeyim.

Türk şiirinde neler var dersek, işte bizim neşriyatımız dolayısıyla çok defa karşılaşmışsınızdır. Emin Bülent'in “Kin” şiiri vardır. 1910'da yazılmıştır. “Evladının bugünkü adı sade intikam!” der. İsmet Özel de Savaş Bitti şiirinde bu mısraları hatırlatarak, “adım bir intikam olarak bari anılacak mıydı acaba” der. Yani Türk şiirinde de, işte Şuara Suresi'nden bahsetti Seyfullah Ağabey. Şuara Suresi ve Hasan bin Sabit vesilesiyle bir karşılık vermek, intikam almak için yazılan şiirlerden bahsedebiliyoruz. Ve dediğim gibi, Birçok örnek verebiliriz. Ben bunun için özellikle gidip de didik didik edebiyat kitaplarını araştırmadım. Ama denk geldiklerimden bazılarını söyleyeyim. Mesela Enis Behiç’in Venedikli Korsan Kızı şiiri vardır. Sonunda şöyle der şiirin: “Öç almadan geberirsen erkek misin sen?” Sonra Ahmet Nedim Tör’ün, Türk'ün Destanı diye bir şiiri vardır. Onda der ki “İnsandır intikam alan Türk oğlu. “Unutma intikam fikrini bir an'' diye devam eder şiir.

Yine aynı şairin ''Ah Rumeli'' diye bir şiiri vardır. ''Unutma kinini, fikrin dönmesin/ Milleti yaşatan kindir, emeldir./ Gam yeme batarsa adınla sanın/ kinin evladına mirasın olsun!'' der. Yani bir miras bahsi de açılıyor burada. Demek ki miras alınan bir intikam var, Türk edebiyatının açtığı yolu takip edersek, miras alınan bir intikamdan bahsedebiliriz. Yine Celal Sahir Erozan'ın “Öç” diye bir şiiri var. Der ki orada: “Sen alçaksın, ey kardeşim, unutursan bu yurdu”. “Sakın sakın Edirne'yi unutma;/ Öç almanın vakti gelir, sen kinini unutma!” der. Mesela şiirde de bunlar var.

Yine İbrahim Alaeddin Gövsa'nın bir şiiri var: “Şan ile almazsa millet intikam/ Türk’e ben Türk'üm demek olsun haram” der. Yine Nazım Hikmet'in Rumeli şiiri vardır. Orada intikam sürekli tekrar edilerek bir şiir kurulmuş. “İntikam/ İntikamım alın diye bağırıyor/ Haç asılmış camiler/ İntikamım alın diye bağırıyor/ Süngülenmiş masumlar/ İntikamım alın diye bağırıyor/ Öksüz kalmış yetimler/ İntikamım alın diye/ Hep inliyor semalar/ İntikamım alın diye/ Bağırıyor Rumeli/ Sen ey ulu neslin evladı/ Bu feryada susacaksın öyle mi?” diyor. Yani bunlar dediğim gibi tesadüf ettiklerimden bazıları. Yani daha birçok şey yapılabilir, birçok şey konuşulabilir. Tekrar romana döneyim, yine birkaç örnek vereyim.

Yani sadece bu tanzimat romanıyla sınırlı bir şey de değil. İşte Kemal Tahir'in Yol Ayrımı romanı var. Oradaki bir karaktere şunu söyletir Kemal Tahir: “Vuruştuk mermisiz, kasaturasız/ Ne aman istedik, ne aman verdik/ Açtık, yürüdük göğsümüzü İzmir'e doğru/ Azrail'i kattık Yunan'a, ezdik, öç aldık” der. Tabii dediğim gibi bunlarla ilgili bir çalışma yok. Ama yine Türkiye'deki yayınevleri ne yapıyor veya Türkiye'deki insanlar neyle uğraşıyor derseniz, Kemal Tahir'in sansürlenmesiyle uğraşıyorlar. Malum bildiğiniz de bir hadisedir, Kurt Kanunu’nu İthaki Yayınları sansürlemiş. Kara Kemal'in aslında intihar etmeyip öldürüldüğünün söylendiği kısımları kırpmışlar, atmışlar. İşte Kemalizm eleştirilerini kırpmışlar, atmışlar. Türkiye'de de böyle insanlar var işte, böyle şeylerle uğraşıyorlar. Yine şiirden örnek verdik, hikayeden örnek verdik, romandan örnek verdik. Nesir alanında da bir şeyler söyleyeyim. Süleyman Nazif'ten örnek vereyim. Çünkü Süleyman Nazif... Birçok metin var da Süleyman Nazif’inkiler daha özetleyici. O şöyle diyor, Batarya ile Ateş kitabında:

Ey Türk oğlu! Sen bugün, yarın ne olursan ol, fakat unutma ki, dünya durdukça, o şehitlerin ebedi yetimisin! Bu din, bu devlet, bu vatan gibi, bu hınç, bu kin, bu intikam da onların sana mübarek bir mirasıdır.” Bakın yine bir miras ve yine bir intikam meselesi. Yani edebiyatın açtığı yolu izlersek, varacağımız nokta bu meselenin mirasının devralınmasıdır. Bütün mesele şu: Biz bu mirasa sahip mi çıkacağız, yoksa bir mirasyedi olup hayatımıza devam mı edeceğiz? Bütün mesele bununla ilgili.

Peki, bu kadar metne, bu kadar vakıaya, bu kadar edebiyata rağmen bu kadar işte intikam taşları dikilmesine rağmen Türkiye'de niye intikam böyle kötüleniyor diye yine düşündüğümüz zaman, şöyle bir şeye varabiliriz. Çünkü Türkiye'deki insanların dostu ve düşmanı yok. Dostları ve düşmanları yok. İyileri ve kötüleri yok. Ve dostu-düşmanı, iyisi-kötüsü olmayan bir insanın intikamdan da bahsedemeyeceğini görüyoruz. Yani bunlar birbiriyle bağlantılı şeyler bence. Yine dediğim gibi Türkiye'deki edebiyatla uğraşan kesimlerin nelerle uğraşmadığını da kısa bir örnekle açıklayayım. Seyfullah Ağabey de bahsetti, batıdaki düzen tamamıyla Türk'ün ilerleyişinden intikam almak üzere tesis edilmiştir.

Türkiye'de herkes bilir, bir yazar var, Thomas More diye. Onun Ütopya diye bir kitabı var, Türkçe'de yüzden fazla tercümesini görebilirsiniz. Fakat aynı yazarın bir de devam kitabı var. Bir de distopya yazmış bu yazar. Ama Türkçede hiçbir tercümesi yok bu kitabın. Kitabın İngilizcesi şöyle: A Dialogue of Comfort Against Tribulation. Yani şöyle aşağı yukarı, “Musibet Karşısında Bir Teselli Diyaloğu” gibi tercüme edilebilir. Bu kitap Mohaç'tan sekiz yıl sonra yazılmış. Ve o dönemin Batısı’nın zihniyetini anlamak için güzel bir kitap bence. Çünkü şöyle bir distopya kurmuş Thomas More. Türklerin ilerleyişi devam ediyor, Türkler bütün Avrupa'yı ele geçiriyor ve böyle bir ortamda korku, umutsuzluk hâkim. Böyle bir distopya, kendileri açısından bir distopya anlatıyor Thomas More. Kitap içinde bu arada yüzden fazla kez Türk kelimesi geçiyor -bu bile tek başına çalışılması için yeterli bir şey- ama buna rağmen Türkiye'de bundan bahseden hiçbir yazı, hiçbir metinle karşılaşamıyorsunuz. Yani böyle bir şey yok. Türkiye'deki insanlar başka başka şeylerle uğraşıyorlar. Yani bunun da nedeni ne? Şu, Türkler intikam hakkını devreye sokmasın, Türkler edebiyatın açtığı yolu fark edemesin diye birileri sansürlerle uğraşıyorlar. Yani bununla ilgili işte yine bizim neşriyatımız dolayısıyla görmüşsünüzdür. Biz Mehmet Akif üzerinden okumalar yapıyoruz. Ve Türkiye'deki edebiyatçılar, edebiyatla uğraşan insanlar İslam'ı öne çıkaran birini, kanonun -kendilerince- dışına itmeye çalışıyorlar. Böyle bir amaçları var. Ve bunu yaparken de iki şeyi turnusol kağıdı olarak kullanıyorlar, Türkiye'de böyle. Birincisi Mehmet Akif, ikincisi Divan edebiyatı. Mehmet Akif'e ve Divan edebiyatına bakışınız, sizi Türk edebiyatındaki bazı kesimler tarafından bir yerlere oturtuyor veya bir yerlere oturtmuyor. Ama özelde Mehmet Akif ve Divan edebiyatı, genelde ise İslam düşmanlığıdır. Çünkü bu İslam düşmanlığının bütün dünyadaki edebiyatlarda bir karşılığı vardır. Her yerde farklı bir karşılığı vardır. Mısır'da başka bir şey yapılır ama üstte gene İslam düşmanlığıdır mesela.

Dediğim gibi, peki bu adamların Mehmet Akif düşmanlıklarının nasıl bir seviyede olduğunu gösteren birkaç örnek vereyim. Yapı Kredi yayınları, Faruk Nafiz Çamlıbel'in şiirlerini “Toplu Şiirler” ismiyle yayınlamış. “Toplu Şiirler” diyor. Kitabı açtığınız zaman, kitapta Faruk Nafiz'in Divan edebiyatı, yani divan tarzında yazdığı hiçbir şiirinin olmadığını görüyorsunuz. Ama utanmadan başlığa “Toplu Şiirler” yazılıyor. Sonra daha kötü bir şey fark ettik biz bu yıl Kahramanmaraş'ta edebiyat okumaları yaparken kendi aramızda. Suda Halkalar isimli şiir kitabından “Toplu Şiirlere” hiç şiir alınmamış. Suda Halkalar kitabından bir önceki kitaptan şiirler seçilmiş. Suda Halkalar kitabından bir sonraki kitaptan şiirler seçilmiş. Suda Halkalar kitabı hiç yokmuş gibi davranılmış. Yani bu niye olabilir diye düşündük. Bunun sebebi de yine Mehmet Akif. Çünkü Mehmet Akif, Suda Halkalar şiiri hakkında müspet bir görüş bildiriyor ve bunun Türk şiirinde bir güzel bir yol açabileceğini söylüyor. İşte bunların Mehmet Akif'ten intikam almak, Türk milletinden intikam almak hisleri o kadar yüksek, o kadar güçlü ki kendileri açısından, buna bile katlanamıyorlar, buna bile dayanamıyorlar. Böyle işlerle uğraşıyorlar.

Yine aynı yayınevinden, Divan edebiyatı için de bir örnek vereyim, havada kalmasın sözlerim. Orhan Veli'nin yazılarını neşretmişler. İşte “Şairin İşi”. Yazıları var, mülakatları var. Fakat bu kitaba Orhan Veli'nin ahir ömründe, ölmeden üç yıl evvel verdiği bir mülakat var, onu almamışlar. Bu, Tasvir Gazetesi'nde yayınlanmış. Tasvir Gazetesi'nden başka yazılar alınmış, o alınmamış. Yazıda neyden bahsediyor? Yazıda Orhan Veli, Divan edebiyatını övüyor. Divan edebiyatıyla ilgili olumlu şeyler söylüyor. Sonra da diyor ki: “Ben Divan şiirini çok beğeniyorum, Türk şiirindeki kımıldanma, Divan edebiyatının tesirinden geliyor.” Bu cümle onun o kitaba alınmamasına vesile oluyor. Yani böyle bir edebiyat ortamı var Türkiye'de. Akif'ten bahsettik. İşte yine neşriyatımız dolayısıyla belki bilenler biliyordur, tekrar etmiş olalım. Akif'e karşı o kadar büyük bir intikam ateşi var ki... Bu çocuklarına karşı da uygulanıyor. Akif'in oğlu Mısır'da, buna rağmen sırf askerlik görevini yerine getirmek için Türkiye'ye geliyor. Ve askerlik yaparken de birkaç askere Kur'an'ı öğretiyor. Ve bu yüzden hapse atılıyor Akif'in oğlu. Yani bunlar ısrarla takip ediyorlar. Akif'i ve Akif'ten bahsedilen metinleri ve Akif'in bahsettiği metinleri ve Akif'in oğlunu, Akif'le ilgili ne varsa. Çünkü dediğim gibi dertleri şu: olur da bu Türkler bir gün bir intikam hakkını devreye sokarlar, bir hesaplaşmaya girerler. Bu hesaplaşmaya girerlerse çok kötü şeyler olur, diye böyle kendilerince bir şeylerden bahsediyorlar. Dediğim gibi, Akif dedik, Divan edebiyatı dedik ve bunların nezdinde bir İslam düşmanlığından bahsettik. Bununla ilgili yine bir örnek vereyim. Mısır'dan bahsettik. Akif'in oğlu Mısır'dan geliyor, dedik. O sebeple Mısır edebiyatından örnek vereyim. Mısır edebiyatında Necip Mahfuz diye bir yazar var. Nobel Ödülü almış bu adam. Ben dedim ki, bu adam acaba niye Nobel Ödülü aldı? Bit yeniği arıyoruz tabii. Ve sonra fark ettim ki bu adamın Nobel ödülü almasını sağlayan bir cümlesi var. Bu da şu, Napolyon'un Mısır'a yaptıklarını, Napolyon'un Müslümanlara yaptıklarını haklı ve yerinde şeyler olarak görüyor Necip Mahfuz. Yani az önce dedim ya, Türkiye özelinde Mehmet Akif ve Divan edebiyatı üzerinden bir şeyler söyleniyor. Ama genelde İslam düşmanlığı. İşte Mısır'da da böyle bir şey var. Mısır edebiyat kanonuna dahil olman için Napolyon'la ilgili müsbet görüşlere sahip olman lazım. Yoksa seni orada bir yere getirmiyorlar. İşte bunların yaptıkları böyle şeyler. Bunlar böyle şeylerle uğraşıyorlar. Dünya edebiyatı kavramına dönersek, nasıl bir şeyle karşı karşıya kaldığımızı görürüz. Goethe’nin kavramını alıyorlar, tersine çeviriyorlar ve böyle bağlamından koparıp insanlara yedirmeye çalışıyorlar, intikam alıyorlar, tersine çeviriyorlar. Bağlamından koparıp bir yerlere getirmeye çalışıyorlar.

2017 yılındaki bir yazısında şöyle diyor İsmet Özel: “Bütün bildiğim intikam alma teşebbüsünde bulunmaz isem bu geri duruşun beni cehenneme sürükleyeceği çerçevesiyle sınırlı.” Yine bir kudsi hadiste şöyle denir, “Allah, zayıfların intikamını güçlülerden almayan bir ümmeti nasıl takdis edip günahlarından arındırır?” Peki, bunlar üzerine ne söyleyeceğiz? Şunu söyleyeceğiz tabii, Bazı şeyler sormamız lazım. Dememiz lazım ki, Türkiye'de İstiklal Harbi'nden intikam almak isteyenlerden kim intikam alacak? Türkiye'de Mehmet Akif'in intikamını kim alacak? Türkiye'de Akif Paşa'nın Churchill hadisesinde öldürülen Türk çocuğunun intikamını kim alacak? Türk milletinin intikamını kim alacak?

Yani bu sualler hep cevapsız kalıyor. İslam'dan intikam almak isteyenlerin intikamını kimler alacak? Edebiyatın açtığı yolun hakkını verip intikam mirasını kim devralacak? Edebiyatın açacağı, açtığı yolu tıkamak isteyenlerden kim intikam alacak? Yani bunları sormak gerekiyor. Yine dediğim gibi işte şiirden, hikâyeden, edebiyattan bahsettik. Bunlara bazısı diyor ki: “Bunlar kurgudur, kurmacadır” işte şöyledir, sanrıdır bunlar diyenler var. Böyle şeyler söylüyorlar. Yine son bir şiirle de bitireyim. Halbuki Şair Türk ne demişti Esenlik Bildirisi’nde?

“Yaşamak bir sanrı değilse öcalınmak gerektir.”

Teşekkür ediyorum.

Durmuş Küçükşakalak:

Biz de teşekkür ederiz. İntikam sadece bizim alacağımız bir şey değil. Gâvurların da intikam hakkı var. Dünya tarihi dediğimiz şey zaten intikam haklarının çarpışma tarihidir. Yani eğer insansak, eğer o insan insansa, haysiyet namına bir şey taşıyorsa bir intikam alma derdinde olur.

13. yüzyılda bu topraklar Dar-ül İslam haline geldiğinde Batılıların Doğu'yla irtibatı koptu. Ve 1330'ların sonu… Batı'da “Yüzyıl Savaşları” denilen bir hadise ortaya çıktı. Yüzyıl Savaşları'nın sebeplerine bakarsanız size tarih kitapları der ki işte İngiltere ve Fransa kraliyet aileleri arasındaki veraset savaşıydı bu ve diğer onların müttefikleriyle birlikte bütün Avrupa'yı sardı. Bir “Yüzyıl Savaşı” çıktı. Adına yüzyıl deniyor ama yüz on altı yıl süren bir savaş. Dinlene dinlene, peyderpey… Yüz on altı yıl boyunca Avrupa birbirini yedi. Savaş ne zaman bitti biliyor musunuz? 1453 yılının Haziran ayında, yani İstanbul'un fethinden bir ay sonra Yüzyıl Savaşları bitti. Dediler ki biz ne yapıyoruz? Adamlar Roma İmparatorluğunu tarihe gömdü biz burada birbirimizi yiyoruz. Savaşın bitiş sebebi kadar savaşın asıl çıkış sebebi de Türklerin Balkanlarda Niğbolu, Kosova… Belgrad'a kadar dayanmalarıydı, ticaret yollarını ele geçirmeleriydi asıl çıkış sebebi. Gittikçe azalan ticaret malları kıtlıklara, yokluklara sebep oldu. Ve bu sırada bir şey daha oldu. Kara veba dedikleri -Avrupa'da kara ölüm dedikleri- veba hastalığı çıktı. Yüzyıl savaşlarından hemen on veya on beş sene sonra ve on yıl süren bir veba salgını çıktı. Salgın dediler buna, salgınla alakası yoktu. Sefalet ölümleriydi bu. Sefaletten dolayı; o ticaret yolları tıkandığı için sefaletten dolayı Avrupa'daki insanlar kitleler halinde ölmeye başladı. Buna salgın deyip bir şeyler uydurdular. Çünkü ekseriyeti ölmeyen iki sınıf insan vardı o salgında: Birincisi zenginler, ikincisi Yahudiler. Bunlar ölmüyordu. Yani bu o kadar yaygın bir ölümdü ki en az 25 milyon olduğu söyleniyor bütün Avrupa'daki kayıp nüfus. Ki o zamanki nüfusu hesap ederseniz bu çok çok büyük bir rakam. Fransa'nın nüfusunun yarısının yok olduğu söyleniyor. O veba hastalığı sebebiyle. Hastalık diyoruz, bu yokluk hastalığıydı, sefalet hastalığıydı. Zenginler ölmüyordu çünkü karınları doyuyordu bir, ikincisi su yerine şarap içiyorlardı. Yahudiler ölmüyordu çünkü temizlik nedir biliyorlardı; şeriatları gereği, hatrı sayılır zenginlikleri de vardı. Hangi su içilir, ne yenir, ne içilir? Bu konuda itikatları ve fikirleri vardı. Ve İstanbul'un fethinden sonra bu saçma sapan işe son verelim dediler. Hemen bir ay sonra kati bir anlaşmayla savaşı bitirdiler. Yüzyıl savaşları bitti: 1453’te, 116 yıl sonra.

İstanbul'un fethi Türk beyleri tarafından istenmiyordu. Çünkü diyorlardı ki, zaten surlar içine sıkışmış bir Roma İmparatorluğu var. Her yıl haracını bize veriyor. Yani bizim burayla hiçbir işimiz yok. Bizim işimiz Avrupa'ya doğru, batıya doğru. Her yıl haracını veriyor. Bize hiçbir zararı yok, surlar içinde varlığını devam ettirsin. Eğer Roma’yı ortadan kaldırırsak Avrupa'nın dikkatini üzerimize çekeriz, düşmanımızı kendi elimizle çoğaltırız. Başta Fransa ve İngiltere olmak üzere ve mevcut Haçlı orduları "Çok daha kavi, kallavi düşmanlar buluruz karşımızda." diyerek İstanbul'un fethine karşı çıkıyorlardı. Ama Fatih, “Rum kayzeri” de olmak istiyordu aynı zamanda. Fatih olacaktı. Sultandı, handı ve üzerine bir de Rum Kayzerliğini de ilave etmek istiyordu. Bütün bunlara rağmen İstanbul fethedildi. Yani şunu diyeceğim. Tarih dediğimiz şey bir intikam savaşıdır. Ondan sonra biz çok daha büyük; İstanbul'un fethinden sonra çok daha büyük Haçlı ordularıyla yüz yüze geldik. Yani intikam alınacak çok meselemiz var ama eğer birilerinin torunlarıysak, kendimizi bir millete ait, bir millete mensup hissediyorsak en azından bir kan davası gibi dedelerimizin intikamını almamız gerekir.

23 Nisan 1920'de Ankara'da Büyük Millet Meclisi açıldığında o meclisin yerini tutacak bir düzine daha meclis vardı Türkiye'de ve bunlar faaldi. Bir düzine daha alternatifi vardı. Fakat Türk milleti tek yumruk olmak için bütün meclislerini Ankara'da topladı. Bütün güçlerini Ankara'da topladılar, tek yumruk olmak için. Yani 1920'de Ankara'da açılan meclis, Türk milletinin son ve büyük meclisiydi. Bunu aklımızdan çıkarmamamız lazım. Yerini tutabilecek dirayette, sayıda, vasıfta bir düzine daha meclisi vardı Türk milletinin. Böyle bir şeyi; bu kafirler için ürkütücü, korkutucu bir şeyi aklımızda tutmamız lazım.

Bu çok büyük bir İntikamın da habercisiydi aynı zamanda. Çünkü daha sonrasında yapılan işler vasıtasıyla yani ilk meclis fesh edilinceye kadar -1923’ün Nisan ayına kadar- yapılan pek fena bir iş gözümüze çarpmaz. İlk meclis -daha önce dediğim gibi- Türk milletinin bizzat kendisi tarafından oluşturulmuş bir meclisti. Vekiller vasıtasıyla oluşturulmuş bir meclis değildi. Bizzat orada Türk milletinin mensupları yer alıyordu. Ve bunların çıkardığı ilk kanunlardan birisi, Hıyaneti Vataniye Kanunu. Çok ilginç. Hemen meclis, Ankara'da toplanır toplanmaz bir hafta sonra Hıyanet-i Vataniye Kanunu kabul edildi. Hemen ondan sonra İstiklâl Mahkemeleri kuruldu. İstiklâl Mahkemeleri Hıyaneti Vataniye Kanunu’nu tatbik etmek, infaz etmek üzere kuruldu. Ve asker kaçaklarını yargılamak idam etmek için kuruldu yani. Kuruluş amacı buydu İstiklâl Mahkemeleri’nin. Hemen 1920'nin sonu İstiklâl Mahkemelerin kuruluşu. Çünkü asker kaçağı mürtetle aynı hükümdedir. Eğer adam cepheden kaçtıysa İslam fıkhına göre mürtettir ki zaten meclis de kabul ettiği “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun yedinci maddesi, “ahkam-ı şeriyenin tenfizi” ile mücehhezdi. Şeriat ahkamını infaz etmek üzere o meclis vardı. Tamamen bir şeriat cumhuriyetiydi Türk milletinin kurduğu cumhuriyet. İstiklâl mahkemeleri de bu cumhuriyetin mahkemesiydi. Tıpkı cumhuriyeti Türk milletinin elinden çaldıkları gibi 1925'ten sonra Takrir-i Sükun Kanunu’ndan sonra İstiklâl mahkemelerini de çaldılar... Takrir-i Sükun Kanunu, susun kanunuydu. Yani sesinizi çıkartmayın, sesini çıkartanı asarız kanunuydu.

Yani şunu diyeceğim. İlk meclis feshedildikten sonra, 1923 Nisan ayından sonra iki şıktan birisi olacaktı: Ya Türk milleti Ankara'da darağaçları kuracaktı veyahut Ankara bütün vatan sathında darağaçları kuracaktı. Ortası olmayacaktı bu intikam davasının. Fakat işte meclislerini tek yumruk yapmış, birleştirmiş; birliklerini, kuvva-i milliye birliklerini orduya katmış millet, bir gadre uğradı ve darağaçları bütün Anadolu sathında kuruldu. Asker kaçakları için onları yargılayıp infaz etmek için kurulan İstiklâl mahkemeleri o kendilerinden izinsiz meclis kuran, hâkimiyet ilan eden, o milleti yok etmek için bir takım faaliyetlerde bulundu. Sadece Konya'da altı bin küsur -altı binden fazla ama küsuratını bilmiyorum- insan darağaçlarından geçirildi. Sadece Konya'da bildiğim bu. On binlerce insan dar ağaçlarından geçirildi. Çünkü hem dünya sistemine kendilerini gösterme, tasdik ettirme ihtiyaçları vardı. Hem işte o “yurtta sulh” ilkesini gereği millete bir şeyleri icbaren, zorla kabul ettirmek için böyle bir şeye ihtiyaçları vardı. Ve on binlerce insan darağacından geçirildi. Yani İstiklâl Mahkemelerinin 1920'den sonra yaptığı işlerle özellikle Takrir-i Sükûn'dan, 1925'ten sonra yaptığı işleri ayırmak lazım. Tıpkı Cumhuriyet'imize çöküldüğü gibi, Cumhuriyet'in elimizden çalındığı gibi mahkemelerimize de çöküldü vesaire…

Türk siyasî hayatı dediğimiz siyaset sahnesi Türkiye'de intikam almamak üzere, bu sözü vermek üzere kurulmuş bir sahnedir. Yani Türk siyasî hayatında intikamdan söz edemezsiniz. Gerçi edebiyatta da söz edemezsiniz. Ama Türk siyasî sahnesine çıkmanın şartıdır: İntikamdan söz edemezsiniz. Yani o Cumhuriyeti kuranların intikamından kimse bahis açamaz. Bir cumhuriyet kuran, inşa eden insanların uğradıkları gadrin hesabı sorulmadığı gibi kurulan on binlerce darağacının hesabını sormak kimsenin gizli veya açık siyasî programına dâhil olmadı. Onu bırakın, somut şahsiyetler olarak Adnan Menderes'in intikamından kimse bahis açamadı. Veya diyelim ki Turgut Özal suikast sonucu öldürüldü, yaygarası yapanlar var değil mi? Bu yaygaraya inananlardan hiç duydunuz mu: Bunun intikamını alacağız… Bu yasaktır çünkü. Ne için öldürülmüş, ne olursa olsun… Veya Muhsin Yazıcıoğlu en bariz örnektir. Gidin kahvede herhangi biriyle konuşun bütün Türkiye'nin üzerinde mutabık olduğu bir şeydir: Öldürülmüştür Muhsin Yazıcıoğlu. Ama ne kendi partisi, ne başkasından bir intikam sözü duyamazsınız. İşte parti programında “şehit genel başkanımızın intikamını almayı…” bırakın böyle bir şeyi; araştıracağız, araştırma komisyonu kuracağız v.s. Böyle bir şey bulamazsınız. Bu katiyetle yasaktır. Çünkü siyasî hayatta intikamın ucu açılırsa o uç her yere dokunur.

Türkiye'de hiçbir şeyin intikamı alınmadı, hiçbir şeyin hesabı sorulmadı. Düşünün, biz Avrupa Birliği'ne gireceğiz numarasıyla, yıllarca bir şeyler yaptık. Kanunlar değişti, yapısal reformlar yapıldı, Anayasa değişti! Ve giremedik. Şu anda Avrupa Birliği de belki dağılacak. Giremediğimiz, dağılmak üzere olan bir yapıya girmek için sen Türkiye'yi hallaç pamuğu gibi attın. Hukuk sisteminden tutun bütün yapısını değiştirmişsin. Ama sonuçta girdiğin bir şey yok. Bunun hesabını yapacak, basit muhasebe hesabını yapacak, bilançosunu çıkaracak bir tek kimse bulamazsınız. Yani biz bu haltı niye yedik? Avrupa Birliği Bakanlığı diye bir bakanlık vardı Türkiye'de. Düşünün, böyle komik bir durumdayız. Avrupa Birliği Bakanlığı diye bir bakanlık kuruldu AKP döneminde. Ve çıkarılmadık kanun kalmadı. Bu kanunlar bize ne gibi bir zararı oldu? Bunu ölçecek bir zihin yapısı yok, mekanizma yok, merak eden yok. Çünkü ölçtüğünüz zaman ortada bir hesap sormak, bir intikam almak gerekecek. Yani intikam hakkımız mahfuzdur. Tıpkı Kur'an devletini kursağında taşıdığı gibi Türk milleti intikam hakkını da kursağında taşıyor. Türkiye'de tek parti, 27 yıllık bir tek parti yönetimi vardı, CHP yönetimi. Buna rağmen biz bir Kur'an devletinden bahsedebiliyoruz. Türkiye'de yarım asrı aşkın bir NATO milliyetçiliği, MHP diye bir şey var. Buna rağmen insanların kafası hâlâ Türk mü, gâvur mu diye çalışıyor. Kafası böyle çalışan birçok insan bulursunuz. Türkiye'de 23 yıllık AKP iktidarına rağmen hâlâ Müslümanlar var. Bu çok ilginç bir şey. Ve hâlâ elimizde büyük bir imkân var, her şeye rağmen. İstiklâl Marşı’mız var, İstiklâl Marşı Derneği var diyerek hepinizi saygıyla selamlıyoruz.

Hayırlı akşamlar.

30 Cemaziyelâhir 1447 Cumartesi (20 Aralık 2025) - İstanbul

“Yükselen Ruh: İstiklâl Marşı ve Anayasa” Belgeselinin İstanbul'daki İlk Gösterimi Yapıldı

İstiklâl Marşı Derneği’nin hazırladığı “Yükselen Ruh: İstiklâl Marşı ve Anayasa” adlı belgesel İstanbul’da ilk olarak 6 Mart 2013 Çarşamba akşamı Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde gösterildi.

"ŞİİR OKUMA KILAVUZU" Yeni Önsözü İle Neşredildi

TİYO Yayıncılığın onuncu kitabı Şiir Okuma Kılavuzu yeni edisyonu ile neşredilmiştir.

TÜRKELİ'NİN GELECEĞİ PANELİ İSTANBUL'DA YAPILDI

Panel ve Konser - 3 Muharrem 1447 Cumartesi, İstanbul

İSTANBUL ŞUBEMİZİN 6. OLAĞAN KURULU YAPILDI

İstanbul Şubemizin 6. Olağan Kurulu 8 Ramazan 1446 (8 Mart 2025) Cumartesi günü yapıldı.

VATAN YAHUT SİLİSTRE NEŞROLUNDU!

Mecburi Kıraat serimizin ikinci kitabı “Vatan Yahut Silistre” neşrolundu.

"SONDAN BİR" NEŞROLUNDU!

 Serinin ilk kitabı olan "Sondan Bir" İsmet Özel'in hem Türk yazısıyla hem de Latin yazısıyla neşrolunan onuncu kitabıdır.

"VE'L-ASR" Neşroldu

Genel Başkanımız Şair İsmet Özel’in “Ve’l-Asr” ve “Neyi Kaybettiğini Hatırla” kitapları birlikte TİYO’nun 15. Kitabı olarak “Ve’l-Asr” adı ile neşroldu.