Türkçenin hayat memat meselesi, adı Türk Dil Kurumu olan müessesenin umrunda değil. İnkılap bekçiliğinin yanında geçmişte arpalık olmasıyla meşhur -bundan yaklaşık 25 sene önce neler döndüğü ajans haberlerine de aksetmişti- Türk Dil Kurumu’na göre bugün Türkçenin varlığı bir tehdit altında değildir. Cumhuriyet’in meşhur müessesesi Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi inkılapların bekçisi olarak tesis edilen Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’ndan sonra kurulmuştur. Fakat bu ikisi kadar meşhur bir Türk Coğrafya Kurumu yoktur. TDK (1932) ve TTK’nın (1931) yanında TCK (1942) çok sönük bir varlığa sahip olduğu için zaten insanların meçhulüdür. Bunun sebebi de basittir. Coğrafya dil ve tarihe göre çok müşahhastır. Dili ve tarihi ifsat etmek coğrafyaya göre çok daha mümkün. Türk toplumu bu kurumlar sebebiyle Türk dili ve Türk tarihi hakkında yanlış kanaatler edinebildi fakat Türk coğrafyası hakkında toplum olarak kanaat edinecek bir bilgimiz dahi yok. Coğrafyayı yalan yanlış öğretmek pek mümkün olamayacağı için sönük olmayan bir Türk Coğrafya Kurumu mecburen Türklerin işine yarayacak bir müessese olacaktır.
Türk coğrafyası Türklerin meçhulü fakat hırsızların değil. Vatanımızdan kuşlarımızı, böceklerimizi çalıyorlar. Bu hırsızlıkların ayyuka çıkanları ancak haber olabiliyor. Geçtiğimiz günlerde topraklarımızda bir insansız hava aracı düşürüldü ve bir tanesi de kendisi düştü ki bu hadiselerin bu şekilde vuku bulması milli müdafaa bakımından ülkemiz için korkunç bir vaziyettir. Tevafuk aynı günlerde Tunceli’de bir kartal insansız hava aracını avladı. Ben üç bin rakımlı yani kartalları seyredebildiğim bir hudut karakolunda askerlik yaptığım ve gün boyu hududu gözlediğim için biliyorum. İnsansız hava araçlarının kartallar karşısında hiçbir şansı yok. Nitekim dünyada kartalların bu hususiyetini bilen hem doğulu hem batılı kavimler kartalları insansız hava araçlarına karşı eğitiyorlar. Fakat biz dili ve tarihi ifsat edilmiş, coğrafya bilgisinden mahrum kalmış insanlar olduğumuz için kendi lehimize kullanabileceğimiz varlıklarımızı hiç hesaba katmayıp, hırsızlara alan açıyoruz. Milli müdafaayı harp sanayii ile aynı şey sanmak da lehimize hareket etmemize mani oluyor. İran – İsrail çatışmasında İran’ın içeriden vurulduğunu, İsrail’in demir kubbesinin de pek bir numarasının olmadığını açıkça gördük lakin bunlar da bize bir şey anlatmamış gibi görünüyor.
Bu girizgahtan sonra yazının başlığındaki soruya dönelim. Zira “biz”den ve bizim lehimize olan şeylerden bahsedeceksek başlayacağımız yer bellidir. Yazımızı geri alma cehdimiz kimliğimizi tasrih etmemizi de sağlayacak. Türkçede nasıl yazılır suali Kur’an harfleriyle anlam sahibidir. Latin harfleriyle yazıldığı sanılan Türkçede nasıl yazılır sorusunun bir anlamı yoktur. Nasıl kelimesi ne asıl نه اصل demektir. Zaman içinde bu nasıl نصل kelimesine dönüşmüş. Dönüşürken de aslı korunmuş ve sin س ile değil sad ص ile yazılmış. Çünkü asıl اصل kelimesi sad ص harfiyle yazılır. Türkçede bir kelimenin nasıl yazılacağı çok önemlidir. Her kelimenin bir aslı vardır. Türk yazısıyla yazmak her kelimenin aslını bilmeği gerektirir.
Nasıl yazılır sorusu Türk yazısıyla tahsil görmüş her muharririn, edibin, şairin meselesi olmuştur. 1925 yılında İstanbul Erkek Lisesi’nde yaşanan meşhur iğne hadisesinde Arapça hocalarının koltuğuna iğne koydukları için sınıfça mektepten kovulanlar arasında Sait Faik de vardır. Sait Faik harf inkılabından sonra da bütün yazdıklarını Türk yazısıyla yazdı. Terekesinden çıkan neredeyse bütün notlar Türk yazısıyladır. Sait Faik'in Üsküdar'ı İstanbul'a Diyarbakır kadar uzak olarak tarif ettiği meşhur Kumpanya adlı eserinde şu satırlar yer alır:
“Halit'e, yazmadan evvel sordu:
- Hayret, Ha ile mi yazılır, hı ile mi?
- Hı ile
- Ya "hırt" nasıl yazılır?
- Ha ile.
- Emin misin?
- İdadî birden kovulmayız ya
- Öyleyse şu yazdığımı oku bakayım
- Hırt
- Bilemedin kaldır küp. Bu, hayret. Ama o enayi de senin gibi okuyacaktır. Zararı yok.”
Ha ve hı harflerini karıştırmadan yazmak okur yazarları hep meşgul etmiştir. Mithat Cemal'in Üç İstanbul romanında şu satırlar vardır: “Süheyla "ha"ları "hı"ları bir erkek kadar bilirdi.”
Fakat “nasıl yazılır” suali sin س ile sadı ص ha ح ile hı’yı خ kaf ق ile kefi ك nun ن ile sağır kefi ڭ karıştırmamaktan ibaret değildir. Ahmet Rasim "Şair, Edip, Muharrir" isimli kitabında “patlıcan” kelimesini aslı gibi “badincan” بادنجان şeklinde imla etmediği için “az kalsın bir üst sınıfa geçemiyordum” demiştir. Patlıcan kelimesinin aslı Farsçadır. Farsçadan Arapçaya geçmiş. Asırlar boyu Türkçe imlada da bu kelimenin Arapça hali asıl kabul edilmiş. Arapçada p sesi yoktur. Bugün hala memleketimizde birçok yörede balcan, badilcan denmektedir.
Bugün Fransa'da Kuşaklar arası yani dede-nene ve torunun beraberce iştirak ettiği dikte çalışmaları yapılıyor. Çalışmalara iştirak eden Fransızlar kendilerine dikte edilen bir metni hatasız imla etmeye çalışıyor. Bir başka faaliyetleri daha var Fransızların bugün. Beş asır önce yaşamış Montaigne’in ve dört asır önce yaşamış Moliere’in imlası ile bugünün imlasını karşılaştıran faaliyetler düzenliyorlar. Fransızlar bu faaliyetleri Fransızcanın ve Fransız milletinin hayatiyeti için ve İngilizcenin Fransızcayı işgaline karşı yapıyorlar. Harf inkılabı sebebiyle biz benzer bir faaliyeti yapamayız. Moliere ve Montaigne ile aynı asırda yaşamış edebiyatçılarımız bir yana, Sait Faik metinleri için bile bu söz konusu değildir. Bizim vaziyetimiz fecaat. Bugün Türkiye’de bırakın yazdıklarını imla edebilmeyi Sait Faik’in adını doğru telaffuz eden kişi neredeyse yok. Said derken son hece uzatılmalı, Faik derken ilk hece. Faik kelimesinin son harfi de kef değil kaf. Yani adamın adının aslı سعيد فائق.
Tarık buğra 1987 yılında yazdığı Suçlu Nesil başlıklı yazısında mealen şöyle diyor: “Bizim nesil, yani 1915’den sonra 1922’den önce doğanlar suçludur. Biz eski yazıyı okuyabiliyorduk, divan şiiriyle ülfetimiz, sonrakilerle aşinalığımız vardı fakat bırakın onları Ahmet Haşim’in ve Yahya Kemal’in bile diri diri gömülmelerini seyrettik, kılımız kıpırdamadı. Bizim nesil edebiyatın ve düşüncenin bir altın zincir olduğunu umursamadı onu kopardı. Görevini yapmadı, kaytardı, farkına varmadı suçludur.” Tarık Buğra Hristiyan takvimine göre 1918’li. Mesela Aziz Nesin de Tarık Buğra’nın neslidir. O da 1915 doğumlu. Bütün yazı hayatını Türk yazısıyla gördüğü tahsile borçludur. Bu da gizli saklı bir şey değildi. 1960 yılında Bağdat’ta Türkmen Edebiyatçılar Birliği’nin toplantısında kendileri de Irak’ta Kur’an harfleriyle Türkmence dergi çıkaran Türkmenler Aziz Nesin’e “Bildiğimize göre Eski Türkçeyi (Arap harflerini) mükemmel bir biçimde okuyup yazıyorsunuz.” diyerek “sağır kef” harfiyle alakalı imla hususunda fikrini soruyorlar. Yıl 1960! Aziz Nesin’in cevabı şöyle:
“Eski Türkçede genellikle "nef" denilen sağır kef ڭ, aslında bir Arap sesini simgeleyen harf değil, Türk sesini simgeleyen harftir. Bugün de Orta Anadolu ve Batı Karadeniz içlerinde halkımız sağır kef sesiyle konuşmaktadır. Benim babam da sağır kef sesiyle konuşurdu. Sağır kef sesi "n" ile "yumuşak g" arasında bir sestir ki, salt kimi bölge Türklerinin sözlerinde bulunan bir sestir. Birkaç örnek: Adı geçen bölge Türkleri "Geldiniz" demezler, "Geldiğiz" derler. Erzincanlı olan şair Behçet Kemal Çağlar bile "gördüğüz", "geldiğiz" derdi. Sağır kef, "ne" sesinin genizden çıkmasıdır. Ancak bu sağır kef sesi İstanbul Türkçesinde yoktur. Ve gittikçe de dilden yitmektedir. Demek istediğim şu: Sağır kef bir Arap sesi değil, bir Türk sesini simgeleyen harftir. Ama bütün Türkler bu sesi kullanmazlar. Örneğin Azerbaycanlılar ve siz Türkmenler "nef-sağır kef" sesini kullanmıyorsunuz. Sizler ben yerine "men", bana yerine "mene" dersiniz. Oysa sağır kef sesiyle konuşan Türkler "bana" demez, "mene" de demez, nef sesiyle "n"yi genizden söyleyecek "bağa" ya da "banğa" der. Türkmenler bu sesi kullanmadıklarına, gittikçe de kullanılmadığına göre sağır kef'i yazımdan (imladan) atmakla iyi yapmışsınız.”
Aziz Nesin’den de okuduğunuz üzere Kur’an Harfleriyle yazılan Türkçe hem Arapçayla hem de Azerbaycan ve Türkmen dilleriyle aynı seslere sahip değil. Kendine mahsus sesleri var, sağır kef ڭ gibi. Yani Türk yazısına Arap harfleri diyenlerin İslam ile ilgili her şeyi Araplaşma olarak yaftalayanların kara cahil ve Türk düşmanı olduğunu bilmemiz lazım. Türk elifbasında var olan sağır kef sesi Latin harflerine geçilince alfabede gösterilmedi. Ona rağmen hala bu ses yaşıyor. Türk sesine karşı yapılan faaliyet bugün “Arap harfleri”ne karşı yapılmış gibi gösterilebiliyorsa burada işin aslını bilen Aziz Nesin gibi yazarların bilinçli faaliyetine de dikkat etmek gerekir. Aziz Nesin Türkmenlere sizde olmayan bir sesi imlanızdan atmakla “iyi yapmışsınız” diyor lakin biz kendimize mahsus seslerimizi ve elifbamızı terk etmekle “kötü yaptık” demiyor. Aziz Nesin Tarık Buğra’nın bahsettiği borcu ödemek yerine kendine bir isim, meslek veren dile ve yazıya, o yazının ve dilin hayat verdiği milletin temellerine düşmanlık ederek ölmüştür. Yani suçu Tarık Buğra’nın tarif ettiğinin çok ötesindedir. Üst üste koyunca boyundan büyük bir cesamet tutan kitap sayısının yanında cumhuriyet tarihinde eşine pek rastlanmayan bir kamyonet dolusu arşiv de bırakmış arkasında. Neredeyse hepsi Türk yazısıyla yazılmıştır. Başka türlü böyle bir arşiv tutabilmesine imkan yoktu. Çünkü bizim yazımız en süratli yazılan yazıdır. Namık Kemal ömrümde benden süratli yazan bir Firenk görmedim der. Öyledir. Bilhassa İstanbul’da biz Türklerin icat ettiği Rik’a hattı sürat konusunda rakipsizdir. Bunu harf inkılabını yapanlar da gayet net biliyordu. Harf inkılabı kanununun bir maddesi aynen şöyledir: “Resmi ve hususi bütün zabıtlarda 1930 Haziranı iptidasına kadar eski Arap harflerinin stenografi makamında istimali caizdir. Devletin bütün daire müesseselerinde kullanılan kitap, kanun, talimatname, defter, cetvel kayıt ve sicil gibi matbuaların 1930 Haziranı iptidasına kadar kullanılması caizdir.” Yani inkılabı yapanlar Türk yazısının “stenografi makamında” kullanımını bir müddet caiz görüyordu. Stenografi, kısaltarak bir nevi şifreli yazmak demektir. Yazımız varken stenografiye ihtiyacımız yoktu. Bu sebeple yazımıza esasta karşı olanlar bile -Aziz Nesin gibi yazarlar mesela- Latin harflerine geçildikten sonra da yazımızı terk etmeyerek yazımızın imkanlarını kullandılar. Meclistekilerin söylediklerinin ehemmiyetli olup olmaması bir yana bugün hâlâ TBMM’de stenograflar var. Bunlar Harf inkılabından beri var. Öncesinde böyle bir ihtiyaç yoktu.
Her zorlukla beraber bir kolaylık da vardır. Türk yazısı, Latin yazısı gibi kolay öğrenilmiyor burası doğru. Fakat Türk yazısını öğrenen Türkçeyi de öğreniyor. En süratli yazılabilen yazı olması da cabası. Buna mukabil kimse Latin yazısını öğrenerek Türkçeyi, anadilini öğrenemiyor. Esas meselemiz bu. Tarık Buğra’nın suçlu nesil dediği 1915-1922 neslinden sonra harf inkılabı nesli geliyor. Bunun Türk şiirindeki, Türk edebiyatındaki karşılığı İkinci yeni neslidir. İkinci yeni öncesi kuşak yani Birinci yeni (esasen Garip) şiirinin temsilcisi olan Orhan Veli Latin harfleriyle değil Türk yazısıyla yazıyordu. Turgut Uyar 1927, Edip Cansever 1928 doğumlu. Cemal Süreya, Ece Ayhan ve Sezai Karakoç onlardan birkaç yaş küçükler. Yani İkinci yeni şairleri harf inkılabıyla akran sayılırlar. Tahsillerini Latin harfleriyle gördüler, yazdıklarını Latin harfleriyle yazdılar. Kafalarında tabii olarak “nasıl yazılır” suali Türkçenin vaz ettiği şekilde yer almıyordu. Türk şiiri onların elinde çıkmaza girdi. Bütün Türkler bunu bilmeli. Turgut Uyar’ın Türk şiirinin çıkmaza girdiğini ilan ettiği Kasım 1963’ten bu yana 60 seneden fazla bir zaman geçti. Bugün Latin yazısıyla okur yazar sayılan kişilerin oyun oynamayı bırakıp “nasıl yazılır” sualini Türkçe düşünmeleri elzemdir. Çıkmazdan çıkabilmenin başka yolu yok.
Gökhan Göbel, 11 Recep 1447 (31 Aralık 2025)
SAFAHAT’IN YEDİNCİ KİTABI "GÖLGELER" TÜRK YAZISIYLA NEŞROLUNDU!
İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Akif’in Safahat’ının yedinci kitabı "Gölgeler" yazıldığı şekliyle yani Türk yazısıyla neşrolundu.
MUVAKKİTİN GÖZYAŞLARI RİSALESİ NEŞROLUNDU!
"MUVAKKİTİN GÖZYAŞLARI" risalesi aynı adlı sergimizin açılışında temin edilebilecektir.
TÜRKELİ KİMİN VATANI? Konferansı İstanbul'da Yapıldı
Derneğimizin tertip ettiği TÜRKELİ KİMİN VATANI? serlevhalı konferans 19 Zilkade 1446 Cumartesi günü İstanbul'da yapıldı.
Çelimli Çalım Mecmuamızın on yedinci sayısı "İSTİKLÂL MARŞI’NI ANAYASA’YA KOYMAYANLAR, İSTİKLÂL MARŞI’NDAN ANAYASA ÇIKARAMAYANLAR” manşeti ile çıktı.
TELGRAFIN TELLERİ...
Bugün 10 Muharrem. Aşure günü. Aynı zamanda Sakarya Meydan Muharebesi'nin zafer günü.
Fahri Genel Başkanımız Şair İsmet Özel’in KALIN TÜRK kitabının “Gözden Geçirilmiş, Katmerli, İlaveli” yeni baskısı yapıldı.


