Son yüzyılın gerçek Türk-Müslüman kafaları, İslamiyetin Medeniyeti reddetmek iftirasına, imanlarını haykıran heyecanla karşı koydular. Bu müdafiler içinde Mehmet Akif, denilebilir ki İstiklâl Marşı'nda duyduğu büyük vecdi ve imanı, Müslümanlığın Medeniyet âşıkı olması hakikatinde de duydu ve mısralaştırdı…
Müslümanlık Akif için, peygamberin doğuşu ile başlayan bir mucize idi… Çünkü bu doğuş, o zamanki ruh ve iman karanlığına düşmüş, insanların yaptığı putlara yine insanların taptığı şirk ve inkar dünyasının hay-ı huyu içinde, basit, sessiz, alâyişsiz bir öksüzün doğuşu idi:
On dört asır evvel yine bir böyle geceydi
Kumdan ayın on dördü bir öksüz çıkıverdi…
Hakiki Müslüman, diğer dinlerin başvurmağa mecbur kaldığı akıl üstü hadiseleri, imanına mesned yapmayan müstağni insandır: Akif, Peygamberin doğduğu zaman, putların düşmesinden, ateşlerin sönmesinden bahsetmez. Bilakis, Peygamberin doğduğundan kimsenin haberi olmadığından keder duyar:
Lakin, o ne hüsrandı ki hissetmedi gözler
Kaç bin senedir halbuki bekleşmedelerdi.
Mehmet Akif, Buda doğduğu zaman kopan kıyametlerin hikayesinden başka dinlere, oradan da dinimize geçen ilaveleri asla kabul etmez: Mehmet Akif, her aydın Müslüman gibi peygamberimizin de, tebliğ ettiği dinin de, hiçbir mucizeye muhtaç olmayacak kadar hayat ve devam kudretine sahip olduğuna inanmıştır. Öyle ya… Çöl’de doğan bir öksüz çocuğun yarattığı muhteşem mucizeye, taşların ve duvarların iştirakine ne lüzum var? İşte onun büyük mucizesi ki, aradan on dört asır geçti, çağın ilmi ve tekniği nereye ermişse, O’nu tekzip edemedi, yalanlayamadı… Hatta aksine hayatiyet felsefesini O’nun dinamik ruhunda buldu… Müslümanlık aleminin bugünkü geri manzarası ise, Din’inin medeniyete karşı olmasında değil, Müslümanların dinlerinin emrettiği ilim ve irfan, mantık ve akıl, çalışkanlık ve himmet yolunu bırakıp, Yahudi israiliyatına gönül bağlamış Softa’nın mislinliğine kapılmış olmasındandır… Akif Peygamberimizin doğuşunu bir Dünya, hatta Arap Yarımadası hadisesi olamayacağını, tarih ve coğrafyanın ve o zamanki şartların ışığında şöylece anlatır:
Nereden görecekler? Göremezlerdi tabii,
Bir kerre, zuhur ettiği çöl en sapa yerdi
Bir kerre de mamure-i dünya, o zamanlar
Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi…
Mehmet Akif, bu hakikatleri ortaya koyarken öte taraftan, İslam dünyasının bugünkü cehalet, perişanlık, gerilik, kardeş kavgası manzarasına bakarak, kurtuluşun tek yolunun İslam Ahlakına dönüşte olduğunun haykırdı:
Eğer çiğnenmemek isterlerse seytab-ı eyyama
Rücu etsinler artık Müslümanlar sadr-ı islam’a…
Neden?.. Çünkü Mehmet Akif’e göre gerçek Müslüman’ın yüreğindeki dünya, maddi manevi ileriliğin, medeniyetin, hakkın, adaletin dünyasıdır ve gerçek Müslüman, O’na erişmek için hiçbir fani hissin esiri değildir. İşte İslam tarihlerinin Asr-ı Saadet dediği o mefkure devrini şöyle anlatır:
O devrin yad-ı nuranuru bipayan şahamettir
Mefahir onların tarihidir; ümmet o ümmettir
Ki bir yandan celadetler saçıp dünyayı titretmiş,
Öbür yandan da insanlık nedir dünyaya öğretmiş
Değilmiş böyle mahkumiyetin timsal-i pamali,
Şevahidkan tenezzül eylemezmiş arş-ı iclali
Çekinmezmiş şedaid yağsa asla iktihamından
Zeminlerden ölüm fışkırsa dönmezmiş meramından
Ve Müslümanlığın insan ruhunda yaratacağı muhteşem ahlak ve adalet için misal mi istiyorsunuz? İşte Akif için Müslümanlığın mucizesi budur: İnsanları ilme, irfana, medeniyete, ahlaka götürmesi… İslam tarihinin iki ulu şahsiyetini misal gösterir: Ali’yi ve Ömer’i… Ali için müstear isim olan Haydar’ı kullanır Ömer için de, Müslümanlıktan önceki halini (zıpır) sert hükmüyle ifade eder. Yalan mı?.. Daha sonra hak ve adaletin ölmez abidesi olan Ömer, Müslüman olmadan kendi öz kızını kumlara gömen bir vahşet ananecisi idi:
Devr-i fetrette kalan, hem de asırlarca kalan;
Vahşetin, gılzetin a’mâkına daldıkça dalan;
Gömerek dipdiri evlâdını kum çöllerine,
Bunda bir neşve duyan hiss-i nedâmet yerine!
Önce dağdan getirip yonttuğu taş parçasını,
Sonra hâlik tanıyan bir sürü vahşî yığını;
Nasıl olmuş da, otuz yılda otuz bin senelik
Bir terakkî ile dünyâya kesilmiş mâlik?
Nasıl olmuş da o fâzıl medeniyyet, o kemâl,
Böyle bir kavmin içinden doğuvermiş derhâl?
Nasıl olmuş da zuhûr eyleyebilmiş Sıddîk!
Nereden gelmiş o Haydar’daki irfân-ı amîk?
Önce dehşetli zıpırken, nasıl olmuş da, Ömer,
Sonra bir adle sarılmış ki: Değil kâr-ı beşer?
Akif için, Müslüman dünyasının medeniyete ulaşabilmesi için, ne dininin esaslarından, ne de müsbet ananelerinden ayrılmasına asla ihtiyaç yoktu. O geriliği, miskinliği, Şark tevekkülünü telkin eden -Dedelerden böyle gördük- çaresizliğine karşı geliyordu. Çin’de yaşayan milyonlarca Müslümana yanı başlarındaki Japonya’dan ilham almadıkları için şöyle haykırır:
Çin’de, Mançurya’da din bir görenek, başka değil.
Müslüman unsuru gâyet geri, gâyet câhil.
Acaba meyl-i teâlî ne demek onlarca?
“Böyle gördük dedemizden!’ sesi milyonlarca
Kafadan aynı tehevvürle bakarsın, çıkıyor!
Arş-ı âmâli bu ses tâ temelinden yıkıyor.
Görenek hem yalınız Çin’de mi salgın; nerde!
Hep musâb âlem-i İslâm o devâsız derde.
Getirin Mağrib-i Aksâ’daki bir müslümanı;
Bir de Çin sûrunun altında uzanmış yatanı;
Dinleyin her birinin rûhunu: mutlak gelecek,
“Böyle gördük dedemizden!” sesi titrek, titrek!
Akif Japonya’ya hayrandı... Akif’in düşündüğü Medeniyet Japonların milli varlıklarına, dinlerine, müsbet ananelerine dokunmadan Garb’ın teknikte ve fende benimsenen medeniyeti idi:
Medeniyyet girebilmiş yalınız fenniyle...
O da sâhiplerinin lâhik olan izniyle.
Dikilip sâhile binlerce basîret , im’ân;
Ne kadar maskaralık varsa kovulmuş kapıdan!
Garb’ın eşyâsı, eğer kıymeti hâizse yürür;
Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür!
Japonya’nın elli senede eriştiği medeniyet seviyesi, Akif’te derin, silinmez tesir bıraktı. O, Japonya’nın elli senede yaptığını, cahiliyet, şirk, inkar, vahşet içindeki Arap Yarımadasında İslamiyetin otuz senede yarattığı muhteşem netice ile mukayese ediyor, Japonlarda Din-i mübinin ruhunu biliyordu:
Şu kadar söyleyeyim: Dîn-i mübînin orada,
Rûh-ı feyyâzı yayılmış, yalınız şekli Buda.
Siz gidin, safvet-i İslâm’ı Japonlarda görün!
O küçük boylu, büyük milletin efrâdı bugün,
Müslümanlıktaki erkânı siyânette ferîd ;
Müslüman denmek için eksiği ancak tevhîd.
Doğruluk, ahde vefâ, va’de sadâkat, şefkat;
Âcizin hakkını i’lâya samîmî gayret;
En ufak şeyle kanâ’at, çoğa kudret varken;
Yine ifrât ile vermek, veren eller darken;
Daha bunlar gibi çok nâdire gördüm orada...
Âdemin en temiz ahfâdına mâlik bir ada.
Akif, Japonya’dan Rusya’ya geçti… O, tarih bilen gerçek Müslüman-Türk olarak ebedi bir Moskof düşmanı idi. Fakat Rusya’daki gelişmeye, bilhassa Rus fikriyatını yapan ünlü edebiyatçıların eserlerine hasret çekti… Onlara gıpta etti:
O benim en ebedî hasmım olan Rusya bile,
Hakkı teslîm edelim! Hiç de değildir böyle.
Mütefenninleri tâ keşfe kadar tırmanıyor;
Edebiyyâtı anıldıkça zemin çalkanıyor.
Bütün bu hasretleri neden çekiyorduk? Neden GERİ ve CAHİL idik? Akif, bu hazin neticenin mesulü olarak, hükümetten önce asliyetini kaybetmiş Medresenin, bilhassa resmi din adamları’nın yakasına yapışır:
Hele ilmiyye bayâğdan da aşağ bir turşu!
Bâb-ı Fetvâ denilen dâire ümmî koğuşu.
Ana karnından icâzetlidir, ecdâda çeker;
Yürüsün, bir de sarık, al sana kâdîasker !
Akif, Japonya ve Rusya’ya gittiği zaman, Moskoflar Türk Ana Vatanını esaret altına almışlar, bu hazin neticeye de, din adamlarını siyasete sokarak ve aralarında anlaşmazlıklar çıkararak muvaffak olmuşlardı. Kendilerine köhneperest denilen bu mürteci tipi, Akif’in asla affetmediği felaket tipi idi:
Ya ta’assubları ? Hiç sorma, nasıl maskaraca?
O, uzun hırkasının yenleri yerlerde, hoca,
Hem bakarsın eşi yok dîne teaddîsinde
Hem ne söylersen olur dîni hemen rencîde!
Akif, bu miskinlik hissinin Şark aleminde Vazife duygusunu yok ettiğine samimiyetle inanmştı. Pendik Bakteriyoloji müdürü sayın Şefik Kolaylı’ya (Neyzen Tevfik üstadın kardeşi) 22 Haziran 1935 tarihli Mısır’dan gönderdiği mektupra şöyle dertleniyordu:
- Şark o kadar geri kalmış ki, her Şarklı için fedakarane, cansiperane uğraşmak icap ediyor. Halbuki fedakarlıktan vazgeçtik, muayyen olan vazifesini ifa edenlerin bile adeti pek elim bir ekalliyetten ibaret. Ah… Biz şarkılılara vazife hissini temin edecek bir aşı keşfolunsa… Nereye gittimse Şark alemi insanlarında vazife duygusunu göremedim. Bu şuurun uyandığı gün, şark yakasını kurtarmış demektir.
Akif’in vatan hasreti içinde ruhunu dolduran gerçek vazife duygusu, yetersizliği, buhranı, 1935’ten 1959’a kadar handiyse çeyrek asır sonra şark’ın yine temel derdidir.
Bir farkla: Dert yerinde duruyor, fakat onu haykıracak bir Mehmet Akif yok!..
Cemal Kutay, Hakka Doğru, 30 Ocak 1959, S.2
Afgan devlet-i İslâmiyyesi sefîrinin Anadolu’ya gelmesi İslâm târîhinin en mes’ûd hâdiselerinden birini teşkîl eder. Garb müstevlîlerinin İslâm âlemine karşı mütemâdî savlet ve tahakkümleri yüzünden perîşân olan, dinlerinin vahdet ve izzet emreden düstûrlarına arka çevirdikleri için yekdiğerinden cüdâ düşen Müslüman milletleri arasında bugün vahdete doğru bir hareket başlamış olduğu görülüyor.
..."Mehmet Âkif'in "Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar" diye anlattığı duvardan etkilenmemesi zordur"
Sola doğrudan Marksizmden giren Nâzım Hikmet'in de zihnini öncelikle emperyalizm uğraştırır.
Mehmet Âkifte ölüm duygusu…
“Nazlı Hilâl”in artık kaşlarını çatmadığı, bayrağın ufuklarda şafaklar gibi dalgalandığı, Hakka tapan milletin istiklâl hakkını bütün dünyanın tanıdığı, bir milletin bir vatana döktüğü ve dökeceği kanları helâl ettiği, hür yaşamış bir ırkın hür yaşamak andını tekrarladığı şu günlerde ölmeyecek bir ölüyü, başta gençler olmak üzere, milletçe anıyoruz.
Cemal Kutay - Necid Çöllerinde Mehmed Âkif
Bunun üzerine annem kardeşlerimle birlikte Kastamonudan Ankaraya geldiler. Artık Ankarada ailece yerleşmiş idik. Mehmet Âkif bu sıralarda İstiklâl marşını yaratmış, bu muvaffakiyeti 500 lira
"Kendini besteci zannedip, bir milletin kanıyla yazdığı en mukaddes şiiriyle alay etme cüretini gösterebilmek!"
Müzikle doğrudan ilgili olmasalar bile, pekçok vatandaşımız gibi okuyucularımız da İstiklal Marşımızın halkımız...
İstiklâl Marşı, İstiklâl Harbinin manevî cephesinde yapılmış büyük ve muzaffer bir taarruzdu.
İstiklâl marşı şairi Mehmed Akif öldü. Onun ölüm haberini duyar duymaz, İstiklâl marşının İstiklâl Harbinde,
Vatandaşlığın amentüsünü ezberlemiyenler...
Son merasim günlerinden birinde bayrak çekiliyor, muzika istiklâl marşını çalıyordu. Bu marş ve bayrak çekiş karşısında yapılacak şey malûmdur:


