MEHMED AKİF BU İŞİN USTASI BİR "FA-İ-LA-TÜN MAKİNASI"

Ne var ki zaman onlarla aynı yönde çalışmıyordu. Modernleşmenin gerektirdiği toplumda iletişim çok önemliydi; iletişim önemli olacaksa "anlaşılırlık" zorunluydu. Nitekim bir süre, kısa bir süre sonra, "dil" tartışmaları başlayacak, başlar başlamaz da entelektüel gündemin tepesine kurulup oturacaktı. Genç Kalemler, burada öncelikle Ömer Seyfeddin, Halid Ziya, Tevfik Fikret, Mehmed Rauf, Cenab Şahabeddin kuşağına kullandıkları dil nedeniyle de savaş açacaktı. Ayrıca o zamana kadar Ahmed Midhat'ın "Dekadanlar" kavgası da gelip dil konusunda tıkanmıştı. Şemseddin Sami çok daha önceden başlayarak "Türkçeleşme"yi işaret ediyordu. "Alametler" çoğalmıştı. Bir "manzumeci" ve bir "şair", yani Mehmed Akif ve Yahya Kemal, "vezin" konusunu sorun ettiler. "Manzumeci" dediğim Mehmed Akif, Safahat'ın da gösterdiği gibi, aynı zamanda bir "vaiz"di. Halka anlatacağı, öğreteceği vardı. "Benim muhatabım kim olabilir?" diye düşünüyorsa, insanları sınıflarına ya da diplomalarına göre ayırmıyordu. En yoksul, en eğitimsiz dahil, herkese anlatacak bir şeyi vardı. O halde seçkinlerin ağdalı Osmanlıca kelime haznesini değil, Türkçenin herkese anlaşılır gelir kelimelerini kullanacaktı. Ama bu, aynı zamanda aruzla yazılmış bir koşuk olmalıydı. Nasıl olacak? Yahya Kemal'se şiirin bütün sorunlarını ince ince düşünen bir şairdi. Böyle olmasından belki çok fazla mutlu olmuyordu ama Türkçeye doğru gidişi o da görüyordu. Aruzu edinmiş, öğrenmiş, yüzyıllarca kullanarak inceltmiş bir kültürde, o vezni bırakmak için bir neden görmüyordu, ama vezinde de bazı sorunlar yok değildi. Dil ile vezin arasında bir "tetabuk" sağlamak ya da olduğu kadarım daha sağlamlaştırmak için ne yapılabilirdi? İkisi de aynı şeyi yaptılar: "uzun ve kısa hece" ölçütünden, "açık ve kapalı hece" ölçütüne döndüler. Bu da, sonuçta, niceliksel bir ölçü. Türkçenin heceleri hep kısa. Ama -"Türk" hecesinde olduğu gibi- kapalı veya açık olabiliyorlar. Akif, "kork" - "ma" derken uzun "fa" ile kısa "i"yi , "sön" - "mez" derken de gene uzun olan "la" ve " tün"ü devreye sokuyor. Bunları izleyen kelimelerde "şafak" ya da "sancak" köken olarak Türkçe olmamakla birlikte Türkçenin yapısına, ses uyumuna vb. uygun kelimeler. Dolayısıyla yalnız açık ve kapalı hece sıralamasıyla hem Türkçe, hem de aruz bir dize elde ediyoruz. Tabii "bir" dize değil. Mehmed Akif bu işin ustası bir "fa-i-la-tün makinası" olarak böyle yüzlerce dize üretebiliyor.

Murat Belge, Şairaneden Şiirsele/Türkiye’de Modern Şiir, İletişim Yayınları, 2018

BİR OKURUMA MEKTUP

Rahmetli şair Mehmet Âkif’i çok sevip çok sayanlardan birisi idim...

Gençliğe öğretmek için kurslar açıldı

Millî Türk talebe birliği gençliğinin millî marşlarımızı öğrenmesini temin için Halkevi ve Konservatuvarla temas ederek...

OSMAN ZEKİ ÜNGÖR’ÜN MEŞKUK BESTESİ Mİ İSTİKLÂL MARŞI?

Türkiye’de kimin ne olduğunu anlamamız için bir kıstas İstiklâl Marşı. Kahir ekseriyet bu marşa saygı duyuyor. Mağlupların saygısına mazhar olan beste ise kahraman ordumuza ithaf edilen şiiri ihtiva etmiyor.

MEHMET AKİFİMİZ

Yeni mücadelelerin yeni marşlarını yazabilecek bir Mehmet Akif olabilmek için onun o yoldaki imanı kadar asil ve derin bir imanı bu yeni yollarda duymak ve beslemek lâzım olduğuna inanıyorum.

​​​​​​​İstiklal Marşı’nın Meclis’te görüşülmesi sırasında bazı milletvekilleri Akif’in şiirine muhalefet etti. 

Muhalefet edenlerin başında -bugün Ankara’da Kavaklıdere semtinde adı bir sokağa verilen- Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi Bey vardı.
 

Sinemada istiklâl marşı çalınırken ayağa kalkılır mı?

Sinemalarda aktüalite filmi gösterilirken, bazan birkaç kere istiklâl marşı çalındığı oluyor. Her seferinde ehalinin yarısı ayağa kalkıyor. Kalkmıyanlara da ihtarlarda bulunanlar oluyor.