Lisanımızın Adı: 1

Osmanlı Devleti’nin Siyasi Hakimiyetinden Önce

Tanzimat Fermanı’nın ilanından sonra lisanımıza dair olan suyun bulandırılması, Harf İnkılabı’nın Türkçenin aleyhindeki görüşleri resmileştirip bir devlet politikası haline getirmesi, 27 Mayıs’ın da bu politikayı sağlama alması bugün dahi (2026-1447) “Lisanımızın Adı” başlığında bir yazının yazılmasının sebebidir. Bu gibi başlıkları biz daha çok Tanzimat’ta görüyoruz. Yani aslında yazının başlığı hem klişe hem de eski modadır. Dilimize Osmani/Osmanlıca denilmeye Tanzimat Fermanı’nın ilanından sonra başlandı. 19. yüzyıla kadar adı Türkçe olan lisanımız Tanzimat’ın ilanı ile Osmani/Osmanlıca olarak isimlendirilmek istenmiştir. Bu çatışma Harf İnkılabı’na kadar sürerken Harf İnkılabı’ndan sonra asli harfleri ile yazılan lisanımıza Osmanlıca, Latin harfleri ile ortaya çıkan şeye de Türkçe denmeye başlanmıştır. Kuran harfleri ile eğitim almış insanlar Harf İnkılabı’ndan sonra dahi Türkçe ile hangi dilin kastedildiğinin şuurunda idiler. Bu şuurun nesilden nesle aktarılmasına bilhassa 27 Mayıs'tan sonra mâni olundu. İlk raddede insanlara rahatsızlık vermesi gereken Osmanlıca ve Osmanlı Türkçesi tabirleri bu süreç sonunda rahatsızlık bile uyandırmayan bir yer edindi kendine. Şemseddin Sami, Ömer Seyfeddin gibi müellifler lisanın adının Osmanlıca değil Türkçe olduğunu söylerken bugün Divan Edebiyatı metinlerine muttali olan insanlar dahi Osmanlıca ifadesinden vazgeçemiyor veya vazgeçmek istemiyor. Takriben yedi yüzyıldır birçok şair, edip ve müellif yetiştirmiş olan Türkçe nasıl Osmanlıca oldu?

Kendi dilimize Osmanlıca diyoruz. Peki gerçekten Osmanlıca hakikate müteallik bir ifade midir? Türkler Anadolu’nun kapılarını Hristiyan takvimine göre 1071 yılında Malazgirt ile açtılar. Osmanlı’nın kuruluşu 1302 yılında[1] yani 14. yüzyılın başlarıdır. Malazgirt ile Osmanlı’nın kuruluşu arasında takriben iki buçuk asır var. Ama konuştuğumuz dil Osmanlı’dan önce de vardı. Bugün okurken pek de güçlük çekmeden okuyabildiğimiz Yunus Emre 13. yüzyılın sonunda, Aşık Paşa ve Gülşehri de 14. yüzyılın başında yaşamıştı. Osmanlı yokken Türkçe telif edilmiş eserler sebebi ile Osmanlıca demenin tuhaflığı pekâlâ ortadadır. Peki ya Osmanlı kurulduktan sonra durum nasıldı? Osmanlı beylik olarak kurulduğu zaman Anadolu’da birçok başka beylikler de vardı. Antalya muhitinde Teke Beyliği, bugünkü Muğla’nın bulunduğu yerde Menteşeoğulları, Aydın çevresinde Aydınoğulları, üst komşusu Saruhanoğulları, Gelibolu çevresinde deniz aşırı gaza etmeleri ile de bilinen ve fetih faaliyetini Balkanlarda sürdüren Karesioğulları, Fatih Sultan Mehmet’in son verdiği Kastamonu muhitindeki Candaroğulları, Kütahya muhitinde zenginliği ve sınırlarında yaşamış birkaç edip ve şair ile maruf Germiyanoğulları Osmanlı beylik olarak kurulduğu zaman varlığını sürdüren beyliklerin bazılarıydı. Osmanlı’nın beylikten imparatorluğa geçme aşamasında Anadolu’yu siyaseten tahakküm altına alması Fatih Sultan Mehmet’ten sonra olmuştur. Akkoyunlular, Karakoyunlular, Trabzon Rum imparatorluğu fetihten sonra Anadolu’dan ya tard edilmiş ya da yıkılmış devletlerdi. İşte yazımızın konusu Osmanlı’nın beylik olarak kurulduğu zaman ile -kesin bir tarihlendirme yapılmaksızın- Anadolu’daki siyasi hakimiyetini sağladığı ara dönemdir. 

13. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar kullanılan Türkçeye “Anadolu Türkçesi” denmiştir.[2] (Bu ifadeye takılıp yazının konusunu dağıtmadan) “Anadolu Türkçesi” ile yazılan ilk siyer metni Kadı Darîr’in Siretü’n-Nebi adlı eseridir. 14. yüzyılının ilk yarısında yaşamış müellifin “Erzenü’r-Rumi” mahlasından dolayı Erzurumlu olduğu söylenir. Müellife şöhret kazandıran eseri Siyer-i Nebi’dir. Darîr bir zamanlar Anadolu topraklarında iken bir zaman sonra Memlükler’in bulunduğu Mısır’a gider ve burada sultanın sohbet meclislerine girer. “Kâtilü’l-kefere ve’l-müşrikîn (kafir ve müşrik öldüren)” diye bahsettiği sultan ve erkanı Darîr’in sözünü “tatlu” bulmalarına binaen kendisinden bir siyer talep eder. Bunun üzerine Darîr “Resul’ün hicretinden 779 yıl sonra” bir siyer yazmağa karar verir ve “andan Darîr müslümanlıh melikinün hazretinde Resül’ün siretini söyledi Arap dilince ohıyub Türki dilince şerh eyledi.” der. Eser onu talep eden hükümdarın ölmesi ile yeni hükümdar olarak tahta çıkan Berkuk’un meclisinde hikâye edilir ve bu şekilde kaleme alınır. Eserin hususiyetlerinden biri Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât adlı mevlidine kaynak teşkil etmesidir. Darîr’in siyerinde Resül-i Ekrem’in doğumundan bahseden “mevlid” başlığında bir bölüm vardır. Süleyman Çelebi’nin mevlidindeki bazı beyitler Darîr’in “mevlid” bölümündeki bazı beyitlerle oldukça benzerlik gösterir. Mesela;

Susadım su diledüm içmege ben                                  Susadım gayet hararetden katı
Elüme sundılar kıfı şerbetile (Darir)                             Sundular bir cam dolusu şerbeti (Süleyman Çelebi)

                          ***                                                                                                  ***

Bir ak kuş geldi arkamı sıgadı                                        Geldi bir ak kuş kanadıyla revan
Kanadı birle katı kuvvetle (Darir)                                  Arkamı sığadı kuvvetle heman[3]  (Süleyman Çelebi)

Bu beyitler gibi benzerlik gösteren bazı beyitler daha mevcuttur. Yine Darîr’in “mevlid” bölümünde;

Rabiü’l-Evvel ayı kutlu olsun
Hemişe dil ü din kuvvetlü olsun

beyti fasıla beyti olarak tekrar eder. Aynı durum Süleyman Çelebi’nin eserinde;

Ger dilersiz bulasız oddan necat
Aşk ile derd ile idin es-salah

beyti ile yapılır. Yani Darîr’in siyeri sadece muhteva bakımından değil şekil bakımından da Mevlid’e kaynaklık teşkil etmiştir. Siyerinin mukaddimesinde eserini hicretten sonra 779 yılında yazdığı zikredilir. Hristiyan takvimine göre bu tarih 1370’li yıllara tekabül ediyor.  Yine mukaddimede eserin “Türki dilince” olduğu ifade ediliyordu. Darîr belki Osmanlı’yı hiç görmemişti. Ancak eserini Türkçe yazmıştı.

Cevâhirü’l-Asdâf adlı eser Kastamonu muhitinde hüküm süren Candaroğulları’na ithaf edilmiş hem satır altı Kur’an-ı Kerim tercümesi hem de tefsiridir. Müellifi meçhul olan eserin dibacesinde Candaroğulları’nın sekizinci hükümdarı İsfendiyar bin Bayezid’in emri ile oğlu İbrahim Bey Çelebi için yazıldığı ifade edilir. Eserin tam olarak hangi tarihte yazıldığı bilinmemektedir. Ancak İsfendiyar Bey’in hüküm sürdüğü yıllar esas alındığı zaman 1392-1440 yıllarında yazıldığı söylenebilir. Ahmed Topaloğlu ise bu aralığı daha da daraltır. Eserin giriş kısmında İsfendiyar Bey için “sultan-ı azam ve padişahı muazzam, mevla-yı müluku’l-arabi ve ve’l-acem… ebu’l-feth İsfendiyar bin Bayezid Han…” tabirleri kullanılır. Topaloğlu bu tabirlerden hareketle “Bilindiği üzere bu lakap fetihleriyle meşhur, dünya tarihine geçmiş fetihlerde bulunmuş kişiler için, Osmanlı tarihinde ise özellikle Fatih Sultan Mehmet için kullanılmıştır. Bu lakabın İsfendiyar için kullanılmış olduğuna dair tarihi kaynaklarda herhangi bir kayda rastlanmamıştır. Ancak kendisi için “mübarizüddin” ve iftiharüddin” lakapları kullanılmıştır. Öyle anlaşılıyor ki Cevâhirü’l-Asdâf müellifi bu lakabı İsfendiyar’ın, Osmanlılara karşı kazandığı zaferlere işaret etmek için kullanmıştır. Bu da 1402 Ankara savaşından sonra başlayan ve adı geçen hükümdarın 1417 yılında Mehmed’e yenilerek bazı şehirleri ona terketmeğe mecbur kaldığı zamana kadar süren devredir. İşte Cevâhirü’l-Asdâf İsfendiyar’ın 15 yıl kadar süren (1402-1417) bu parlak hükümdarlık devresinde yazılmış olmalıdır.” der. Şayet Cevâhirü’l-Asdâf bu tarihlerde yazılmış ise Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ile eserin yazım tarihi arasında takriben 100 yıl var demektir. Eserin akıcı ve anlaşılır bir Türkçesi vardır. Cümlelerin yapısı da Kuran-ı Kerim’deki ayetlerin cümle yapısına oldukça benzer. Yani ayette özne sonda ise mealde de özne sondadır. Bu hususiyet sadece Cevâhirü’l-Asdâf’a mahsus değildir. Eserden bir örnek getirecek olursak Maun suresinin tefsiri şöyledir; “Gördün mü ya Muhammed şol kafiri ki yalanlar din, yani kıyamet gününü. Ol kafir şoldur kim yetimden hakkını men ider ona zülm idüb ve gayrını kındırmaz miskinlere tasadduk idüb taam yedürmeke. Pes veyl ol namaz kılanlariçündür kim ol namaz kılıcılar kıldıkları namazdan gafil olurlar. Riyayile kılur maksudları namazların göstermekdür. Ve men iderler hakir ve fakirden maunu yani zekâtı.” Görüldüğü gibi eser aynı zamanda Celaleyn Tefsiri gibi kelimeleri de tefsir etmektedir.

Bu müelliflerin yanında başka beyliklerin topraklarında yaşayan, beyliklerin toprakları Osmanlı Devleti’ne geçince Osmanlı padişahlarının hamiliğini yaptığı bazı müellifler de vardır. Germiyanoğulları’nın topraklarında yetişmiş Ahmed-i Dâi ve Şeyhî yetiştikleri topraklar Osmanlı Devleti’nin hakimiyetine geçtikten sonra bazı eserlerini Osmanoğulları’na ithaf etmiştir. Ancak bundan önce Ahmed-i Dai bazı eserlerini Osmanlı Devleti’nden önce bulunduğu beyliklerin başındaki beylere ithaf eder. O dönemin en velud müelliflerinden biri olan Ahmed-i Dâi, Ebu’l-Leys Es-Semerkandî’nin tefsirini Türkçeye tercüme eder. Eserin “Beyan-ı Sebeb-i Tercüme-i Kitab” isimli manzum bölümünde müellif şöyle der;

(…)

Ol oldı ki kıldı bize iltimas
O fahr-i asakir efadil-i nas
Kamu ayanun mercii kim emir
Kılıpdur anı dine has-ı müşir
Emir hazretinde bulup rifatı
Takarrubla oldı zad u devleti
Yani ol Umur Paşa sahib-kerem
Tuta hak anı fazlı birle bi-gam

(…)

Kendi himayesinde eserler yazdırmış, yazılan eserlerin kendilerine ithaf edildiği bir diğer beylik de Aydınoğulları’dır. Aydınoğulları Beyliği o yıllarda Türkçe hususunda adeta bir merkez gibidir. Hem beyliğin başındaki insanlar hem de beyliğin himayesindeki şair ve müellifler Türkçe hususunda gayretkeş insanlardır.  O kadar ki Aydınoğulları ve Türkçenin münasebeti müstakil bir yazı konusu olabilir. Beyliğin kurucusu Aydın Bey’in bir zaman Germiyan Beyliği’nde kumandan olduğu söylenir. Aydınoğulları Beyliği’nde bu kadar Türkçe eser verilmesinin sebeplerinden biri beyliğin başındaki beylerin doğrudan bazı eserlerin tercüme edilmesini talep etmesidir. İkinci sebep de gaza farizasıdır. Bilindiği gibi beylikler dönenimde esas olan gaza etmekti. Merkezinde gazanın olduğu beyliklere bu niyetle gazi akını oluyordu. Bu da aynı zamanda o beyliğin itibarını arttırıyordu. Yani Aydınoğulları gaza farizasını canlı tutması sebebiyle kendi topraklarına alimleri de çekebiliyordu. İbn-i Batuta eserinde Mehmed Bey’in fakihlere gösterdiği teveccühten bahseder. Umur Bey’in de gemisinin adı “gazi” idi. Bilinen eserler arasında Salebî’nin peygamberler tarihine dair olan Arâisü’l-Mecâlis adlı eseri Arapçadan Türkçeye tercüme edilip doğrudan Mehmet Bey’e ithaf edilir. Hacı Paşa olarak meşhur olan Celaleddin Hızır Bey’in tıp ilmine dair yazdığı Şifaü’l-Eskâm ve Devaü’l-A’lâm adlı eseri İsa Bey’e ithaf edilir. Eserin girişinde talebelik masrafının İsa Bey tarafından karşılandığı da yazar. İskendername adlı eseri ile meşhur Ahmedî de İsa Bey’in oğlu Hamza Bey için Arapça ve Farsça Manzum bir lügat olan Mirkâtü’l-Edeb’i kaleme almıştır.  Ve daha birçok telif ve tercüme eser Aydınoğulları Beyliği topraklarında kaleme alınmıştır. Bu metinler arasında İbn-i Melek tarafından yazılan Lugat-ı Ferişteoğlu adlı eser manzum Kur’an-ı Kerim lügati olması cihetinden dikkat celbeder.

İbn-i Melek veya Ferişteoğlu Aydınoğulları topraklarında yaşar. İbn-i Battuta efrenci 1332 yılında babası ile Birgi’de karşılaşmıştır. Babasının faziletli bir zat olması sebebiyle Farsça “melek” manasındaki “ferişte” kelimesiyle mulakkab olduğunu rivayet eder. Bu rivayet dolayısı ile kendisine de İbn-i Melek/Ferişteoğlu denmiştir. Mehmet Bey’in Tire’de yaptırdığı medresede uzun yıllar talim terbiye ile iştigal eder. Bu yüzden bir zaman sonra Tire’deki medrese onun adıyla şöhret bulur. Osmanlı Devleti’nde de bu medrese faaliyetini sürdürür. Şerh yazdığı Arapça eserler Osmanlı medreselerinde okutulmuş, matbaanın Osmanlı Devleti’ne gelmesi ile eserlerinin birçok baskısı yapılmıştır. Hadis ilmine dair yazdığı Arapça eserin son baskısı hicri 1329’dur. (Hicri 1447 yılındayız). Yani mevcut tedrisat devamlılık gösterseydi belki hepimiz İbn-i Melek’i aslında çok daha erken tanıyacaktık.

Müellifin Türkçe olan tek eseri kendi adıyla müsemma Ferişteoğlu Lügati’dır. Eserin dibacesinde hamdele ve salveleden sonra müellif şöyle der; “Bundan sonra Ferişteoğlu abdu’l-latif hak arzuların ruzî kılsun eydür çün oğlum oğlı Abdurrahman enbete’llahu nebaten hasenen lugat okumağa yaklaşdı. Benden ona yadigâr bir risale nazm itdüm. Müstakil lügât cem idüp Kurân lügatın onda derc kıldum. Farisiyle tercüme itmesin giderdüm. Zira Farisi bilmeyene faide itmez, anunla Farisi dili bilinmez maksud elfaz-ı Arabiyyet manasın bilmekdür. Pes Türki tercümeye iktifa itdüm. Nafi ola inşallahu teala”. Yani eser Ferişteoğlu’nun torunu için yazdığı bir Kur’an-ı Kerim sözlüğüdür. Aynı zamanda aruz vezni ile yazılmış manzum bir lügattir. Eserin ilk iki beyti şöyledir;

Hubz etmek kubl öpmek zer’ ekmek kul gulam
Halk yaratmak hark yırtmak ölü kişidür hümam
Nebt bitmek fakd yitmek ra’y gütmek hâl ben
Nehr ırmak ayyu armak nakl ırmak yıl am

Ömer Faruk Akün eserin aynı zamanda kendisinden sonra yazılacak manzum kafiye lügatlerine örnek teşkil ettiğini söyler. Eserin Türk hayatında fevkalade meşhur olduğu nüshalarının hayli çok olmasından da anlaşılır. Kâtip Çelebi de küçüklük yaşlarında eseri ezberlediğini şu satırlarla söyler; “kim alem-i sabavette hakir Ferişte lugatin tilavet idüb kitabın iptidası hubz ekmek, kubl öpmek olmagıyla ekmek yemeyi ve adam öpmeyi anın kitabından öğrendik.  Anıniçün hayır dua ideriz. Ruh-ı şerifi şad ve kabri dad u hayr ile yad idenler dilşad olalar.” Türkler tarih boyunca Arapça eğitiminin merkezine Kuran-ı Kerim’i, Hadis-i Şerif’leri ve sair ilmi kitapları koymuştur. Zaten Arapçanın biz Türkler için -hasseten o yıllarda- Kur’an-ı Kerim’i, Hadis-i Şerif’leri ve bu iki merkezin muhitinde teşekkül eden meseleleri anlama gayesinden başka bir gayesi yoktu. Ferişteoğlu Lügati de bize bunu gösterir. Eser hem bu cihetten hem de manzum Türkçe sözlüklerin ilki olması cihetinden mühimdir. Yani Türklerin Anadolu sahasında yazılmış olan ilk lügati manzum bir Kur’an-ı Kerim lügatidir.

Beyliklerle irtibatlı olan ve olmayan daha birçok isim zikredilebilir. Karasioğulları’nın beyi Yakup bin Yahşi Bey’in talebiyle yazılan Türkçe ilmihal kitabı, Germiyanoğulları’nın beyi Süleyman Şah’ın talebiyle tercüme edilen Merzubanname adlı eser, Hatiboğlu Mehmed’in Karamanoğulları’nın beyi Mehmed Bey’e ithaf ettiği Ferahname adlı eser dönemin diğer beyliklerinde telif veya tercüme edilmiş bazı eserlerdir. 14. yüzyılın sonunda vefat eden Kadı Burhaneddin’in kendi adıyla kurduğu bir beyliği vardır. Osmanlı’larla dahi mücadele etmiş olan Kadı Burhaneddin’in de Türkçe divanı vardır. Yunus Emre ile yakın tarihlerde yaşamış Gülşehri’nin Mantıku’t-tayr (1317) adlı tercüme-telif eseri Aşık Paşa’nın hacimli Garibnamesi (1330) Osmanlı hakimiyetinde olmayan Kırşehir’de kaleme alınmış Türkçe eserlerdir.  Lakabı dolayısı ile meddahlık yaptığı düşünülen Yusuf Meddah ve “insanlara yüksek sesle hikayeler anlatan” anlamındaki sıfatın sahibi Şeyyad Hamza gibi insanlar Osmanlı Devleti ile irtibatı varsa bile bu irtibat esasınca ele alınmayan 14. yüzyıl müellifleridir. Yani Türkçe aslında Osmanlı Devleti kurulduğu zamanlarda Osmanlı Devleti’nin dışında gazilerin yaşadığı yerlerde varlığını göstermiş bir lisandı.

Bazı araştırmacılar Aydınoğulları, Germiyanoğulları ve diğer beyliklerin topraklarında yetişen ve daha sonra Osmanlı padişahlarının himayesine geçen ilk dönem şair ve edipleri bir kenara bırakıldığı takdirde Osmanlı Devleti’nde yazılan ilk eserin Vesilet’ü-Necat olduğunu söyler. Yani onlara göre “Osmanlıca”nın ilk eseri de 15. yüzyılda yazılmış bir metindir. Halbuki yukarıda 15. yüzyıldan önce telif veya tercüme edilmiş birçok Türkçe eserden bahsedildi. “Anadolu Türkçesi” ve “Osmanlı Türkçesi” ifadelerine bir zemin oluşturmak için yapılan bu beyanlar Türkçe hususundaki hakikati daha da bulandırmaktadır. Halbuki Süleyman Çelebi de eserini bir Osmanlı padişahına ithaf etmemişti ve eserini beyliklerin tekrar kurulduğu “Fetret Devri”nde yani Gaza Beylikleri’nin tekrardan tesis edildiği bir dönemde yazmıştı. Vesiletü’n-Necat da beylikler döneminde ama Osmanlı topraklarında yazılan bir eserdir.

Yukarıda zikredilen eserlerin dili bugün “Osmanlıca” veya “Osmanlı Türkçesi” ismi ile zikredilmektedir. Halbuki bu eserlerin Osmanlı ile doğrudan bir alakaları yoktu. Aynı zamanda bazı tarihçiler Osmanlı Devleti’ni efrenci 14. yüzyılda henüz tesirini göstermiş bir devlet olarak da görmez. Henüz bir nüfuzu olmayan, siyasi hakimiyeti bile henüz teşekkül etmemiş Osmanlı Devleti’ni esas alarak, kendi sınırları dışında Türkçe eserlerin telif edildiğini de göz önünde bulundurarak lisanın adına neden Osmanlı’ca diyelim? Türkçeye Osmanlıca demek ne Osmanlı Devleti öncesi ne de Osmanlı Devleti sonrası tarihi hakikatlerle irtibatlıdır. Yunus Emre Osmanlı Devleti yokken yaşadı. Onunla yakın tarihlerde yaşamış Gülşehri ve Aşık Paşa da Osmanlı ile henüz bir alakası olmayan Kırşehir’de eserlerini telif ettiler. Osmanlı padişahlarına daha sonra eser ithaf etmiş Ahmed-i Dai gibi şairler hem Osmanlı Devleti’nin hüküm sürdüğü sahalarda yetişmemişti hem de bazı eserlerini Kadı Darîr gibi farklı muhitlerde kaleme almışlardı. Şeyhi gibi sonradan Osmanlı hakimiyeti altına giren şairler “Osmanlıca”yı sonradan öğrenip eserlerini “Osmanlı zihniyeti” ile yazmadılar. Yetiştikleri topraklardaki dil ve zihniyet ile yazdılar. Candaroğulları ve Aydınoğulları topraklarında telif edilen eserlerin diline şimdi Osmanlıca mı diyeceğiz. Bu beyliklerin beylerine ithaf edilen eserlerin diline Candarlıca veya Aydınlıca mı demek gerek. Serencamında Osmanlı Devleti ile irtibatına dair bir malumatımızın olmadığı ve eserinin dibacesinde “Türki dilince” ifadesini kullanan Darîr’in eserinin diline yeni bir isim mi uydurmalı? Kaldı ki mezkûr eser Anadolu coğrafyasında değil Mısır’da Memlük sarayında yazılmıştı. Türkçeye Osmanlıca demek bizim kendi lisanımıza baştan şaşı bakmamıza sebep olmaktadır. Bu şaşılık uzağa baktıkça hakikatten daha da sapmaya sebep oluyor. Nasıl ki Gaza Beylikleri Anadolu sahası Türk tarihi için bir zemin teşkil ediyorsa Türkçe’nin tarihinde de zemini yine Gaza Beylikleri teşkil eder. Günay Kut Divan Edebiyatının ilk Divanı’nın Yunus Emre Divanı olduğunu söyler. Yunus Emre’yi hangi ruhun ortaya çıkardığı ve Türkçenin nasıl doğduğu sorularının cevaplarını Osmanlı Devleti’nde değil Anadolu’daki Gaza Beylikleri’nin oluşturduğu atmosferde aramak icap eder. Bazı müelliflerin kesp ettiği unvanlar dahi onların Müslümanlığına işaret eder; Ahmet Fakı, Hoca Mesud, Kadı Darîr… Yazının başında lisanımızın Tanzimatta Osmani/Osmanlıca olarak isimlendirildiğini söylemiştik. Peki adı Osmani/Osmanlıca değilse 14. yüzyıldan Tanzimat’a kadar lisanımızın adı eserlerimizde hangi isimle zikrediliyordu?

Yusuf Ay, 3 Şaban 1447 (22 Ocak 2026)


[1] Halil İnalcık Osman Gazi, Uc Toplumu ve Kültürü başlıklı yazısında şöyle der; Bir Bizans imparatorluk ordusuna karşı kazanılan Bapheus Zaferi (27 Temmuz 1302) Uc beyi Osman Gazî’yi bölgede karizmatik bir bey durumuna getirmiştir. Çağdaş kaynak Pachymeres onun bu zaferle şöhretinin Paflagonya (Kastamonu) bölgesine kadar yayıldığını ve gazilerin onun bayrağı altına koşuştuklarını kaydeder. On beşinci yüzyıl sonlarında tarihçi Neşrî, onun beyliğini ve bağımsızlığını haklı olarak bu tarihe koyar. Bapheus (Koyun-hisar) savaşı Osman’a bir hanedan kurucusu karizmasını kazandırmış, kendisinden sonra oğlu Orhan itirazsız beylik tahtına geçmiştir. Biz 27 Temmuz 1302 tarihini Osmanlı hanedanının, dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin kesin kuruluş tarihi olarak kabul etmeliyiz.

[2] Türkçe dönemsel olarak -ana hatlarıyla- “Anadolu Türkçesi”, “Osmanlı Türkçesi”, “Türkçe” şeklinde sınıflandırılır. Anadolu sahasındaki ilk Türkçe metinlerin dili için “Anadolu Türkçesi”, muhkem bir tarih verilmemekle birlikte

15. yüzyıldan sonraki metinlerin dili için “Osmanlı Türkçesi”, Harf İnkılabı’ndan sonraki metinlerin dili için ise sadece “Türkçe” denmiştir. “Anadolu Türkçesi” ifadesinde coğrafya esas alınmış “Osmanlı Türkçesi” ifadesinde ise devlet esas alınmış. Aynı zamanda “Anadolu Türkçesi” ifadesi Osmanlı Devleti’nin hakimiyetindeki topraklarda telif edilen eserler için dahi kullanılır. Harf İnkılabı’ndan sonra ise takısız bir şekilde “Türkçe” denilir. Halbuki 1925 yılında yazılmış bir eserin 1930 yılında yazılmış bir eserden dil bakımından çok da farkı olmadığını hepimiz biliyoruz. Ancak birinin diline “Osmanlı Türkçesi/Osmanlıca” deniliyor diğerine bir şekilde “Türkçe” deniliyor. Yani hem Türkçe’nin tarihinin Cumhuriyetten geriye doğru yazıldığını hem de Türkçe meselesinin Türkiye’de ilmi değil siyasi bir mesele olduğunu bu tasnifle de görmek mümkündür.

[3] Mevlid nüshalarında beyitler farklılık gösterir. Beyitleri aldığımız nüsha geç dönemde istinsah edilmiş bir nüshadır. Nüshalardaki farklılıklar dolayısı ile bu iki beyit başka bir nüshada

Susadım su diledim içmeklige
Virdiler bir kıf tolu şerbeti

Geldi bir ak kuş kanadıyla benüm
Arkamı sıgadı kuvvetle katı

şeklindedir. Bu farklılık benzerliğin olduğu diğer beyitler için de geçelidir. Ancak Darîr’deki beyitler ile benzerliklerine halel gelmemektedir.

"BUNLAR GERÇEKTEN ARAP HARFLERİ Mİ?"

Bunlar Gerçekten Arap Harfleri mi?

SINIF BİLİNCİ İKİNCİ MERHALE DÖRDÜNCÜ NÜSHA NEŞROLUNDU!

İstiklâl Marşı Derneği olarak başından itibaren Türk milletinin veba ve kolera arasında tercih yapmak durumunda bırakılmasını kabul etmedik ve dayatılanların tercihmiş gibi sunulmasına karşı biz hep işimize baktık.

"HANYALI KONYA" Mecmuamızın Tanıtım Toplantısı Konya'da Yapıldı

İstiklâl Marşı Derneği’nin Hanyalı Konya mecmuası tanıtım toplantısı yapıldı.

İSTİKLÂL HARBİ BİTMEDİ

Fahri Genel Başkanımız Şair İsmet Özel'in Kurban Bayramı'nın 3. günü bayramlaşma dolayısıyla yaptığı konuşmanın metni

URFA İSTİKLÂL MÜCAHEDESİ

Şanlıurfa şehri Türkiye’nin bir parçası değildir; Türkiye Şanlıurfa’nın büyütülmüş bir hâlidir. Eğer dünyada Türkiye diye bir yer varsa bu, Urfa’nın 780.000 kilometrekareye çıkarılmış/büyütülmüş olmasındandır.

"İSTİKLÂL TAKVİMİ 1438" ÇIKTI!

İstiklâl Takvimi’nin 1438 senesine ait nüshası yeni resimleri, dersleri, temrinleriyle neşrolundu.

İSMET ÖZEL - İSTANBUL ŞUBE KURULU KONUŞMASI (9 ŞABAN 1443 / 12 MART 2022)

Dünyanın ümidinin Hıristiyanlık değil İslâm olduğunu ilan etti Türkler dünyaya.

DÖRDÜNCÜ OLAĞAN GENEL KURULUMUZ YAPILDI

İstiklâl Marşı Derneği'nin Dördüncü Olağan Genel Kurulu 21 Mayıs Cumartesi günü Ankara'da yapıldı.