TÜRK YAZISIYLA MÜSLÜMAN TAKVİMİ PANELİ TAM METNİ

Oruç Özel: Selamun aleyküm.  Allah nasip etti bu sene de İstiklal Takvimi’nin 1448’inci senesine ait nüshasını neşredebildik. Bu takvimle bugün buradayız. Bir diğer neşriyatımız da “Yazımız” kitabı. Yazımız kitabını da yeni haliyle, yani Kur'an harfleriyle okuyup altından da Latin harfleriyle takip edebileceğiniz şekilde neşrettik. Allah'a hamdolsun bu ikisini de Türk milletinin beğenisine sunuyoruz.

Niye böyle söyledim? Çünkü 1433 senesinde ilk defa İstiklal takvimini neşrettik. Hemen, o sene yaptığımız takvim derneğimizin beşinci senesine tekabül ediyordu. Hepimiz istiklal takvimi hazırlamak nedir, bir takvim neşretmek nasıl olur ile alakalı ilk tecrübemizi o zaman yaptık. -Takvim de geldi. - İlk yaptığımız 1433 takvim böyle değildi. Çok az bir sayıda basabilmiştik. Hatta Muharrem ayına yetişmemişti de.

Derneğimizin bütün programları İstiklal Marşını eksene alarak, Türk yazısını ve ikinci olarak da takvim yani hicri takvimi ve ezani saati eksende tutarak yapılıyor. Burada bir ısrarımız var. Biz bu ısrarımız ile Türk milletine kaybettiği hicri takvimi hayatlarına sokacak bir form halinde sunmak istedik. Bir masa takvimi olsun istedik. Aynı zamanda da bir Elifba olması, Kur’an okumasını bilen herkesin ilk sayfadan yani Muharrem 1. Sayfasından sona doğru “Elif”, “Be” okumayı öğrenebileceği, kendi kendine de öğrenebileceği veya birinin yardımıyla da öğrenebileceği bir neşriyatımız olsun istedik. Allah katında takvim nedir, bunu hayatının da bir parçası haline getirsin, bununla beraber Türk yazısını da o takvimden öğrenebilme imkanı bulsun istedik. 1448 Senesine üç gün sonra gireceğiz, iki gün sonra gireceğiz Akşam ezanı okunduktan sonra... Bu bizim neşrettiğimiz onaltıncı takvim, onbeşinci matbu takvim. Bir sene takvim neşretmedik, onun haricinde Takvimlerimiz her sene bir önceki senesinden daha yüksek bir muhteva, daha iyi, daha Türk hayatına nüfuz eden şekilde oldu. Ben, 1434 senesinde yani ikinci takvimimiz çıkarıldığı zaman çok büyük bir heyecanla kendim de bunu böyle muazzam sayılarda talebi olmayacağını da bilerek ama en azından Türkiye'de bir kısım insanın teveccüh göstereceği bir takvim olacağı hevesiyle bizzat kendim çalıştım. O zaman İstanbul'da Belediyenin kursları olsun, bazı halk eğitim merkezleri olsun, bazı özel okulların bu hususta ihtimam göstermesi olsun, bir şey vardı. Yani 1434 senesinde sanki Türkiye'de Türk yazısına bir rağbet varmış gibi, bir şey vardı. Ben de o hevesle birlikte gittim insanlarla, pek çok yerle görüştüm ve istikal takvimini onlara sundum. Aslında böyle bir şey olduğu hususundaki tetkik sonucunda İstiklal Marşı Derneği'nin madem yazı öğrenmek isteyen insanlar var, bu yazı öğrenmek isteyen insanlar aynı zamanda da Türk Müslüman takvimine, Türk takvimine itibar ederler diye bir umutla, gittim kendim de görüştüm insanlarla. Bütün İstanbul'da o kadar yapılan reklama karşı Türk harfleriyle okuma yazmayı, -çoğunlukla okumayı- öğrenen insan sayısının topu topu 250 olduğunu hesap ettik. Yani İstiklal Marşı Derneği'nin dışında halk eğitim merkezleri, buna ilave eden belediyenin kursları vesaire olmak üzere. Gördük ki insanlar sadece okuryazar olmak istiyorlar, böyle bir talepleri var, ama aynı zamanda takvimle alakalı herhangi bir talepleri yok, böyle bir Müslüman takvimiyle alakalı bir bilinçleri olmadığını gördük. Zaten sizler de biliyorsunuzdur, Müslüman takvimi inkılaplarla kaldırıldıktan sonra müsbet, menfi hiçbir yayın yok bununla alakalı. Yani insanlar Türkiye'de İstiklâl Takvimi, hicri takvim iyidir, kötüdür veya işte doğrusu bu işin efrenci takvimidir de demiyorlar.

Dolayısıyla biz burada kendimize Allah'ın yerleri ve gökleri yarattığı takvimin hayatımızı şekillendirmesini istediğimizi va’z ederken, bu hususta da Müslümanların, -Türkiye'deki en azından-, mütefiklerimiz olması hususunda gayret gösteriyoruz. 34, 35, 36, 37, 1438’e geldiğimiz zaman dedik ki toplantılar tertip edelim. İlkini 1438 senesinin istiklal takvminin neşrinin sebebiyle yaptık. Çok çarpıcı bir ismi vardı, davetkar bir ismi vardı: “Bundan Ahsen Takvim Bulamayacaksınız” Bizim hala iddiamız bu şekilde. Bunun üzerinden bu 11. Takvim çıkıyor, 10 sene geçti, hala diyoruz ki “İstiklal takvimden daha ahsen bir takvim bulamayacaksınız”. Takip eden senede de dedik ki -1439'da biraz tehditkar bir başlığımız vardı- “Düşmanın zamanıyla gerdeğe girmek”. Öyle bir hayat yaşamak zorunda kalırız ki, diyoruz, Müslüman takvimini bir kenara koyduğumuzda bunun ahirette hesabını vermemiz mümkün olmaz. Takip eden sene, 1440'taki toplantımızın ismi “10'a 2 kala”ydı. Yani henüz 8 takvim çıkardık, bunu 10'a tamamlıyoruz, “10'a tamamlamaya 2 sene var” dedik. O toplantıda ısrarımızı belli ettik. Ama aynı zamanda dedik ki, “lütfen sizler de İstiklal Marşı Derneği'ne bu hususta yandaş olun, yoksa bu takvimi çıkarmaktan vazgeçebiliriz”. Ama öyle bir şey yapmadık. 1441’de tekrar takvimi neşrettik. Ama 1442’de, o sene takvimi hazırladık. Ve neşretmedik. İnternet portalımıza yayınlamaya başladık. İşte o sene bir matbu olmayan takvimimiz var.

Şimdi bu yaptığımız toplantıların sekizincisi. Biz itikaden İstiklal Takviminin yani Müslüman olduğumuz için bir hicri takvime uyduğumuzu söylüyoruz. Ben konuşmama daha sonra devam edeceğim. Şimdi İbrahim ve Mutlaki Beyler sırayla konuşacaklar, önce İbrahim Bey İstiklal Takvimi 1448 nüshasıyla alakalı bir konuşma yapacak, ben daha sonra kaldığım yerden devam ederim. Teşekkür ederim.

İbrahim Kesgin: Selamun Aleyküm. Hoş geldiniz. 1448 İstiklal Takvimimiz neşrolundu. Takvimimizi bir arkalıkla beraber temin edebilirsiniz. Yani duvara asmak için de bir arkalık veriyoruz. İstiklal takvimimizi perdeye yansıtarak size göstermeye çalışacağım. İstiklal Takvimimizin ön sayfasında hicri olarak hangi tarihte olduğumuzu her sayfada gösteriyoruz. Sağ üst köşede ayın hallerini gösteriyoruz. Yine altta da bazı vilayetlerimize ait ezani saatlerimizi gösteriyoruz.

Bugün yazımız elimizde değil, sadece yazımız değil, zamanımız da bizim elimizde değil. Zamanımız da elimizden alınmıştır ve İsmet Özel'in Takvimimize bizim önsöz olarak da aldığımız bir yazısında dikkat çektiği bir şey var Onu nakledeyim: İnkılaplar yüzünden İslam saati kullanamadığımız için “Akşam ezanıyla beraber yeni günün başladığını hiç kimse, namaz kılanlar bile bilmiyor.” diye yazdı. Takvimi hazırlarken biz de Diyanetin ilan ettiği kandil günlerine baktık ve akşam ezanından sonra, hicri takvimin bir gün ileri gitmesi esasını hiçe saydıklarını, hicri tarihi olması gerekenden bir gün öncede bıraktıklarını gördük.

Mesela Mevlid Kandili 12 Rebiülevvel gecesidir. İlan ettikleri 11 Rebiülevvel. Biz bunu Mevlid'den de biliyoruz. “Ol Rebiülevvel ayın nicesi. 12. Gece İsneyn Gecesi.” 12. Gece Mevlid Gecesi olarak biliyoruz fakat Diyanet bunu 11 Rebiülevvel olarak yayınlamış. Tabi ki Diğer kandillerde de durum aynı. İşte bunu hazırlayanlar hicri günün de gece 12'den sonra değişeceğini düşünüyor olabilir. Fakat öyle değil tabii ki bizim yeni günümüz akşam ezanından sonra başlar. Bizim takvimimizde de bu şekilde zaten. Mevlid gecesi olarak 12 Rebiülevvel'de biz bunu gösterdik.

Ön sayfamızın üst kısmına Kur'an okumayı bilen fakat daha önce Türkçe okumayı tecrübe etmemişler için bir gün hadis, bir gün de harekeli metin koyduk. Harekeli metinler daha önce neşrettiğimiz “İstiklal Marşı Derneği'nin Diline Doladığıdır” kitabında olduğu gibi derneğimizin ideologisini yansıtan, Türk milletinin selameti için sunduğumuz teklifleri ihtiva ediyor. Bu sayfada: “Kafirlere karşı mallarınız, canlarınız ve dillerinizle cihad ediniz.” Hadisi yer alıyor.

“Kim gaza etmeden ve gaza etme temennisi olmadan ölürse nifaktan bir şube üzere ölmüş olur.” yazıyor.

Bu bizim sahiplendiğimiz bir hadistir. Yani gazi olmanın, gaza etmenin İslam'ın bir farizası olduğu şuuruyla Diyar-ı Rum'u Darülislam kılmak üzere biz akınlar tertip ettik ve böylece bu topraklar bizim topraklarımız oldu. İslam'ın sancaktarlığını üzerimize alma meselesi tamamen bununla alakalıdır. Bu şekilde hadislerimiz var ön sayfada.

Ön sayfamızda harekeli metinlerimizden birisi; “Biz Türkler tarih sahnesine başımıza kara şapka takmadığımız frenkler gibi yazıyı ters taraftan yazmadığımız için çıktık.” yazıyor.

Burada “Mü’mini dünyada yerinden edilmiş her şeyi yerine oturtma görevi bekler.” yazıyor.

Bu cümle aslında neden bu takvimi çıkarmakta ısrar ediyoruz, bunu çok güzel bir şekilde özetliyor. Yani takvim hususunda, yazımız hususunda kaybettiğimiz ne varsa bunları tekrardan yerine oturtma görevini biz üstleniyoruz. Panelimizin başlığında olduğu gibi yani “Türk yazısıyla Müslüman takvimi” bugün ne Türk yazısı bizim elimizde ne de Müslüman takvimi bizim elimizde.

Yine takvimimizin ön sayfasında, harekeli kısmın altında, hadise bölümümüz yer alıyor.

1447'deyiz henüz, önümüzdeki günlerde 1448 senesine gireceğiz. Harf İnkılabı'nın yapıldığı tarih 1347 Hicri olarak. Yani üstünden tam 100 yıl geçti. Zamanımızın elimizden alınması ise 1345. O da 102 seneyi aştı. Bu sebeple bu sene takvimimizde ön sayfada yer ayırdığımız hadise bölümünde 23-32 arasındaki haberlere yer veriyoruz. Yani gazetelerde ne gündem edilmiş, nasıl bir propaganda yapılmış, neler gözden uzak tutulmaya çalışılmış bunları göstermeye çalıştık. Gazete haberlerini biz olduğu gibi yorumsuz naklettik. Yine 23-32 yılları arasını kapsıyor hadiseler fakat ağırlıklı olarak 28-29-30 yılları yani harf inkılabı ve sonrasında gazetelerde ne yazıldı ne çizildi bunları göstermeye çalıştık. Metinleri olduğu gibi naklettiğimiz için de harf inkılabı olduğunda kullanılan dil ve bugün kullanılan dil arasında bir mukayese yapmamıza da vesile oldu bu. Gazeteler, inkılapların gerçekleşmesinde en büyük propaganda aracıydı. Çok mühim bir yere sahipti yani. Öncesinde de aslında gazetelerde harf inkılabı münakaşaları yapılmaya başlanıyor. Yani lehte, aleyhte yazılmış makaleler, gazete haberleri bulabilirsiniz. İnkılaptan önce de gazetelerin manşetleri bazen Latin harfleriyle attıkları oluyordu ya da bazı sütunları Latin harfleriyle yayınlıyorlardı. 26 mesela bu münakaşaların alevlendiği tarih 28'e kadar sürüyor fakat işte 28'den sonra aleyhinde bir şey zor bulursunuz. Yani harf inkılabının aleyhinde bir şey zor bulursunuz. Çünkü kanunun çıkmasından sonra bütün gazeteler, mecmualar lehte yayın yapıyor, propaganda yapıyor. İnkılaptan sonra bu gazetelerin satışı da tabii yarı yarıya düşüyor ve mali olarak da sıkıntıya giriyorlar. Fakat yine çok önemli bir propaganda aracı olduğu için devlet tarafından bunlar 3 yıl boyunca mali destek alıyorlar bildiğimiz. Bu propaganda nasıldı? Şimdi Milliyet ve Vakit gazetelerinin inkılaptan bir yıl sonra yapmış olduğu iki haberi okuyacağım. Bir bölümünü okuyorum: "...Bu büyük inkılap bir sene gibi kısa bir zaman zarfında nihayet bulmuştur. Artık herkes yeni harfleri eski yazılara yakın bir süratle okuyor.”

 

Bu da Vakit gazetesinden: “Dahiliye vekili seyahatinin neticelerini anlatıyor; 20 vilayette tek bir fes ve külaha rastlamadım, buna mukabil, vilayet ve kaza merkezlerinden uzakta kalan birçok köylülerin Türk harfleriyle yazıp okuduklarını gördüm.”

Yani ikisi de yalan tabii ki. Yani inkılaptan bir sene sonra işte köylere kadar herkes okuma yazmayı öğrenmiş latin harfleriyle, ya da işte inkılabın üstünden bir sene geçmiş inkılap başarıya ulaştı denmesi tamamen işte propaganda. Türk harfleri dediği yani bu az önce okuduğum metnin sonunda Türk harfleri ile okuyup yazdıklarını gördüm diyordu. Türk harfleri burada yine dikkatimizi çekmesi lazım çünkü kanunda da böyle geçiyor bu. Yani Türk harflerinin kabulü ve tatbiki hakkında kanun. Yani Latin harflerine Türk harfleri bugün hiç kabul gören bir şey olmadı yani o dönemden bu yana. Kimse işte Latin harflerine Türk harfleri demiyor. Ve burada bahsedildiği gibi de aslında okur yazar sayısı öyle hemen artış göstermiyor.

Yine Cumhuriyet gazetesinden bir haber. Bu da inkılaptan 3 sene sonra. “Arap harfleri ile gizli tedrisat yapanların ceza kanununun maddi mahsusası mucibince tecziye edilecekleri hakkındaki kanun layihası, keyfiyetin halka bildirilmesine amirdir.”

Yine başka bir haber: “Bir evin izbesinde 60 mütecaviz çocuğa Arap harfleri ile ders okutan bir hanım cürmü meşhut halinde yakalanarak adliyeye teslim edildi.”

Evet, bu haberlerden çok var. Hadise bölümümüzde de yer verdik bunlara. Açıp baksanız yine gazetelerde çokça görürsünüz. Yani sonrasında işte ezanla ilgili haberler var. Yine işte Kur'an-ı Kerim öğretenlerin tutuklanması, tevkif edilmesiyle ilgili haberler var. Bugün inkılapların bizi getirdiği yeri bir takım sosyologik tahlillerle izah edebilirsiniz. Fakat Türk milletine yapılan bu kötülükleri hesaba katmadan konuşamazsınız. Yani Mihri Belli'nin bir anısını burada nakledeyim. Kendi anılarında yazmış bunu. Askerdeyken Mihri Belli, askerlere ders veriyor ve 120 kişilik bir sınıf. İşte orada jandarma bahsi açılıyor. Bu jandarma bahsi açılınca askerlerden bir tanesi jandarmadan sopa yediğini söylüyor. Ondan sonra Mihri Belli de aranızda jandarmadan dayak yemeyen var mı diyor bu 120 kişiye. Birisi el kaldırıyor. O da soruyor, sen niye yemedin jandarmadan dayak? Ben İstanbul Fatihli’yim, Fatih'te oturuyorum. Orada polis var, polisten dayak yedim diyor. Yani hepsi kolluk kuvvetinden, jandarmadan, polisten dayak yemiş bu insanların. Tabii inkılapların nasıl gerçekleşebildiğini bu taraftan da değerlendirebiliriz.

Evet yine aynı dönemlerde güzellik yarışmaları ilanlarını görüyoruz. Mesela biraz sonra okuyacağım en güzel bacak yarışması yapılıyor. Cumhuriyet gazetesinin açmış olduğu yarışmalar var. Yakışıklı erkek, en güzel çocuk yarışmaları yapılıyor. Fakat bilhassa kadınlar üzerinden gidiliyor ve güzellik yarışmaları yapılıyor. Cumhuriyet Gazetesi'nin yapmış olduğu bir güzel bacak yarışması: “Memleketimizde ilk defa yapılan bir müsabaka. Evvelki akşamki güzel bacak müsabakasına dört hanım iştirak etmiştir. Müsabakaya bu kadar az hanım iştirak etmesi İstanbul'da güzel bacak ve baldırların az olduğundan değil Fakat böyle bir müsabakaya pek yeni olduğu için iştirak cesareti her güzel baldır sahibesinin gösterememesidir.” Yani İşte Türk kadınının böyle bir şeye rağbet etmesini zaten beklemiyoruz . Ama işte bunlar sanki herkes bunlara rağbet ediyormuş gibi böyle haberler yapıyorlar.

Şimdi bunlar tamamen Türk kadınını alçaltıcı, Türk kadınını kafirlerin kafasındaki kadın seviyesine indirmeye çalışan faaliyetler. Biz de bu meseleleri ele aldığımız, “Anamız, avradımız, yârimiz kadın mı, Türk kadını mı” isimli bir sayı çıkartmıştık Çelimli Çalım'da. Buna da bakılabilir. Yine ön sayfamızda Bazı günlerde halk takviminin -buna Kocakarı takvimi diyenler de var- Bu takvimin öngördüğü bazı tabiat hadiselerine de yer veriyoruz.

Ön sayfadaki meselelerimiz bitti. Arka sayfaların üç ayını Elifba’ya ayırdık. Her sene farklı şekilde bir Elifba hazırlamak istiyoruz. Yani geçen sene de hazırladık, bir Safahat Elifbası. Bir ara vermiştik fakat tekrardan Elifba hazırlamaya devam ediyoruz artık. Geçen sene Mehmet Akif'in Safahat'tından istifade etmiştik. Bu sene de Ömer Seyfettin'in bir tanesini neşrettiğimiz, birisi de hazırlık safhasında olan Hikayeler kitabından istifade ettik. Buna da Ömer Seyfettin elifbası dedik.

Baştan başlayarak önce harfleri tanıttığımız sonra işte meselelere girdiğimiz bir sıra izledik. Önce harfleri tanıtıyoruz . ل(lam) harfinde: leylek. Altta da bir misal cümle veriyoruz bununla alakalı. Tabii o leylek kelimesi de o misal cümlenin içinde geçiyor.

Altta yazan misal cümleyi okuyayım: “Karşıki mescitte hazin hazin akşam ezanı okunuyor. Bacasının tepesindeki yuvada leylekler nihayetsiz bir takırtı kopartıyorlardı.”

Yine; Gazi: “Sonra gazaya girişelim. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olsun. Dünyada iyi nam ile anılalım. Ahirette peygamberimizin alemi dibinde toplanalım. Ne dersiniz?”

Şehit; “Şehit olursam bunu üzerime örtün. Vatan, al bayrağın dalgalandığı yer değil midir?” Yine sol tarafta, “Vurulursun, vatana hasret gidersin.”

Bu cümleleri o dönem için sadece Ömer Seyfettin'in hikayelerinde bulabilirsiniz. Bu sebeple de biz Elifba için Ömer Seyfettin'in hikayelerinden istifade ettik. Yine Kâfi Türkî sayfamız mesela. Bu bölümde verdiğimiz kelimeler deniz, domuz, ön, son, önce, sonra, benzemek, geniz, geniş, yeni, anlamak, dinlemek gibi kelimeler. Çünkü bu kelimeler bizim sesimiz olan Kâfi Türkî ڭ ile yazılır.

Yani bunlar takvimimizde gösterdiklerimiz fakat daha birçok kelime var bu şekilde. Mesela gönül kelimesi var, göñül diye telaffuz edilen. Bu ses bizim yani bu burundan çıkardığımız ses, tecvidden de bizim bildiğimiz bir ses, yani işte tenvin veya sakin nun’dan sonra gelen harfe göre biz ihva veya izhar yaparız. Nun genizden okunur. Yani ihfa olduğunda. Bu bahsini ettiğim kelimelerde de bu ses var aslında. Bu kelimelerdeki o "nun" ihfa yaparken çıkardığımız nun sesi gibi seslendirdiğimiz ses aslında. Ve bu şekilde yazılıyor. Biz de bunu kef'e üç nokta koyarak göstermişiz. Konserimizde de biz bir şarkı seslendirdik. İşte Deniz'in dalgasını bekliyorum, dinliyorum. Bir haber almıyorum, ağlıyorum, inliyorum diye. Onları tabii biz Deñiz'in diye söyledik. İşte diñliyorum diye söyledik. İñliyorum diye söyledik. İşte bu Kâfi Türkî sesini tebaruz ettirmek üzere biz bu şekilde söyledik konserimizin başında. Evet, Elifba bölümümüz bu şekildeydi.

Bir başka bölümümüz de Mutfak Lügatçesi bölümü, arka sayfamızda. Lugatçe diyoruz, yani mutfak lugatçesi diyoruz. Çünkü bu bölümde biz yemek tarifi vermiyoruz. Yani Türk topraklarında pişen yemeklerin nasıl isimlendirildiğini, bu isimlerin nereden geldiğini, neden böyle söylediğimizi izah ediyoruz. İşte bazı meyve ve sebzelerin, malzemelerin yine dilimizde nasıl yer bulduğunu izah ediyoruz. Ve bunlara da edebiyatımızdan misaller veriyoruz. Aşure: Aşure kelimesi aşırdan geliyor, yani on demek Arapça. Aşr okumak da deriz, işte aşr-ı şerif deriz. Umumiyetle on ayetten oluşan Kur'an-ı Kerim tilaveti için. Aşure de işte hususen Muharrem ayının 10. Gününde bu aşın pişmesinden alıyor ismini. Akide şekeri: “Arabi; bağlama, düğüm atma, sözleşme demek olan akitten gelip her salı günü sabah namazından sonra sarayda kubbe altında toplanan Divan-ı Hümayun erkanına Yeniçerilerin hükümete sadakatinin işareti olarak getirilip dağıtılan baharatlı bir şekerdir. Yeniçeri ve hükümet arasındaki bağlılığı izhar etmesi sebebiyle böyle tesmiye olunmuştur.” yazıyor. Bu şekilde izahatler var.

Hindi: “Amerika'nın Avrupalılarca keşfiyle yurdumuza gelen bir kümes hayvanı olup, Kolomb'un Amerika'yı Hindistan zannetmesi yüzünden böyle tesmiye edilmiştir. Lisanımızda Hindi gibi kabarmak tabirimiz vardır." yazıyor burada da. Böyle bilgiler var yani. Mutfak Lugatçesi bölümümüzde. Altında da tabi yine edebiyatımızdan misaller yer alıyor.

Bir başka bölümümüz Türk Evi bölümü arka sayfalarımızda. Türk Evi'nin hususiyetlerini gösterdiğimiz resimli bir bölüm bu. Burada da bugün evlerimizde izine pek rastlamadığımız şeyler gösteriyoruz. Ve bunların ne maksatla kullanıldıklarını izah ediyoruz. Edebiyatımız da kendilerine nasıl yer bulduklarını yine gösteriyoruz. Bu bölümde bulunan her şey Türk evlerinde bulunmuyor olabilir. Yani İşte burada bulunan şeyler bizim evimizde yok, ya da işte köyümüzde bir ev vardı onda böyle şeyler yoktu diyebilirsiniz. Konak kültürüne ait şeyler de var yani içerisinde ki konak kültürü de Tanzimat'tan sonra revaçta olan bir şeydir. Fakat burada bizim dikkatimizi çeken şey mahremiyet oldu. Yani izah ettiğimiz maddelerin çoğunda mahremiyete dair bir şeyler bulabilirsiniz. Kapı tokmağı: Bazı evlerde kapılarda çocuk ve kadınlar için ve erkekler için ayrı kapı tokmağı bulunuyor. Ve kadınlar için olan tokmak ince ses çıkarıyor. Erkekler için olan tokmak kalın ses çıkartıyor ki gelen kimse onu içeriden anlayabiliyorlar. Baca-Ibrıklık: Bütün Türk evlerinde bulabileceğiniz şey bacaydı mesela, vardı yani. Fakat bugün işte birçoğumuz apartman dairesinde oturuyoruz. Ve bacasız evlerde oturuyoruz. Ben mesela şahsen bacasız bir evde oturuyorum. Yani ısınmak için elektriğe ve doğalgaza mahkum durumdayız. Yine ıbrıklık da bugün evlerimizde yeri olmayan bir şey. Çünkü ıbrık diye bir şey yok yani.

Dönme dolap: Misafirler için mutfakta hazırlanan ikramların selamlık Dairesi'ne iletilmesini sağlıyor bu. İşte bir tarafı kapalı, bir tarafı açık. Mutfaktan yemekleri koyuyoruz, çevirdiğimizde içeriye gidiyor yemekler. Böyle bir dolap. Abdesthane: Abdesthane diye bir bölüm tabii bugün her evde yok. Bugün lavabo kullanıyoruz ki lavabolar da zaten abdest almaya müsait değil. Yani çok yüksek yapılıyor. Bilhassa belki bu şekilde yapılıyor. Bunları alçak yaptırabilir miyiz? Yaptırabiliriz tabii ki ama işte bu hassasiyetleri göstermekten bugün uzağız.

Bir sonraki bölümümüz İstanbul'daki sahabe kabirleri ve makamları bölümümüz. Bu bölümü hanım üyelerimiz hazırladı. İstanbul'un, Türk İstanbul oluşundaki en mühim şeylerden bir tanesi de İstanbul'daki bu sahabe makamları ve kabirleridir. Yani sadece sahabeden isimler yok. Tabi ki tabiiinden, tebeüt tabiinden, ni’m-elceyşten de isimlerin İstanbul'da makamları, kabirleri vardır. Bu bölümde biz İstanbul'da kabri, makamı bulunan 20 sahabe, 5 tabiiin, 2 tebeüt tabiiin ve 2 ni’m-elceyş hakkında malumat verdik. Bu malumatları burada bulabilirsiniz. Makamların bugün bulunduğu yerler tarif ediliyor. Varsa kitabesi, taşı orada ne yazıyor bunları gösteriyoruz. İstanbul'daki bu makamların yerleri tabii sonradan keşfediliyor. Yani bazı şeyhler veya işte devlet adamları rüyasında bu kabirlerin yerini görüyor ve orayı bulup kabirleri, makamları inşaa ettiriyor. Bunlardan en bilindiği Akşemsettin'in fetihten sonra Eyyub el Ensari'nin mezarını keşfetmesidir. Burada gördüğümüz sayfa da Eyyub el Ensari'den bahseden sayfa.

İstanbul'da mezarı kesin olarak bulunduğu düşünülen iki sahabe var. Eyyub el-Ensari ve Şeybe el-Hudri. Eyyub el-Ensari, Resulullah'ı hicretten sonra evinde misafir ediyor. İşte biz bu sebeple mihmandar-ı Resul de deriz. Şeybe el-Hudri ise Resulullah'ın süt kardeşi. En uzun maddemiz de zaten Eyyub el Ensari'ye ait. Takvimizde epeyce malumat bulabilirsiniz Eyyub El Ensari ile alakalı. Yine Resulullah'tan binin üzerinde hadis nakleden yedi sahabeden ikisinin İstanbul'da makamı bulunuyor. Cabir bin Abdullah ve Ebu Said el Hudri. Bunlar 1000’in üzerinde hadis nakleden sahabeler. Yine İstanbul'da makamı bulunan Tebeut tabiinden Süfyan bin Uyeyne ise 7000’den çok hadis kayda geçirmiş. İstanbul'da kabri veya makamı bulunan sahabelerin birçoğu ensardan yani 20 sahabeden on sekizi ensar, ikisi muhacir. Bu da yine bizim “Ensarı sevmek imandandır” hadisine ne kadar ehemmiyet verdiğimizi gösteren bir şey ve bu sahabelerden bazılarının İstanbul'da ve Anadolu'da da birden fazla makamı var. Türkçe'yi var eden şeylerin başında saydığımız hadis-i şerifleri en çok nakledenlerden ikisinin ve çok sayıda hadisi kayda geçirmesiyle bilinen bir alimin makamının İstanbul'da bulunması bizim hadislere verdiğimiz ehemmiyeti de gösteren bir şey. Yine Tırmızi'de geçen bir hadis-i şerifte de, ''Ashabımdan birisi herhangi bir beldede vefat eder ve defnedilirse, mahşer günü o belde sakinlerinin sancaktarı olarak haşrolunur.'' buyuruluyor. Bu hadis üzerine de bilhassa sahabe kabir ve makamlarının İstanbul'da keşfedildiğini, ihya edildiğini söyleyebiliriz. İşte baktığımız zaman da bütün makam sahiplerinin müşterek vasfı olarak zikredebileceğimiz iki şey var: hadis ve cihat.

Son Bölümümüz de karikatür bölümü. 1932 ile 40 yılları arasından seçtik bu karikatürleri. Yine yazımızla alakalı, takvimle alakalı o dönem gündemde ne varsa işte bunları görebildiğimiz, izini sürebildiğimiz bir bölüm.  Burada hangi ayda olduklarına dair bir münakaşa içerisindeler. Orada bir dede var. Dede diyor ki, teşrin-i sanideyiz. Baba, ikinci teşrindeyiz diyor. Anne, yok canım son teşrindeyiz diyor. Çocuk da, hayır hayır on birinci aydayız diyor. Şimdi 37 tarihli bu karikatür. Yani isimlendirmeler hususunda çok büyük bir kafa karışıklığı var. Çünkü şimdi Kasım denilen ay, 1925'e kadar teşrin-i sani deniyordu buna. Sonra ikinci teşrin veya son teşrin dendi. Çocuk da Kasım demiyor, 11. Ay diyor. Çünkü henüz Kasım olmamış o. 1945'ten itibaren Kasım denmeye başlanacak. Aslında işte kanun-i evvel, kanun-i sani aylar içinde aynı durum geçerli. Ve tabii sonradan, 45'ten sonra bu aylar, Ekim-Kasım, Aralık-Ocak isimlerini alıyorlar.

Bu karikatür 1939 tarihli . Öz Türkçeleştirme faaliyetlerinin etkisini görüyoruz burada da. Hoca soruyor, bu ne işareti kızım diye. Üç sene evvel zait, iki sene evvel cem, bir sene evvel toplama işaretiydi. Bu seneki adını bilmiyorum, bayan öğretmen diyor. Şimdi yani bu da bayan öğretmen vurgusu da tabii şey. Çünkü ne bayan var ne öğretmen var yani. Öyle alışık olunan şeyler değil bunlar.

1940 tarihli bu karikatür. Yemeklerle alakalı. Kadın, bugünkü yemeklerimiz blanket dö vo, şokolalı sufle diyor. Adam da eyvah bu akşam yine peynir ekmeğe yatacağız diyor.

Bu da 1939 tarihli bir karikatür. Harf inkılabından sonraki imla karışıklığına dikkat çekiyor. Yani o dönemde büyük bir kaos var tabii ki. Latin harfleri kabul edildikten sonra devlet yazışmalarında farklı, okul ders kitaplarında farklı, her yerde bir kelimenin farklı farklı yazışlarını görebiliyoruz. Okullarda da öğretmenler farklı farklı öğretiyor -çok da şikayet ediyorlar bu konulardan o dönem için- "Bugün Mektebe başlattık" diyor. "Oh oh Bakalım hangi çeşit imla ile yazacak..."

1935 tarihli bir karikatür. İstanbul'un şehirleşmesi, apartman kültürünün yaygınlaşması gibi birçok şeye aslında dikkat çekiyor bu karikatür. Fakat hassaten burada 30'da çıkarılan bir belediye kanunu var. Mezarlıklar belediyelere geçiyor ve bir kısmı imara açılıyor. Hadise bölümümüzde de bunları bulabilirsiniz yani o dönemin haberlerinden. Çocuk soruyor, bunlar hortlak ha? Sahi mi büyükanne? Sahi ya eskiden buralar hep mezarlıktı diyor.

Yine -35 tarihli- Adam soruyor taşınacağınız semt rahat mı bari? Öyle rahat, öyle rahat ki bir tane bile apartman yok diyor adam. Tabii yine burada apartman kültüründeki bu absürt detayları görebiliriz. İşte biri halı silkeliyor üstten. Ondan sonra biri kuşu asmış. Alt kattakinin üstüne pisliyor. Biri camın önündeki küçücük alanda çiçek yetiştiriyor, suluyor. Alt kattaki şemsiye açmış. Bunu da yine bu şekilde görüyoruz.

Misal vereceğim son karikatür de Musiki ile alakalı. -1935- Yine o dönemde ortaya çıkan Türkçe tangolar var. Elinde Ud bir adam belli ki tango bestelemeye hevesli bir musikişinas. Dün akşam bir tango yaptım dinlesem bayılırsın diyor. Camdaki de ferahfezadan mı hüzzamdan mı diyor. Yani işte tangolar da Batı müziği tarzında olan şeyler. Ferahfezadan veya hüzzamdan olması beklenemez yani. Bu hevesli musikişinasla alay ediyor orada. Yine o dönem mesela Necip Celal Andel, Fehmi Ege gibi isimlerin Türkçe tangolar besledikleri bir dönem.

Evet, takvimimizde ele alınacak çok meseleler var. Yani bunlardan ben kısa kısa bahsetmeye çalıştım. Çeşitli sayfalar göstermeye çalıştım. Hayırlı olsun diyorum. Eşsiz bir takvimimiz var. Teşekkür ediyorum.

Muttaki Ünlü: Selamun aleyküm. Ben de bahsettiğimiz Yazımız kitabından bahsedeceğim. İkinci baskısı yapıldı dediğimiz gibi. Bu ikinci baskısı önceki baskısından farklı bir şekilde dizildi. Bizim kitaplarımızı bilenler genelde bir kısmının Kur'an harfleriyle ya da Türk harfleriyle, bir kısmının Latin harfleriyle yazıldığını bilirler. Ya bunlar sayfa sayfa olur ya da mesela bu Yazımız kitabın ilk baskısında olduğu gibi yarısı Latin harfleriyle, yarısı Türk harfleriyle hazırlanır. Şimdi bu ikinci baskısında ilk defa satır satır Türk harfleriyle ve altında Latin harfleriyle kelime kelime karşılığını görebileceğiniz şekilde hazırladık. Tabii Latin harfleriyle de okuyacak olsanız sağdan sola okumak zorundasınız çünkü Kur'an harfleriyle giden sıranın altında o sırayla gidiyor kelimeler. Tabi bunu insanların Türkçe'yi, bizim Türkçe saydığımız Türk yazısını öğrenmelerine imkan oluşturmak, bunu daha kolaylaştırmak için yaptık.

اصمعی
Asmaî

Kitabın yazarı Asmaî. Asıl adı Yusuf Samih. Bu onun resmi. Asmaî ismini bir başka Asmaî'den aldığı söyleniyor. O da Hicri 122 yılında doğmuş, Hıristiyan takvimine göre 740 yılında. Arap dili ve Arap şiiri konusunda çok büyük bir alim kabul edilen birisi. Bizim Asmaî'miz de dil konusunda, lisan konusunda çalışmalar yaptığı için ve matbuatla çok meşgul olan birisi olduğu için bu ismi edindiği söyleniyor. Tam olarak hangi yılda doğduğunu bilmiyoruz bizim Asmaî’mizin. Ama Adana'da doğmuş, sonra tahsil görmek için İstanbul'a gitmiş. Orada Köprülüoğlu Medresesi'nde eğitim görmüş. Tahsil bittikten sonra da Türkçe öğretmeni olarak Mısır'ın Tanta şehrinde görevlendirilmiş ve oraya gitmiş. Bu Tanta da deniz kıyısındaki İskenderiye ile Mısır'ın ortasında sayılan Kahire'nin tam ortasında bir şehir. Hayatının geri kalan kısmında hemen hemen orada yaşamış ve Hıristiyan takvimine göre 1942'de öldüğünü biliyoruz. Şu anda da mezarının Kahire'de Besâtîn Mezarlığı’nda olduğunu bir kaynakta gördüm.

Tarihini bildiğimiz, Asmai'ye dair en eski şey ilk kitabını bastırdığı yıl, o da 1302 yılında -bu sanırım 1885'lere denk geliyordu Hıristiyan takvimine göre- tatil için İstanbul'a gelmiş Mısır'dan ve ilk kitabını bastırmış. “El-Arif Kalfa/العریف قالفە” bunun ismi de. El-Arif Arapça kalfa demek, yani aynı şeyin Türkçesini ve Arapçasını ismine koymuş. Kitabın kendisi de bir tarafı Arapça bir tarafı Türkçe olacak şekilde yazılmış bir gramer kitabı, yani Türkçe kavaid kitabı. Bir başka kitabı var “El Esas/الاساس” diye, o da dil üzerine yazılmış bir kitap. Bu da izahların tamamen Arapça olduğu gene bir Türkçe dil kitabı.

Bundan başka… Birçok seyahat etmiş Asmaî ve bunları kitaplaştırmış. Mesela İngiltere'ye yaptığı ilk seyahatinin anılarını Seyahat-i Asmai/سیاحت اصمعی adında bir kitap olarak neşretmiş. Sicilya'ya yaptığı seyahatini Sicilya Hatırası/سیچیلیا خاطرەسی diye bir kitap olarak yazmış. İngiltere'ye ilk seyahati dedim, üç kere gitmiş toplamda. Son gidişinde de Liverpool Müslümanlığı/لیورپول مسلمانلغی diye bir kitap yazmış. Bu da İngiltere Liverpool'da o zaman bir Müslüman cemaati çıkmış. Abdullah Quilliam diye birisi var. Bu adam İngiliz, işte Müslüman olmuş. 1900'lerin başında da Liverpool'da bir Müslüman cemaati oluşturmaya başlamış. Bu da Müslümanlar arasında duyulunca böyle bir şey var diye, merak konusu olmuş. Fakat bazı şaibeler de varmış bunlar hakkında. Asmaî de onları bizzat görüp yazmak için hususen gitmiş Liverpool'a ve Liverpool Müslümanlığı, yani Müslümanlığın da böylesi anlamında “Liverpool Müslümanlığı” isminde bir kitap yazmış. Çünkü tuhaf şeyler var bu Müslüman cemaatinde. İşte camilere kiliselerdeki gibi sıralar dizmişler, kadınlar başını örtmüyormuş, şapka takıyorlarmış, abdest almadan namaz kılıyorlarmış falan. Bu da böyle bir kitabı.

Bundan başka, birçok tercüme ettiği kitaplar var Asmaî'nin hem Türkçe'den Arapça'ya hem Arapça'dan Türkçe'ye. Bu Yazımız kitabı da Hıristiyan takvimine göre 1927 yılında yazıldı. 1927; yani 1928'den bir sene önce. 1928'de harf inkılabı yapıldı. Yani harf inkılabının öncesinde konuşulmaya başlandığı, bu meselenin insanların kulaklarında işitildiği bir dönemde, Asmaî buna bir cevap olarak -aslında kısa sayılabilecek, çok mufassal olmayan, bunu kendisi de söylüyor- bir risale yazmış Yazımız isminde. Bu arada kitabın boyutu daha büyüdü. Bu ilk baskısıydı ve böyle oldu.

Şimdi öncelikle isminin “Yazımız/یازیمز” olması bence manidar. Yani Kur'an harfleriyle yazdığımız yazıya “Yazımız” diyor, Türk yazısı da diyor. “Türk yazısı” ibaresini de kitabın içinde bulabilirsiniz. Yani bu şunun için manidar, bu bir tercih mi diye sormak lazım. Yani yazılardan birini seçtiğimiz, mesela Müslüman olduğumuz için bu Kur'an harflerini kendimize yakın bulduğumuz için mi ona “Yazımız” diyoruz? Mesela az önce Takvimde gördük, Latin harflerine de Türk harfleri diyenler var. İşte Orhun Kitabeleri’ndeki yazıya Türk harfleri diyenler var, bizim asıl yazımız onlar diyenler var. Biz de Müslümanız diye mi bu yazıya “Yazımız” diyoruz ya da Asmaî? Bu önemli bence çünkü insanlar bu konuda bir gerçeğin tespit edilebileceğine inanmıyor sanki. Bizim tercihimizden bağımsız olarak, biz ne düşünürsek düşünelim değişmeyen bir gerçek olabileceğine inanmıyor. Türkçe bu yazıyla yazılır, bu yazı Türkçenin yazısıdır diye bir yazı var mı? Yani bunun Orhun Kitabeleri olduğuna inanıyorsanız da, böyle bir gerçeğin olduğunu ve bunu tespit ettiğinizi söyleyebilirsiniz. Ama öyle konuşulmuyor; biz bu harflerle yazıyorduk sonra işte Arap harfleriyle yazmaya başladık, şimdi Latin harfleriyle yazıyoruz ve bunun çok da önemi yok diye düşünüyor insanlar. İşte, sonuçta ifade edebiliyoruz birbirimizi ya da iletişim sağlamak yazının amacı filan gibi düşünülüyor.

İsmet Özel'in son yazılarından bir tanesinde şöyle bir cümle var: “Gerçeğe değer veriyorsanız aklınız Lâtin harflerini kullanmaya icbar edilmemizin Türkçeyi kaybetmemizle neticelendiğine erecek demektir.” Yani bir gerçeğe atıfta bulunuluyor. Şimdi, Latin harflerini savunanların argümanlarından bir tanesi: Batılı ülkelerle irtibatımızı kolaylaştırmak, medeniyetler seviyesine çıkmak ya da dünyaya intibak etmek falan. Yani bizim Türk yazımız kötüdür ama neden Latin yazısını seçtik? Çünkü dünyayla intibak edebilelim diye diyorlar. Fakat neden dilimizi değiştirmek bu konuda… Mesela İngilizce olsaydı dilimiz, daha iyi intibak edebilirdik. Ama bu bir ihanet olarak algılanabiliyor. “Merhaba” demek yerine -mesela "merhaba" Arapçadır- “hello” diyelim, bir konuda daha yaklaşırız dünyaya falan diye düşünülebilir. Ama mesela bir Kemalistin de bunu bir Türkçe'ye ihanet olarak telakki ettiğini, edebileceğini düşünebiliyoruz. Nedense yazımızı değiştirme konusunda hiçbir mahzur görülmüyor. Yani bizim bu yazımızdır, bu bir ihanettir denmiyor. Çünkü dediğim gibi bir hakikat ve bir sabit olduğunu düşünmüyoruz, yokmuş gibi davranıyoruz. Bu bizim Türk tanımımızda da söz konusu bence.

"Türk, kafirle çatışmaya göze alan Müslüman'a denir." dediğimiz zaman kaç kişi bunun bir gerçeğin tespiti olduğunu düşünüyor? Merak edilmesi lazım bence. Müslüman olduğumuz için bu hoş bir laf gibi geliyor. “Sadece Müslüman Türk olabilir” diyoruz, ne güzel diyoruz yani. Müslüman olmak lazım tabii diyoruz ama bunun hakikaten böyle olduğunu, yani biz böyle söylemesek de böyle olup olmadığını düşünmüyoruz. Yani böyle bir hakikatle hiç ilgi kurmuyoruz aslında. Bu yüzden birçok şey kafamızda oturmuyor diye düşünüyorum. Mesela Asmaî'yle ilgili bir şeylere bakarken, hakkında yazılmış bir lisansüstü tezinde bir kısma rastladım. Asmaî'nin kimliği ile ilgili bir şeyler yazarken, diyor ki: Seyyah -yani Asmaî- Maltalı yolcularla konuşurken kendisini Arapoğlu diye tanımlar. İngilizler ondan Osmanlı centilmeni olarak bahseder. Mr. White ile yaptığı Farsça hakkındaki tartışmada ise söze biz Türkler diye başlar. Bu yüzden diyor, yazarın kimliği hakkında net bir şey söyleyemiyoruz. Yani adam hem Osmanlıyım diyormuş, hem Arapoğlu diyormuş kendine, hem Türküm ya da biz Türkler diyormuş. O yüzden bu adama kimliği belli değil diyor yani. Baktım ki, bu “biz Türkler” dediği kısmın mesela biraz ilerisinde, “biz Müslümanlar” da diyor Asmaî, nedense bu bir şey olmamış. Yani bir insanın aynı anda hem Arapoğlu olabileceğini hem Türk olabileceğini düşünmüyor. Halbuki mesela Arapoğlu isminde zannediyorum çok soyismi var Türkiye'de. Ben bir tane duymuştum.

İsmet Özel’e bir televizyon programında, Müslüman değilim ben ama Türk'üm diyen insanlar var diyorlar ve onlar Türkler diyorlar. Yani İsmet Özel'e böyle söyleniyor. İsmet Özel de o zaman onlara nasıl Türk olunur onu öğretmek lazım diyor. Nasıl Türk olunur dendiği zaman da namaz kılarak diyor İsmet Özel. Gerçekten Türk'ün böyle bir şey olduğunu, olabileceğini bir tespit olarak kaç kişi düşünüyor, merak ediyorum. Bununla ilişkilendirilebilecek yakın zamanda bir şeyle karşılaştım, onu aktarmak istiyorum.

1990 yılında yayınlanmış Boşnakları anlatan bir kitap. Tercümesi de yok, sadece Boşnakçası'nı bulabildim ama tanıdığım Karadağlı birisine tercüme ettirdim bu kısmı. Şöyle diyor:

“Yakın bir geçmişe kadar Müslümanlar kendilerini Türk olarak görmekteydi. Burada kast edilen Türk kavramı ise İslam dininin bir mensubu olarak açıklanmaktaydı. Ayrıca etnik olarak Türkler için ise Turkuşa veya Osmanlı kavramlarını kullanıyorlardı.

İlgili kavramın dini niteliği, aşağıdaki ifadelerde görüldüğü gibi temel din iradesinde de yansımayı bulmuştur: “Ben Türk'üm, Mü’min'im, Müslüman'ım elhamdülillah.”

Nesilden nesile mekteplerde Türk kavramını İslam'a mensubiyetle özdeşleştiren “Şarti”ler (küçük ilmihal anlamına gelen kitap) okutulmakta idi. Buna benzer bir kitapta 40-50 yıl öncesinde kız mekteplerinde (aynı zamanda erkek mekteplerinde de) aşağıdaki ifadeler ezberletilmekte idi:

– Ey mü’min, biri sana Türk müsün diye sorduğunda? [yani ne dersin?]

– Evet, öyleyim Allah'a şükür.

– Peki biri sana ne zamandan beri Türksün diye sorduğunda?

– Kalu Bela’dan beri.

– Kalu bela’dan beri neyi ifade eder?

– Allah celle şanuhu Hz. Adem'i yaratmadan önce Hz. Adem'in sırtından bizim ruhlarımızı yaratıp bir araya topladı ve onlara sordu: Ey ruhlar, sizin Rabbiniz ben değil miyim? Ruhlar ise cevap verdiler. Ya Rabbi sen bizim Allah'ımızsın. İşte o zamandan beri Türk'üm ve o zamandan beri bütün Türk dini mevcuttur.

(…)

Genel kabul görmüş bir yemin veya ant şekli “Türk dinime yemin olsun” şeklinde iken, dindar bir Müslüman için “Türkvari” kavramı kullanılırdı.

(…)

Ayrıca başka bir örnekte ilginç bir paradoksa rastlanmakta. 1832 Yılında Kaptan Hüseyin komutasındaki Bosna Ordusu ile Türk Ordusu arasında yaşanan İpek Savaşı'nda bir halk türküsünde Bosna Ordusu “Türk” - yani Hak yolda olan, Türk Sultan Ordusu “kafir – gavur” ordu olarak nitelendirilmektedir:

Ne geniştir İpekovası
Onu bütünüyle ordu kaplamıştır
Yarısı Türk yarısını gavur
Yan yana olan çadırların hepsi beyazdır
Bir tanesi sadece kırmızı ipektendir
Neden ki kırmızı ipektendir
O çadır Kaptan Hüseyin'in çadırıdır.”

Şimdi buradan Yazımız kitabına geçmeyi düşünüyorum. Bu kitap, 1927 yılında yayınlandı demiştik, harf inkılabı arifesinde. Şöyle başlıyor… Aslında neden ve neyi anlattığını ve neden yazıldığını ifade ediyor bu kısım:

“Niye şu günlerde yazımızın dilimizi gereği gibi yazmadığı nağmesi ve kelimelerimizin tespit-i telaffuzu için Latin harfleriyle yazılması narası uzaktan ve yakından Türk kulaklarımıza çalmağa ve ilişmeğe başladı?” Burada Asmaî iki nakil yaparak başlıyor kitaba. Bunlardan bir tanesi Hicri 1280 yılında -Hıristiyan takvimine göre 1860'lara denk geliyor- Ahundzade Mirza Fethali isminde bir Azeri var, bu, Osmanlı Devleti'nde Sadrazamlığa gelmiş ve yeni bir harf şekli icat ettiğini söyleyip bunu teklif etmiş. Yani mevcut harflerin yerine yeni harfler teklif etmiş. Bunu da Sadrazamlık, Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye denilen cemiyete tevdi etmiş, siz bunu değerlendirin diye. Bununla ilgili o cemiyetin yazdığı, neşrettiği yazıyı Asmaî kitabına koyuyor. Sonra da gene o cemiyetten birisinin yaptığı bir konuşmayı ekliyor.

Orada, işte bu Ahundzade’nin… Bu Ahundzade bu arada Azerbaycan'da çok meşhur birisiymiş yani herkes tanırmış onu ismini sorsanız. Geçmişte yaşamış böyle önemli edebiyatçı diye; tiyatro eserleri yazmasıyla meşhur birisi olarak biliniyor. Ama biraz araştırınca ilk ateist diye bir bilginin olduğunu görebilirsiniz. İslam karşıtıymış. Açık açık İslam'ın ne büyük bir kötülük olduğunu falan savunan bir adammış. Bizim mevcut yazımızın okumayı güçleştirdiğini, kelimelerin imlasını farklı farklı okumaya imkan verdiğini, bunun ciddi bir zorluk olduğunu söylüyor. Bu cemiyet de bunu tasdik ediyor. Yani gerçekten de bizim yazımız zor okunuyormuş ve farklı şekillerde okumaya imkan veriyormuş, büyük zorlukları varmış diye bunu takdir ediyor. Fakat Ahundzade'nin teklif ettiği yazısının bu problemlerin tamamını ortadan kaldırmadığını düşünüp reddediyorlar.

Diğer bir yazı da gene Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye'den, bu olaydan iki sene önce yapılan bir konuşma. Münif Efendi, bizim yazımızın aynı şekilde kelimelerin farklı şekillerde okunmasına imkan oluşturduğunu, yani hangi kelime olduğunun belli olmadığını, yazımızın bunu karşılayamadığını söylemiş. Burada da hususen و ve ك harflerine yönelik örnekler veriyor. Yani و ve ك harfleri… İşte و harfi hem “o” hem “ö” hem “u” hem “ü”, bu sesleri karşılıyor. ك de üç çeşit: Kâf-i türki, Kâf-i arabi ve Kâf-i fârisi. Hangisi olduğu belli olmuyor deniyor. Aynı zamanda matbaada dizilmesinin çok zor olduğunu, çünkü çok şekil olduğunu söylüyor. Bizim yazımızda harflerin birleştirilmesi söz konusu olduğu için her birleşime göre harflerin farklı halleri var. Her bir harfin başta, ortada ve sondaki hali var. Ama her harfle birleştiğinde başta aynı şekilde değil, ortada aynı şekilde değil. Yani م mesela ب ile birleşirse farklı olur, ر ile birleşirse farklı olur. Yani matbaa söz konusu olduğu zaman çok fazla şekil var. Bunu dizmek çok zor oluyor deniliyor. Asmaî dediğim gibi matbuattan birisi, hep kitap neşriyatıyla meşgul olmuş birisi. Buna karşı çıkıyor. Bununla ilgili Mısır'da Bulak Matbaası denilen yerde bir denemenin yapıldığını örnek veriyor. Burada Latin harfleriyle yazılmış bir sayfayı bir ustaya, Arapça yazılmış yazılmış bir sayfayı da başka bir ustaya vermişler. Dizmesini istemişler ve hemen hemen aynı sürede bitirmişler diyor. Tabii bu matbaa konusunda da kolaylaştıracak bir sürü şeyler yapılmış aslında, bizim yazımızla matbaayı yani. Dolayısıyla dizgide bir yavaşlık olmadığını söylüyor. Diğer konu kelimelerin farklı okunabilmesi. Burada Münif Efendi'nin iki örneği var.

Birisi sağdaki, altı farklı şekilde okunabildiğini söylüyor bu kelimenin. İşte “gevrek” okunabilir, “görün” -yani siz görün emir cümlesi anlamında-, “körük” okunabilir, “körün” olabilir, -mesela “körün” eli falan gibi-, “kürek” olabilir ve “kürk” olabilir diyor. Diğeri de “on” olabilir, “un” olabilir ve “ün” olabilirmiş. “Ün” aslında orijinalinde kâf-i türkî ile telaffuz edilen bir kelime. Dolayısıyla aslında ن/nunla değil de ك/kefle de imlası var ama ن/nunla da var. İşte bunun ayrılamadığını söylüyor. Burada Asmaî buna cevap olarak aslında Münif Efendi'nin konuşmasından da çok daha önce, Encümen-i Daniş denilen kurum tarafından bunları tefrik edecek hususi işaretler konulduğunu ve harflerin aslında ayrıldığını hatırlatıyor. Yani bu işin aslında o zaman bittiğini söylüyor.

Bu da şöyle bir şey. Mesela و harfi dört türlü okunabiliyor demiştik. Yani problem bu, و harfi ile ilgili ileri sürülen. Ahmet Cevdet Paşa, Encümen-i Daniş kurulurken Kavaid-i Osmaniye kitabını neşretmiş, o kurum kapsamında. Orada böyle bir şey yapıyor ve vavları “o”, “ö”, “u”, “ü”yü ayıracak şekilde ayırıyor. Yani burada nokta en üstte olduğu zaman اۏز/öz, سۏز/söz, yazarkenki gibi ۏ kullanabiliyorsunuz. /Ok, /tok, düz, yüz, buz, tuz. Dolayısıyla bir karışıklık olmuyor. Yani en azından böyle bir çözüm ileri sürmüşler. Asmai buna gönderme yapıyor.

Bir de kefler var. Bu en baştaki ك/Kef, kâf-i Arabî denilen. Diğeri, /Gef diyebiliriz, kâf-i Fârisî denilen. Diğeri de, Latin harfleriyle telaffuzunu yazamadığınız… Kâf-i Türkî yani “Türk kefi” deniliyor ya da “kâf-i nûnî” deniliyor ya da “nazal n” deniliyor: ڭ. Bunlar aslında gene o Encümen-i Danîş zamanında bu şekilde ayrılmış ve bu konuların konuşulduğu zamanlarda aslında yaygınlaşmış da. Yani herkes bu “g” sesini yapmak için, ك/kef’i /g yapmak için böyle ayırabileceğinizi biliyor ve bunu kullanan birçok insan var. Yani kitaplar da böyle çıkıyor. سڭا/sana, بڭا/bana derken nazal n/ڭ kullanıyoruz. İşte burada üç nokta koyarak bunun nazal n olduğunu göstermişler ve bu yaygınlaşmış da bir şey. Mesela vavlar yaygınlaşmamış. Ama demek ki o olmadan da insanlar yazabiliyorlarmış ve okuyabiliyorlarmış. Fakat Asmaî'nin dediği şey, yani bizim harflerimiz gereği gibi karşılayamıyor, yazamıyor... Bu insaflı bir şey değil diyor. Bunun zaten bir çözümünü bulmuşuz diyor yani.

Şimdi bu geliştirmeyle -diyelim- az önceki ayrılamayan kelimeleri yazdığımızda aslında “kürek” ve “kürk” hariç hepsini farklı yazabildiğimizi görüyoruz.

Şimdi, bu aslında harf inkılabının en önde gelen argümanlarından bir tanesi. Harf inkılabını savunmak için yapılan propaganda afişlerinden mehşur bir tanesi. İşte Türk harfleriyle aynı yazılan üç kelime, ك/kef ve ل/lam’ın birleşmesiyle yazılan: كل. Üç kelime Latin harfleriyle ne güzel “Gül”, “Gel”, “Kel” diye ayrılabiliyor diye gösteriyorlar. Bunu da böyle bir şey zannediyoruz tabii görünce. Yani bayağı insanlara bunu göstermişler ve “Aaa doğru” dedirtebiliyorlar yani. Halbuki aynı şeyin tersi örnekler de yapılabilirdi. Yani Latin harflerinin yazamadığı, gösteremediği, ayıramadığı bir sürü kelime bulabiliriz. Birkaç tane ben koydum.

Şimdi bir kere “Gel” ile “Kel” zaten gefin çizgisine koyarak ayrılabiliyor Türk harflerinde: گل/كل. “Gül” ile “Gel” aynı bir tek; ama Latin harflerinde de gülmek olan “Gül”le, çiçek olan “Gül” aynı yazılıyor. Ama Türk harflerinde farklı yazılıyor: گول/گل.

Gene bir başka örnek. Sayı olan 1000, Latin harflerinde “Bin” yazılıyor. Ata binmek anlamındaki “Bin”, gene Latin harfleriyle aynı yazılıyor ama Türk harflerinde farklı yazılıyor: بیڭ/بین.

Yani böyle çok örnek konulabilir. “Satır” gene bunlardan bir tanesi. Yani Latin harfleriyle “satır” yazdığınız zaman hangisi? Kitaptaki bir satır mı, yoksa et kestiğiniz satır mı? Ama Türk harflerinde ayrı yazılıyor: ساطیر/سطر.

Bu çok önemli. ڭ/kâf-i Türki gene Latin harflerinde karşılığı olmayan bir harf. Yani bir harf olunca çok da anlama geliyor tabii. Hani bu sadece bir sesi karşılayamıyor anlamında değil. İşte “Gönül (/ɟøˈŋyl/) diyoruz, “ŋ” diye bir ses, bunu yazamıyoruz, “n” ile aynı yazıyoruz”dan öte bir anlam kargaşasına sebep olan bir şey. Şimdi mesela “Kitabını ver” dediğimiz zaman bu ne anlama gelir? Onun kitabını ver anlamına da gelir, senin kitabını ver anlamına da gelir. Ve Latin harfleriyle aynı yazılıyor ama Türk harflerinde “Onun kitabını ver” dediğiniz zaman ن/Nun ile yazmak zorundasınız, “Senin kitabını ver” dediğiniz zaman ڭ/Kef ile yazmak zorundasınız. Latin harfleri bunu ayıramıyor ve bu yani on binlerce kelimeye eklenebilecek bir şey. Yani Latin harfleri on binlerce kelimeyi doğru yazamıyor, ifade edemiyor aslında.

Bu da Asmaî'nin örnek verdiği, kitabın 63. sayfasında bulabileceğiniz bir şey: İngilizce'deki “hail” kelimesi. Altı farklı anlama geliyor ve birbirinden uzak anlamlara geliyor. Yani, “dolu” anlamına geliyor, “dolu yağması” anlamına geliyor, “sağlam” anlamına geliyor, “sağlık” anlamına geliyor, “merhaba” anlamına geliyor. Bunların hepsi aynı yazılıyor ve tefrik edilmiyor Latin harfleriyle. Yani, birçok dilden örnek verebileceğimiz bir şeyi aslında bize böyle içi dolu bir şeymiş gibi Latin harflerini propaganda yapmak için kullanıyorlar. Ben de birkaç örnek göstermek istedim.

Bunlar -gene çok var yani- İngilizce'den örnekler. Ama birkaç tanesini seçtim. Mesela “close” kelimesi. “Close” [/ˈkloʊz/] diye “z” ile de okuyabilirsiniz, “kapatmak” anlamına gelir. Ama “s” sesiyle okursanız “close” [/ˈkloʊs/] diye yakın anlamına gelir. Ama aynı yazılıyor. İkinci kelimeyi “desert” [/dɪˈzɜːrt/] diye okursanız terk etmek anlamına gelir, “desert” /ˈdɛzərt/ diye okursanız çöl anlamına gelir. “Lead” /ˈliːd/ yol göstermek demek, “lead” [/ˈlɛd/] kurşun demek. Ama bunlar Latin harfleri. Yani ayrılamıyor kelimeler. Mesela “minute” [/ˈmɪnət/] dakika demek. Ama “minute” [/maɪˈnjuːt/] diye okursanız küçük anlamına geliyor. “Tear” [/ˈtɛər/] yırtmak demek, “tear” [/ˈtɪər/] ağlamak demek. “Record” [/rɪˈkɔːrd/] kaydetmek demek, “record” [/ˈrɛkɔːrd/] kayıt demek. “Live” [/ˈlaɪv/] canlı demek, “live” [/ˈlɪv/] yaşamak demek.

Bunlar da gene dünya kadar İngilizce'de örnek bulabileceğiniz ama birkaçını göstermek istediğim şeyler. Yani birincisi mesela, dört harf yan yana gelmiş: “Heat” [/hiːt/] diye okunuyor. T yerine D yazdığınız zaman “Head” [/hiːd/] diye okumanız lazım, yani bir mantık olacaksa ama “Head” [/hed/] diye okunuyor. Yani Latin harfleri nasıl okunacağını gösteriyor mu şimdi bize mesela burada? “Break” [/breɪk/] diye okunuyor, “b”yi “f” yapıyorsunuz, “freak” [/friːk/] diye okunuyor. Yani “freak” [/freɪk/] diye okunmuyor. Nereden bileceksiniz mesela bunu? Yani İngilizce, Latin harfleri İngilizceyi yazmak için yeterli değil diyebilirsiniz. Yani zorlanıyoruz, nasıl okuyacağız diyebilirsiniz.

Beşinci kelime “tumb” [/tuːm/] diye okunuyor. “T”yi “b” yaptığınız zaman “bomb” [/bɒm/] diye okunuyor. Yedi “river” [/ˈrɪvər/] diye okunuyor. “R”yi “d” yaptığınız zaman “diver” [/ˈdaɪvər/] diye okunuyor. Mesela “i” harfi… Biz “i” diyoruz, İngilizce'de o harf bir kere “ay” [/aɪ/]. Ama “river” derken /ˈrɪvər/ diye okunuyor, “diver” /ˈdaɪvər/diye okunuyor. Onun için Latin harfleri dilimizi gereği gibi yazmamızı nasıl sağlayacak? Yani nasıl sağlamış? Sağlamış mı? Bunlar üstünde durulması gereken şeyler.

Bunlar Latin harfleri. Şimdi bunlar klasik Latin harfleri. Bu tabloyu Yazımız kitabında da bulabileceksiniz. Farkındaysanız mesela “J” harfi yok orada. Çünkü sonradan eklenmiş Latin harflerine. “U” yok, gördüğünüz gibi “V” var. “V” ve “U” bir telaffuz ediliyormuş eskiden, sonra “U”yu eklemişler. Fakat “Ö” yok, “Ü” yok. “Ğ” yok mesela. “Ç” yok, “P” yok zaten. Bir sürü harf yok.

Biz Latin harflerine geçerek nasıl dilimizi karşılayacak harfleri bulduk? Çünkü bir sürü yeni harf ekledik bunlara. Yani Kur'an harfleriyle bir şeyleri karşılayamadığımızı söylediğimiz zaman buraya bir şeyler eklemek fikri saçma geliyor, “Bu harfler yetersiz.” deniliyor. Ama Latin harflerine gelince bir sürü harf ekleyerek ancak bunu başarabilmiş, yani karşılayabilmişler. “Ü” harfini mesela Almanlar, Almancayı Latin harfleriyle yazmak için eklemişler. “Ö”yü de gene eklemişler. Yani O'ya iki nokta koyuyorlar -bizim و/vav’a koyduğumuza benzetebiliriz- “Ö” oluyor. “U”ya iki nokta koyup “Ü” yapmışlar. Şimdi biz “C”yi /tʃ/ diye okumak üzere altına bir çizgi koyuyoruz: “Ç”. Fransızca'da mesela o “s” diye okunur. Yani bunlar hani öyle esaslı bir şeyler de değil yani. İşte “Ş” yok dediğim gibi, “S”nin altına çizgi koyuyorsunuz. “Ğ” hiçbir dilde yok zaten, tamamen uydurma. Ve dilimizi gereği gibi yazabildiğimizi söylüyoruz Latin harfleriyle. Halbuki yani örneklerde görebildiğimiz gibi aslında yazamıyor, birçok şeyi yazamıyor Latin harfleri. Ama zaten mesele yazması mı? Yani gerçekten mesele dilimizi gereği gibi yazması mı Latin harflerinin? Değil tabii ki. Çünkü bir örnekten bunu anlayabiliriz.

Şimdi “kalem” [/caˈlem/] mi okumamız gerekir, “kalem” [/kaˈlem/] mi? “K” harfi, yani neden /kaˈlem/? Mesela اقامت [/i.kaːˈmet/] mi, اكامت /i.caːˈmet/ mi? Ya da كاظم [/caːzɯm/] mı, قاظم [/kaːzɯm/] mı? Bunları yani كاظم [/caːzɯm/] da yazacak olsanız “K” ile yazacaksınız, قاظم [/kaːzɯm/] da yazacaksanız “K” ile yazacaksınız. Ayırt edemiyorsunuz. Falih Rıfkı Atay Çankaya kitabında yazıyor bunu. Mustafa Kemal'in neden “Q” harfini bizim Latin harflerimize dahil etmediğini anlatıyor. Orada Kâzım Özalp Paşa demiş ki “Ben adımı nasıl yazacağım?” Adamın adı Kâzım olduğu için, “Q” harfini alalım demiş. Yani “Ben adımı nasıl yazacağım? Q harfi olması lazım.” demiş. Mustafa Kemal de “Bir harften ne çıkar, kabul edelim.” demiş. Yani “Q” harfini de kabul edelim demiş önce Mustafa Kemal. Falih Rıfkı da ertesi gün gidip konuştum diyor Mustafa Kemal’le tekrar. O da ismini Kemal olduğu için “Q” ile yazmış, bir de “K” ile yazmış. Yani “Q” alınacak olsa “Q” olacak, “Q” olmadığı takdirde “K” ile yazılacağı için ikisini de yazmış. Fakat diyor ki Falih Rıfkı, Mustafa Kemal Latin harflerinin el yazısında büyük harflerini bilmezdi, diyor. Yani büyük harfleri yazmayı bilmiyormuş Mustafa Kemal el yazısında. Onun için küçük harfi büyük yazarmış. Yani “q” harfini büyüterek yazınca büyük yazıyor. “k”yı da büyük yazıyor büyük “K” olsun diye. Bunu zaten Atatürk’ün imzasında görebilirsiniz. Yani meşhur Atatürk imzasında “a” harfi biraz büyüktür. Yani büyük “A” yok orada dikkat ederseniz. İşte Mustafa Kemal “Q”yu beğenmemiş yani. Hoşuna gitmedi diye koymamışlar, vazgeçmişler yani “Q”yu almaktan. Yani كاظم'la قاظم'ı ayıralım, doğru yazabilsin dilimizi denmiş mi? Hayır yani. Latin harfleriyle dilimiz doğru yazılsın diye bir yani hassasiyet mi var? Hayır.

Zaten Türk yazısını terk etmenin, Latin harflerinin kolaylığıyla ya da Türk harflerinin zorluğuyla ilgili olmadığını İsmet İnönü söylüyor. Benim baktığım kitap, 1987 baskısı, Hatıralar kitabında sayfa 223'de Bilgi Yayınları’ndan çıkan, şöyle diyor: “Harf inkılabı bir okuma-yazma kolaylığına bağlanamaz. Okuma-yazma kolaylığı Enver Paşa'yı tahrik eden sebeptir.” Enver Paşa da çünkü yazıda bir yenilik öneriyor, yani yeni bir yazı icat edip onu teklif ediyor. “Okuma-yazma kolaylığı Enver Paşa'yı tahrik eden sebeptir. Ama harf inkılabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk.” diyor, İsmet İnönü.

Fakat öyle anlaşılıyor ki aslında Latin harflerine geçişte gene Türk yazısının mantığı kullanılmış. Yani mesela “D” ve “O” harfleri yan yana gelince “do” [/do/] olur diyoruz değil mi biz? İngilizce'de “du” [/duː/] oluyor mesela. Neden “D” ve “O” yan yana gelince “do” olsun? Ya da “M” ve “U” harfi yan yana gelince “mu” diyoruz. Neden “mu” olsun? Yani bu başka ne olabilir ki diye düşünebiliriz. Ama İngilizce'de mesela “myu” [/mjuː/] oluyor. Yani “mu”, “m” ve “u” yan yana gelse “myu” gibi bir şey okumanız lazım onu. Fransızca’da “mü” diye okumanız lazım. Zaten o bizim “u” dediğimiz harfin adı “ü” Fransızca’da. Dolayısıyla zaten bu da kitapta yazan şeylerden bir tanesi. Harflerin isimleri de müşterek değil. Hiçbir dilde aynı değil.

Şimdi, yani şunu diyeceğim. Aslında bizim Türk yazısında olan mantıkla, yani yine onun etkisinde olarak Latin harflerine intibak etmişler. Yani mesela “mu” dedim, Türk yazısında م yanına و koyarsanız مو/mu olur. م/mim yanına ا/elif koyarsanız ما/ma olur. م/mim ve ی/ye yazarsanız می/mi olur. Bunun gibi م/mim’in karşılığında “M”, و/vav’ın karşılığında “U” koymuşlar, مو/mu olmuş. İşte... “A”nın karşılığını الف/elif diye düşünmüşler, “M” – “A”, “ma” olur demişler. Aslında bu Türk yazısının mantığı. Yani م/mim ve ا/elif, ما/ma olur mesela. Yani... Balık kelimesi mesela... ب/be’den sonra ا/elif, با/ba olur, ل/lam’dan sonra ی/ye, لی/lı olur. ق/kaf koyunca da لیق/lık diye birleştirirsiniz: بالیق. Latin harfleriyle nasıl yazıyoruz? B-a-l-ı-k yazıyoruz. Yani tam olarak aynı mantık ama tabii Türk yazısında her zaman bu kadar aptalca değil. Okutucu diye bir şey var mesela. Her zaman okutucu yok. Yani gerekmediği yerlerde yok. Onun için “بالیق/balık” örneğinde ا/elif’e mesela okutucu deniyor. ب/be’den sonra ب/be’yi “a” diye okutan ا/elif harfine okutucu deniyor. Bu okutucular ا/elif, و/vav ve ی/ye bu arada, üç tane. Fakat her zaman okutucu yok. Yani mesela مقدر/mukadder kelimesini okutucu olmadan yazmanız gerekiyor. م/mim, ق/kaf, د/dal ve ر/ra harflerini yan yana koyduğunuzda مقدر/mukadder okunur. Bunu da kelimenin bütününden tanırız. Yani o dört harfi yan yana geldiği zaman bunun مقدر/mukadder olduğunu biliriz ve öyle okuruz.

Yani böyle, bir şeyler bilmeyi gerektiren bir yazı bizimkisi. Şimdi, yani neden işte “M” ile “U” yan yana gelince “mu” olsun, “B” ile “A” yan yana gelince “ba” olsun dedim. Çünkü gene bir örnek var.

Bu Mustafa Kemal’in yazdığı bir mektuptan, 1914 tarihli. Latin harfleriyle Türkçe’yi yazmış olduğunu görebilirsiniz. Ama okumaya kalkın. “Dünya insanlar için bir dâr-ı imtihandır. İmtihan idilen -idilen diyoruz çünkü o sondaki “e” [/ə/] harfi, Fransızca'da okunmaz yani- insanın her suale -bu “Ç” dediğiniz harf “s” Fransızca'da- mutlaka pek muvafık cevap vermesi mümkün olmayabilir. Fakat düşünmelidir ki hüküm cevapların heyet-i umumiyesinden hasıl olan muhasalaya göre verilir.”

Yani demek istediğim, Türk yazısının mantığıyla kurmuşlar Latin harflerini. Şimdi, “Latin harfleri kolay.” deniliyor. Doğru. Çünkü hiçbir şey bilmenize gerek yok. Yani hiçbir zeka parıltısına sahip olmanıza gerek yok. Herkesin çok kolay öğrenebileceği, hiçbir yani değeri olmayan bir şey aslında. Yani bizim Türkçe’yi yazdığımız Latin harflerinden bahsediyorum. Gösterdiğim gibi İngilizce’de kelimelerin nasıl yazıldığını, nasıl okunduğunu ayrıca bilmeniz gerekiyor. Yani her kelimeyi bilmeniz gerekiyor. Fransızca’da da öyle. Fransızca’da bir kelimeyi belki yüz farklı şekilde yazabileceğiniz kelimeler var ama bir tanesi doğru ve Fransızca kabul ediliyor. Onu dolayısıyla biliyorsunuz siz ve bir sürü insan yazım yanlışı yapar yani İngilizce’de de Fransızca’da da, yani bilmediği şeyler olabilir. Ama bizde böyle bir şey yok. Her şey çok basit. Her duyduğumuz kelimeyi, o kelime hakkında hiçbir şey bilmesek bile yazabiliriz. Hatta bir kelime olmasına da gerek yok, uyduruk bir ifade duyduğumuz zaman onu yazabiliriz. Bu aslında, literatürde karşılığı olan bir şey. Fonetik diller diye bir şey var. Yani her sesin her zaman aynı harfle karşılandığı diller. Bizim Latin yazılı Türkçe tam buna uyan bir şey. Yani dünyada en çok uyan dil. Başka diller de… Yani fonetik sayılan diller var. Mesela Gürcüce’nin gene böyle kusursuza yakın bir fonetik dil olduğu söyleniyor. Fince’nin Türkçe kadar olmasa da öyle olduğu söyleniyor. İspanyolca gene fonetik sayılan bir dil. Fakat orada bile bir sürü istisnalar var, okunmayan harfler var falan. Ama Türkçe’nin nedense hiçbir istisnası yok. Bu neden? Dediğim gibi şimdi her sesin karşılığına bir harf uydurmuşlar ve her şeyi okutucuyla yazıyormuş gibi düşünerek bunu yapmışlar, bu çıkmış ortaya.

“Yazıldığı gibi okunma” mevzuu var. Yani Türkçe’nin yazıldığı gibi okunan bir dil olduğunu söylüyoruz. Bunun bir anlam ifade ettiğini düşünüyoruz. Bilmiyorum yani tam ne anlama geliyor. Ama şu var yani: biz mesela diyoruz ki... Mesela C-A-R yan yana geldiği zaman “car” [/dʒaɾ/] diye okunuyor bizde. Biz diyoruz ki “Yazıldığı gibi okunmuyor İngilizce. Çünkü “car” diye yazıyorlar, “kar” diye okuyorlar.” diyoruz biz. Ama bu çok saçma bir şey yani. Çünkü İngilizce’nin yazımına göre de o öyle yazılır. Yani İngilizce yazıldığı gibi okunan bir dildir. Çünkü “car” yazılır, /kɑːr/ okunur. Ama /kɑːr/ “C” ile yazılır. Senin “ce” dediğin harf ile yazılır. Zaten onlar ona “ce” demiyor yani. Aynı şeyi İngilizler bize söyleyebilir. Türkler “car” [/kɑːr/] yazıyorlar, “car” [/dʒaɾ/] okuyorlar diyebilir yani. Ama biz bunu bir şey zannediyoruz. Yani yazıldığı gibi okunuyor bizim dilimiz falan zannediyoruz. Mesela “İstanbul” Fransızca... Fransızlar diyebilir ki Türkler “İstanbül” yazıyor, “İstanbul” okuyor. Yani Türkçe yazıldığı gibi okunan bir dil değil diyebilirler.

Şimdi bir de “Yazıldığı gibi okunmaz Türkçe aslında.” diyenler var. Belki duymuşsunuzdur. Yani aslında işte “Mesela “geleceğim” yazarsınız ama “gelicem” diye okumanız gerekir, Türkçe yazıladığı gibi okunan bir dil değildir.” derler. Bunun da çok saçma bir şey olduğunu şu İsmet Özel mısraından anlayabiliriz diye düşünüyorum:

“Sana durlanmış kelimeler getireceğim
pörsümüş bir dünyayı kahreden kelimeler”

Bunu şöyle okumamız gerekiyormuş: “Sana durlanmış kelimeler getiricem.” diyorlar.

Şimdi bizim Türk yazımızda Arap harflerinden farklı olarak bazı harflerin olması gayet tabii bir şey. Dediğim gibi Latin harflerini de kullanan bütün dillerde kendilerine mahsus harfler, işaretler var. Biz de Kur’an harflerinde hususi farklılıklar taşıyoruz, bize has olan. Yani پ/pe harfi, چ/çim harfi, ژ/je harfi gibi… Bunlar Arapça’da yok. ڭ/kâf-i Türki diye bir harfimiz var mesela, sadece Türkçe’de var. /gef var. Bunlar tabii ki çok normal ama bundan ibaret değil. Yani biz Arap harflerini kendimize göre uydurup kullanıyor değiliz aslında. Biz diyoruz ki, -bu kitabın yazarı da öyle diyor- bu aslında Türk harfleri, yani Arap harfleri değil. Çünkü bu yazıyı Türkleştirmişiz biz diyor. Bunu da, yani birçok hat var biliyorsunuz. Burada koyduğum Nabati yazısı mesela. Kufi hattı için Arap yazısı diyebiliriz. Ama bizim bugün, gene bütün Kur’an harfleriyle yazan dünyanın da kullandığı, en yaygın kullandığı harfler hep aslında Türklerin şekillendirdiği, son halini verdiği hatlar olmuş. Bu Nabati yazısı da… Arap yazısının iki dalla başladığı söyleniyor, Kufi ve Nabati yazısı diye. Bu Nabati yazısı sonradan Nesih, Sülüs gibi hatlara evrilmiş. Kufi yine kalmış. Yani o da gelişerek gitmiş. Ama bizim Türk yazısı dediğimiz şey, bu Nesih, Sülüs, bunlar, "Türk hattı" olarak, "Türk yazısı" olarak da isimlendirilmiş bir şey.

Hafız Osman’ın hattı bu.

Asmaî şöyle diyor kitapta, sayfa 47’de: “Rika yazısı, büsbütün bizim hattatların icadıdır. -Rika yazısı da bu- Sülüs, nesih ve divanî yazıların envaı hep bizim Türklerin kalem-i maharetleri eseridir. Bunlardan şimdi kesretle istimal edilenleri rika ve sülüs ve nesih olup Araplar arasındaki ismi Hatt-ı Türkî’dir. Bunlara Hatt-ı Türkî tesmiyelerinde Arapların hakkı vardır. Zira yazılar, babası bulunan Hiyeroglif’ten alınarak şekl-i mahsuslarla tahsin edilen yazılar, isimlerini hep kendilerine mal eden kavimlerin isminden almıştır. -Yani bu Türklerin kendilerine mal ettiği bir yazı mı, değil mi? Asmaî öyle olduğunu söylüyor.- Umum hakkında cari olan bu kaide neden hakkımızda cari olmayacak ve atalarımızın ihdas ettiği ve bize miras bırakıp gittikleri bu güzel yazılarımıza ne için Türk yazısı denmeyecektir?

Bugün bil-cümle hıtta-i Mısriyye ve Suriyye ve Irak ve Hicaz’da resmî, gayr-i resmî kalemlerin yazdığı yazı biz Türklerin rikasıdır. Umum matbaalar ise Hatt-ı İstanbulî dedikleri nesih hurufumuzla gazete ve kitaplarını basarlar.

Ayıp olan bir cihet varsa o da içimizden bazı zevatın mefahir-i milliyemizden bulunan bu huruf ve yazılarımıza Hutut u Huruf-i Arabiye -yani Arap harfleri ve Arap hatları- namı vererek mülk-i yeminimizden tecerrüd ve fahr u mübahatından taarri etmeleridir.”

Biz Türkleştiğini söylediğimiz bu yazıyı terk ettik. Latin yazısına geçtik. Kolay okunabilsin diye yaptık diyelim. Matbaada kolay dizilebilsin diye yaptık falan diyelim. Ama yani kolay olması iyi bir şey mi diye hiç sormuyoruz. Askerde bir laf var bildiğimiz, “Eğitimde merhamet vatana ihanettir.” diye. Yani bir şeyleri kolaylaştırmanın iyi bir şey olduğunu nereden çıkardık? Dediğim gibi Latin harfleriyle okuyup yazmak için hiçbir şey kesbetmenize gerek yok. Yani tam bir aptal da olsanız yapabilirsiniz. Hiç yani bir şey bilmenize gerek yok. Çok basit, sadece seslerin karşılığını bilmeniz yeter. Ama Kur’an harfli Türk yazısıyla yazsaydık neleri bilmemiz gerekecekti? Türkçe yazı yazıp okumak için neleri öğrenmek zorunda olacaktık? Ve bundan imtina etmek neye faydası olacak olan bir şey? İsmet Özel 1928'den beri biz saçmalıyoruz diyor; biz 1928’den beri Türkçe konuşmuyoruz diyor. Çünkü papağanların konuşması gibi konuşuyoruz. Yani ne demek bu? Papağan duyduğu bir şeyi tekrar etmekten ibaret olarak konuşur. Biz de aslında ne dediğimizi hiçbir zaman bilmeden bir şey duyuyoruz ve taklit ediyoruz. Bir insanın, başka bir insanın hoşuna gidecek bir şey yaptığını görüp, ona “Teşekkür ederim.” dediğini duyuyoruz. Biz de benzer bir durumda “Teşekkür ediyorum.” diyoruz. “Telekkür ediyorum.” dese mesela, biz de öyle yapacağız yani. “Telekkür olmaz, telekkür diye bir şey olmaz.” diyebileceğimiz bir şey var mı? Ama “تشكر/teşekkür”, bunun yazılışını bilseydiniz… Onun sadece شكر/şükür kelimesiyle alakalı olduğunu bildiğiniz zaman onu yazabileceksiniz.

Şimdi, işte bunu yaptık. İyi mi oldu? Halide Edip Adıvar'ın The Turkish Ordeal diye bir kitabı var, İngilizce bu, Türkçesi yok bu kitabın. Orada Mustafa Kemal için şey diyor: yani biz diyor, İstiklâl Harbi sırasında hepimiz biliyorduk Mustafa Kemal’in şahsi güç elde etmek için, şahsi çıkarları için mücadele ettiğini. Görüyorduk diyor. Ama ülkenin yok olmaması ya da yani… Türkiye’nin yok olmaması onun padişah olması anlamına gelecekse buna razıydık diyor yani. Biz de diyelim ki Türkiye yok olmasın diye Latin harflerini de sineye çektik. Birçok şey yaptık. Ama bugüne geldik. Yani bugün iyi mi oldu? Türkiye’nin bugün geldiği halden memnun muyuz? Latin harfleri dolayısıyla geldiği halden. Bu soruyu sorarak bitirmeyi planlamıştım. Teşekkür ederim beni dinlediğiniz için.

Oruç Özel: Biz de Muttaki Ünlü’ye teşekkür ediyoruz. Bahsettiği üzere konu katiyetle teknik bir mevzu değil. Harf İnkılabı yapıldığı zaman Konya'da açılan dövizde ne yazıyor? “Eski Harfler ile birlikte böylece Kur'an'ı da tarihe gömdük.” Konu tamamen yazımızın elimizden alınması meselesi, hiç teknik bir mesele değil. Hiçbir şekilde bir iyi, yani müsbet bir tarafı yok. Tamamen Müslümanlığımızdan bizi ayırmak üzere yapılmış bir şey olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla konu -biraz önce izah edemediğim şekilde- itikadi bir mesele. Türk yazısıyla Müslüman takviminin birlikte ele alınmasının sebebi de bu. Biz, Kur'an'ın bir ayeti hariç hepsine inanıyorum diyen adamın İslam dairesi dışında olduğuna iman ediyoruz. Böyle bir şey olmaz diyoruz yani. “Namaz kılınmaz neymiş o” -haşa- denmeyeceğini, bir Müslümanın böyle bir şeyi zikrettiği zaman İslam dairesinde kalmayacağını biliyoruz.

Dolayısıyla bize dünyevi olarak bir tarih ve dünya hayatına intibak edecek Kur'an'dan kopararak bir saat, takvim ve yazıyı icbar ettiklerinin şuurunda olmamız gerektiğini ben de tekrar hatırlatmak istiyorum.

Dolayısıyla bize dünyevi olarak bir tarih ve dünya hayatına intibak edecek Kur'an'dan kopararak bir saat, takvim ve yazıyı icbar ettiklerinin şuurunda olmamız gerektiğini ben de tekrar hatırlatmak istiyorum.

Birkaç şeyi ben de söyleyip hitama erdirmek istiyorum konuşmayı. 1428 Senesinde İstiklal Marşı Derneği kuruldu, yine Muharrem ayında. Bu sene, 1448 senesinde derneğimizin kurulmasının 20. senesini ifa edeceğiz. Bununla alakalı da yine bir program tertip edeceğiz Allah'ın izniyle.

Şimdi konuşmamı dışarıdaki “Pazarola” standını görmüş olduğunuzu varsayarak, o hususta birkaç kelime zikreterek bitirmek istiyorum. 10 seneyi aşkın süre önce İstiklal Marşı Derneği bir tüketim kooperatifi olarak Pazarola’yı kurdu. Burada maksadımız Türkiye’de milli birliği kurmak için milli pazarı kurmadan bir yol alamayacağımızı izah etmek üzereydi. Devamında Türk mutfağına nelerin girmesi, bir Türk'ün boğazından neler geçmesi gerektiği hususundaki izahlarımız oldu. Bizim şu anda İstanbul'da ve Adana'da birer Pazarola’mız var. Onbire yakın ürünümüzü Adana'da imal ediyoruz ve bununla alakalı da diyoruz ki temiz, hilesiz-hurdasız ve insan sağlığı ve dünyası ve ahireti için uygun olabilecek gıdanın ve devamında artık neler olacaksa ondan sonra temini Türkelinde hala mümkün. Bununla alakalı da gayretlerimize devam ediyoruz. Bizleri dinlediğiniz için çok teşekkür ederiz. Hayırlı akşamlar dilerim.

28 Zilhicce 1447 (14 Haziran 2026) Pazar - İstanbul

"WALDO SEN NEDEN BURADA DEĞİLSİN" Kitabının Yeni Baskısı

Fahri Genel Başkanımız Şair İsmet Özel'in "WALDO SEN NEDEN BURADA DEĞİLSİN" kitabının yeni kapağı ile yeni baskısı yapıldı.

SINIF BİLİNCİ İKİNCİ MERHALE DÖRDÜNCÜ NÜSHA NEŞROLUNDU!

İstiklâl Marşı Derneği olarak başından itibaren Türk milletinin veba ve kolera arasında tercih yapmak durumunda bırakılmasını kabul etmedik ve dayatılanların tercihmiş gibi sunulmasına karşı biz hep işimize baktık.

ÇELİMLİ ÇALIM'IN YEDİNCİ SAYISI ÇIKTI

İstiklâl Marşı Derneği’nin yayınladığı “Çelimli Çalım” mecmuamızın yedinci sayısı çıktı.

İstiklâl Marşı Derneği Yeni Yönetim Kurulunun görev taksimatı yapıldı

17.07.2010 tarihinde yapılan Genel Kurulumuzun ardından yapılan ilk yönetim kurulu toplantısında, yönetim kurulu üyelerimizin görev taksimatı yapıldı.

SUDAN SEBEP

Ulaştırma Bakanı Abdülkadir Uraloğlu geçtiğimiz günlerde bir Denizcilik Bakanlığı değil de  bir Denizcilik Başkanlığı kurulacağından bahsetti.

İSTİKLÂL TAKVİMİ 1436 ÇIKTI

İstiklâl Takvimi’nin 1436 senesine ait nüshası yeni resimleri, yeni dersleri, yeni temrinleri ve yepyeni şekliyle neşrolundu.

MUAVENET

Geçtiğimiz yaz Hindistan'ın başşehri Yeni Delhi'de iki gökdelen kaçak yapı olduğu gerekçesiyle...