"Düşünün bir, ya İstiklâl Marşı da olmasaydı?"

İstiklal Marşı: Derin Bir Millî Mutabakat Metni

(…)

Marş sözleri, şarkı sözlerine benzer; ekseriya mânası zayıf, tekerleme edalı, dile kolay gelen metinlerden oluşur. “Millî Marş” denilen marşların da pek bu çerçevenin dışında olduğu söylenemez. Nitekim, Millî Mücadele sırasında bir “millî marş” yazılması sözkonusu olduğunda yarışmaya katılan yüzlerce şiir arasında Mehmed Âkif’in şiiri kendi farklılığını herkese kabul ettirir.

Elbette her ülkenin milli marşı o ülkenin halkına hitab eden, onlara cazip gelen unsurlara sahiptir. Fakat millî marşların çoğunun diğer marşlardaki zaafları taşıdığı görülmektedir. Basit ifadeler, kuru hamaset, kişi veya kavim övgüleri bu metinlerde ağır basmaktadır. Bu marşların çoğu, muhtemelen her ülkenin bir millî marşı olması gerektiğinden sipariş üzerine yazılmış, edebî değeri üzerinde fazla durulmamış metinlerdir. Fakat tarihî oluşumun parçası olan metinlerin daha güçlü ve etkileyici olduğu hemen fark edilmektedir. Elbette bu marşlar milletin bağrından kopmuştur, onu ifadede daha başarılıdır. Diğer marşlar ise, böyle bir atmosfere sahip olmadığı için bu etkiden hayli yoksun görünmektedir. İstiklâl Marşımız sipariş üzerine yazılmış gibi görünmekle beraber, yazılırken içinde bulunulan atmosfer, şairinin yüksek edebî gücü ve milletinin maneviyatını içine sindirmişliği farklı bir metnin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Nitekim, elimizde bulunan marşlar içinde İstiklâl Marşı’nın yegâneliği kolaylıkla anlaşılmaktadır. Elbette, bizim elimizdeki tercüme metinler yazıldığı dildeki tesiri taşımaz. Buna rağmen, İstiklâl Marşı’nın başka dillere çevrildiğinde şiir olarak gücünü kaybetse bile muhteva olarak değerini ve farkını hissettireceğini söyleyebiliriz.

Mehmed Âkif, esasen Meclis’te etkili olan asker-sivil seçkinlerin ideolojik dairesi içinde sayılmaz. O “islâmcı”dır, Meclis’te çok sayıda bulunan ulemadan, hocalardan değildir ama, onlardan da ayrı görülmez. Meclis’in çok konuşmayan, hatta neredeyse hiç konuşmayan meb’uslarından olan Mehmed Âkif, o sıralar üzerine düşen her şeyi yaptıktan başka, bütün söyleyeceklerini bu şiirle, İstiklâl Marşı ile ifade etmek için beklemiş gibidir.

İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi o sıralar çok az şeyi ittifaka yakın ekseriyetle kabul etmiştir. İstiklâl Marşı, üzerinde ittifak sağlanan bu nadir şeylerdedir. Mehmed Âkif'in şiiri, şiiriyeti yanında söyleyecek şeyleri olan ender marşlardandır. O bir haykırışla başlar. Bu haykırış, iki asırdır savaşa savaşa çekilen ve nihayet dokuz asırlık ana topraklarında varlık mücadelesi veren bir milletin kuşkularını bertaraf etmek ister:

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak

Mehmed Âkif şiirin devamında, Doğu-Batı, İslâm-Batı ya da mücerret (somut) şekilde batıyla asırlardır savaşan bir topluluğun mensubu olarak Türk-Batı mücadelesinin diyalektiğini yapar.

Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl

Mehmed Âkif bu sehl-i mümteni denilebilecek mısrada istiklâlin, bağımsızlığın Hakk'a tapmanın tabiî sonucu olduğunu söyler. Esasen, Hakk’dan başkalarına tapanın müstakil olması, hür olması mümkün müdür? Hakka tapan insan insanlığı ve istiklâli hak etmiştir veya müstakil olacak mücadele azmine sahiptir.1Esasen sonraki mısrada belirtildiği gibi,  Hakka tapan insan ezelden beri hürdür, hür yaşar.

Mehmed Âkif, İstiklâl Marşı’nda bütün mukavemet unsurlarını “iman” kavramı etrafında toplar:

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
.....
....Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar!

İman sahiplerine Hakk'ın vadettiği günler doğacaktır:

Kimbilir, belki yarın… belki yarından da yakın.

Bu “milli” marşda dinî vecd ve islâmî terminoloji çok kuvvetli şekilde hissedilir:

Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın…
….
Ruhumun senden İlahî şudur ancak emeli:
Değmesin ma'bedimin göğsüne na-mahrem eli;
Bu ezanlar -ki şehadetleri dinin temeli-
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl.

Şair, İstiklâl Marşı’nda “bayrak” gibi “ezan”ı da bağımsızlık sembolü olarak zikredilmektedir. Ezana atıfta bulunmakla kalmamakta, bir insanın müslüman olmasının delili mahiyetinde sayılan, kelime-i şehadeti ayrıca zikretmektedir. Mehmed Âkif ezana atıfta bulunmakla, Türkiye'nin dinî-kültürel kimliği konusunda çok etkili bir yaklaşım veya tavır ortaya koymaktadır. Ezanların şehadetlerinin dinin temeli olduğu ve sonsuza kadar yurdun üstünde inlemesi, heyecanla okunması gerektiği, belirtilmektedir. Ezanın şehadetlerinden birincisinde (Eşhedü en lâ ilâhe illallah) “Allah'tan başka tanrı olmadığına şahitlik ederim” denilmekte; ikincisinde ise, “Hz. Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik ederim” denilmektedir (Eşhedü enne Muhammeden Resulullah).  Bir insan bu iki ibareyi söylemekle  -yani kelime-i şehadet getirmekle- müslüman olur.

Mehmed Âkif, karşı cepheyi de, Meclis mensuplarının çoğu nazarındaki prestijine aldırmadan açıklıkla çizmekten çekinmez:

Garbın âfakını sarmışsa çelik zırhlı duvar

Mehmed Âkif, burada, Batı’nın o sıralar toplumumuz için en korkulu yüzü olan teknolojiye meydan okur. Garbın âfakını saran çelik zırhlı duvar, teknolojiden hatta kitle halinde ölüme yol açan savaş teknolojisinden başka bir şey değildir. Bu üstün teknolojiye sahip olarak bizi yok etmek isteyen batı, “medeniyyet”, esasen zâlim bir varlıktır, adeta “tek dişi kalmış” korkunç bir canavardır…

1982 Anayasa'sında yer alan hükme göre, değiştirilemesinin teklif dahi edilemeyeceği belirtilen “İstiklâl Marşı” Emperyalizme karşı kimliğimizi müslüman bir toplum olarak haykıran bir metindir.

Mehmed Âkif, Millî Mücadele’yi yürüten 1. TBMM tarafından oy birliğine yakın ekseriyetle kabul edilen, sonraki dönemlerde yapılan köklü değişikliklere rağmen değiştirilmeyen, bilahire yapılan anayasalarda değiştirilemeyeceği hükme bağlanan İstiklâl Marşı’nda bilinçli olarak bir aidiyet-kimlik formülü ortaya koymaktadır. 1. TBMM’nin kayıt defterinde Burdur Meb’usu Mehmed Âkif “İslâm şairi” olarak kayıtlıdır. Onun bu marşı yazmasını en çok isteyen ünlü “türkçü” ve Türk Ocağı başkanı, o sırada Maarif Vekili olan Hamdullah Suphi’dir. Bu marşı ayakta alkışlayanlar arasında Meclis Reisi Mustafa Kemal Paşa da vardır. Demek ki görüş farklılıklarına ve ne yazacağı bilinmesine rağmen millî marş ısrar edilerek Mehmed Âkif’e yazdırılmış ve metin ortaya çıktıktan sonra muhteva da bilinerek tasvib edilmiştir.

İstiklâl Marşı’nın Cumhuriyet’ten sonra millî marş olarak kalması, köklü değişikliklere rağmen değiştirilmemesi, yüzlerce yıllık bir sembol olan bayrak gibi aidiyet ifade eden muhtevası ile açıklanabilir. Aidiyetimiz değişmedikçe, kimliğimiz sürdükçe, bayrağımız gibi millî marşımız da değişmeyecektir.

Mehmed  Âkif, İstiklâl Marşı’ndan önce marş benzeri şiirler yazmıştır. Bunlardan ilki, Balkan Harbi sırasında yazılan “Cenk Şarkısı”dır (1912). Bu şiir,

Yurdunu Allâh’a bırak çık yola;
“Cenge” deyip çık ki vatan kurtula.
Böyle müyesser mi gaza her kula?
Haydi levend asker, uğurlar ola.

kıtası ile başlar. Halk şiiri tarzındaki “Cenk Şarkısı” gerçekten halk duyarlığını yansıtan, âdeta askerle konuşan bir şiirdir. Mehmed Âkif daha sonra İstiklâl Marşı’nda ifade edeceği bazı temaları bu şiirde de kullanmıştır.

Yerleri yırtan sel olup taşmalı

*

Düşmana çiğnetme bu toprakları

*

Eş hele bir dağları örten karı:
Ot değil onlar, dedenin saçları!
... ........

(…)

Mehmed Âkif’in, Ankara’da Balıkesir’in işgalinin yıldönümü dolayısıyla yazdığı kıt’a da İstiklâl Marşı’ndaki ses ve muhtevayı hatırlatan bir şiir parçasıdır. Bilhassa,

Ey benim her taşı bir ma’bedi iman olan yurdum,
Seni er geç bana mutlak verecek ma’budum!

mısraları İstiklâl Marşı ile karıştırılabilecek mahiyettedir.

İstiklâl Marşı’nın muhtevası Mehmed Akif'in zihninde, Balkan Harbi sırasında oluşmaya başlamış, muhtelif metinlerde on yıl boyunca parça parça ifade etmiştir. Bilhassa, Berlin Hatıraları’nın sonunda İstiklâl Marşı’nın ilk kelimesini kullanmaya kadar varmıştır:

– Korma
Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz!
........

Mehmed Âkif, İstiklâl Marşını yazmayı kabul ettikten sonra zihninde olanı kâğıda geçirmekte fazla zorlanmamış ve güç yazan bir şair olmasına rağmen şiiri kısa zamanda bitirerek teslim etmiştir.

Millî marş olarak kabul edilişinden bu tarafa törenlerde, toplantılarda okunan İstiklâl Marşı’nın sahip olduğu nüfuzu sadece resmî olarak kabul edilmesine, kanunla, Anayasa hükmü ile korunmasına bağlamak mümkün değildir. O taşıdığı derin ve yüksek anlamla, bulunduğu köklü atıflarla milletimizin benliğini ifade eden, kendi gücünü, kendi nüfuzunu ve dokunulmazlığını meydana getiren bir şaheserdir!

 

Ya İstiklâl Marşı Olmasaydı

 

(…)

Korkulu günlerde yazılmış olan bu şiir "Korkma!" hitabıyla başlıyordu:

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak!

Mehmed Akif'in bu şaheserinin bütününü hamaseti aşarak yeni bir bakışla ele almaya ihtiyaç var. İlk bakışta bir heyecan şiiri gibi görünen bu düşünce ve iman şiirinin derinliklerine inmek veya zirvelerine çıkmak,  o muhtevayı tam olarak kavramak gerekiyor. 

Akif'in   41 mısralık şiirinde sadece bir mısra iki kere yer almıştır:

Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin İstiklâl.

Şiirin ana temalarından biri bu mısrada ifade edilmiştir ve şair bunu vurgulamak kastıyla şirin sonunda tekrarlamıştır."Hakk'a tapan", Allah'a inanan ve ona bağlanan bir insan, başka hiç bir şeye ram olmaz, başka hiç bir şeyi Rab tanımaz; dolayısıyla İstiklâl, bağımsızlık onun hakkıdır... Bu mısra İstiklâl kavramının batıda ifade edilmeyen tarzda bize göre bir tanımı ihtiva etmektedir.

____

"İstiklâl Marşı"  öyle bir metindir ki, Türkiye'yi teşkil eden halkın bütününün benimseyeceği unsurlar ihtiva eder. Esasen Mehmed Âkif böyle bir sonuç da gözetmemiştir.  O düşündüğü, inandığı gibi yazmıştır sadece, bilhassa,  1924'ten sonra uygulanan politikalar bu ülkenin halkının inanç ve değerlerinin geniş ölçüde dışlanması anlamına geliyordu. O yüzden geniş halk kitleleri bilhassa kendini inanç boyutu ile tanımlayanlar- ülkeye bağlılıklarını İstiklâl Marşı ile ifade etmişlerdir.  Kendilerini anayasa ve kanun metinlerinde değil, İstiklâl Marşı'nın metinlerinde bulmuşlardır.

Düşünün bir, ya İstiklâl Marşı da olmasaydı? Veya yarışmaya katılan yüzlerce şiirden birisi "Millî marş" olarak kabul edilseydi? Ya Mehmed Âkif'imiz olmasaydı?

(...)

D. Mehmet Doğan, Camideki  Şair Mehmed Akif,
Yazar Yayınları, Ocak 2009, Ankara, s. 104-107.

 

Mehmed Âkif, Yunus Emre ve İstiklâl Marşı

(…)

Ko ölmek endişesin, âşık ölmez bâkîdür
Ölmek senün nen ola, çün cânun ilahîdür
Ölümden ne korkarsın, korkma ebedi varsın!

Mehmed Akif'in İstiklâl Marşı'na "Korkma" hitabıyla başlaması eleştirilere konu olmuştur. Bir şiirin, bir marşın böyle bir nida (ünlem) ile başlaması bir zaaf olarak görülmüştür. Burada "korkma" kelimesinin "endişelenme", "tasalanma" anlamına geldiği açıktır. Mehmed Akif'in umumi-toplumsal endişelerine karşılık, Yunus Emre'nin zamanın karışıklıkları içinde şahsi yokluk endişesine kapılanların bu vehimlerinin giderici bir ruh üflediğini söyleyebiliriz. Yunus Emre yukarıya üç mısraını aldığımız şiirinde insan varlığının ruh olarak ebediliğini, ölüm sonrası ebedî varlığını ifade etmektedir. Onun fert için kullandığı "Korkma" nidasını, yedi asır sonra Mehmed Âkif toplum için, millet için kullanacaktır. Her iki şiirde de varlık problemi üzerinde durulmaktadır. İlkinde ferdî varlık, ikincisinde mâşerî (kolektif) varlık. Yunus "âşık ölmez bâkîdür" diyerek kişinin bekâsını, kalıcılığını ilan ederken, Âkif milletin ve milletin organizasyonunun (devletin) bekâsını ilân etmektedir. Bu ilan elbette yüksek sesle, nidalarla yapılacaktır:

Korkma! Ebedî varsın!
Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak! 

Mehmed Âkif İstiklâl Marşı'nı Yunus Emre'nin bu şiirini bilerek, ondan ilham alarak mı yazdı? Ondan etkilendi mi? Doğrusu bu hususta tatminkâr şeyler söyleyecek durumda değiliz. Hatta bu ihtimaller çok zayıf diyebiliriz. Ancak Yunus'un yüksek sesli şiirlerinin,  nidayla başlayan ilahilerinin Mehmed  Âkif'ce bilinmesinin muhtemel olduğunu düşünüyoruz. Yunus Emre bu şiire "korkma" hitabıyla başlamıyor, ikinci beytin ilk mısraının ikinci bölümünde bu nidayı kullanıyor. Bona karşılık şiir yine bir nida ile başlıyor: "Ko", yani "bırak", "vazgeç".  Anlam olarak her iki nidanın pek farklı olmadığını düşünebiliriz. Bu durumda iki şiir arasında büyük bir yaklaşım ve ses benzerliği olduğunu söylemek mümkündür. İşin enteresan tarafı,  gerek Yunus Emre'nin bu şiirde kullandığı uzun (7+7=14 heceli) vezin ve gerekse Mehmed Akif'in İstiklâl Marşında kullandığı ölçü Türk edebiyatında tercih edilen mısra uzunluğunun üstündedir. Hece vezninin yaygın ölçüsü 6+5=11 hece, aruzun fâilatün/ fâilatün / fâilün kalıbına, yani remel bahrine tekabül etmektedir. İstiklâl Marşı ise feilâtün (fâilatün)/ feilâtün/ feilâtün/ feilün(fâilün) veznindedir. 

İki büyük şairin asırlarca sonra aynı ölçüde ve ifade tarzında birleşmeleri tesadüf değilse eğer, başka bir anlamı olmalıdır her halde...

(...)

 

D. Mehmet Doğan, Camideki  Şair Mehmed Akif,
Yazar Yayınları, Ocak 2009, Ankara, s. 111-114.
Duhter Bayraktar - Mehmed Akif Ersoy ve İstiklal Marşı

stiklâl Marşı'nı yazması için yapılan ısrarlara rağmen Âkif, içinde para olduğu için teklifleri geri çevirir. Sonra Maarif Vekili Hamdullah Suphi’nin kazandığı takdirde ödül verilmeyeceğini

" İstiklal Marşı kötü bir marş olabilir, sözleri de yeterli olmayabilir ama biçimsel de olsa saygı duyulması gerekir."

- Nâzım Hikmet ve Sabahattin Ali konusunda ne düşünüyorsunuz? Millî marştan daha çok tanınıyorlar.

Hafız Asım Şakir: "İstiklal Marşı’na gelince, dedi, işte onu kaldıramazdı."

Hafız Asım Şakir o günleri anlatıyor:

“Âkif Bey hasta yatıyor, ben her gün yanındayım.

Nihad Sami Banarlı: "Türk İstiklâl Marşı, şiir kalitesi ve söyleyiş güzelliği bakımından, yeryüzündeki millî marşların hiç birisiyle ölçülemiyecek kadar üstün ve derin mânâlı bir şiirdir."

SÖZE merhum Süleyman Nazif'in bir makalesini hatırlayarak başlıyacağım. Milli iftihar ve ıztıraplarmızla yuğrulmuş, canlı ve ateşli nesirleriyle Süleyman Nazif,

Zeki Sarıhan, Mehmet Akif

 “Benim Mehmet Akif hakkında bir araştırma yapmamın güncel bir nedeni de oldu.

Sezai Karakoç - Mehmet Âkif

“Bülbül” ve “İstiklal Marşı” bu ölüm kalım günlerinin, Safahat’a kattığı destan parçalarıdır. Ve o günün bir daha yaşanmaz macerasının kelam anıtları...