İSMET ÖZEL KİTAPLARI
Lügat Arapçadan aldığımız Hicran kelimesine iki karşılık sunuyor: 1. Ayrılık acısı. 2. Unutulmaz acı, tesir, dokunma. Sadi Işılay’ın hicaz makamındaki şarkısının ilk mısraı da şöyle: “Bende hicran yarasından da derin bir yara var”. Evet, hicran yarasından da derin bir yaranın olduğu, hangi vücutta açıldıysa açıldığı o vücudu yakıp kavurduğu bir gerçek. Ne var ki, varlığından şüphe etmediğimiz o yaraya bir isim veremiyoruz. Acısı hissedilen; ama bir türlü adlandırılamayan bir yara… İnsana ve sadece insana mahsus bu yara yüzyıllar boyunca sanat eserlerinin ve bilhassa şiirin ortaya çıkmasına sebep olmuş.
Sadece kendi mevcudiyetimize ve kaçınılmaz olarak çevremize baktığımızda değişimin gerçekliğini inkâr edemiyoruz. Değişimin gerçekliğini inkâr etmemekle kalmıyor, bu değişimin gönlümüzden geçen tarzda olmadığını da hissediyoruz. İnsanlık tarihi ısmarlama bir “yeni nesil” gelmediğini defalarca ispat etmiş olsa da şimdiye kadar ne bu tabirden, ne de vasıfları insan tarafından tespit edilmiş bir gelecekten vazgeçtik. Cümleye olmayan bir şeyi, “insanlık tarihi”ni anarak başladım. Bütün insanlığın aynı kültürü paylaştığı fikrini ne benim aklım alıyor, ne de bir başkasının aklı. Kültürler arası etkileşim vazgeçilmez bir şey. Hâkim sınıfın, hükümran milletin kültürünün söz geçirdiği insan öbeklerine zerk edildiğine gün be gün şahit oluyoruz. Kültürler arası geçirgenlik vaki olsa bile birbirleriyle gönüllüce uzlaşan insan öbeklerinin (milletlerin (?)) uğradıkları her değişikliği kendilerine mahsus bir yorumdan geçirdikleri kesindir.
Hicran yarasından da derin yara böylece doğuyor. Evet, bir milletin varlığının reddedilemez deliline “yara” gibi olumlanamayacak bir isim vermekten kendimi alıkoyamadım. Avrupa’da XVII. Hıristiyan yüzyılında baş gösteren bilim son zamanlarda kâinatın yaratılışını izah etmek üzere “big bang (büyük patlama)” adı verilen bir yalan uydurdu. Sözüm ona hatırlanamayacak kadar eski bir geçmişte bir atom infilâk etmiş ve böylece bilinen evren doğmuş. Bu kuramda kabule değer tek şey kopuşun varoluşla ilişkisidir. Bebek bedeni annesinden kopunca doğum gerçekleşmiş olur. Mevlana Celâleddin-i Rumi’nin Mesnevisinin “Dinle neyden kim hikâyet etmede / Ayrılıklardan şikâyet etmede” diyerek başladığını hatırınıza getirin. Her milletin kendi dili olması o milletin diğerlerinden uzaklaşmasıyla değil, gerekiyorsa yakınlaşmalarıyla sonuçlanır. Bir dilin bir millete mahsus olması o millete kimlik verir. Bir şahsı ancak onun şahsiyetine hususi bir alan tanıyarak tanıyabilirsiniz.
Çelişki bütün insanların imdat simididir. Çelişkiden ancak öldüğümüz zaman kurtuluruz. Müslümanlar birinin öldüğünü ifade etmek için “Hakk’ın rahmetine kavuştu” derler. Buradan çelişkisizliğin rahmet olduğu sonucuna varabilirsiniz. Milli varlığın şayi olmaktan daha üst bir seviyeye çıkarak vaki olması çelişkisizlik sayesinde olur. Türkler hem Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da hüküm sürerken, hem İstiklâl Harbi’ni başlatırken çelişkisizlikten yararlandılar. Çelişkisizlik dilden geçer ve fakat dile getirilemez. Türk’ün tarih sahnesine çıkması aynı zamanda Türkçenin o sahnede yer alması demekti. Türk müziği bir koldan sarayın kol kanat gerdiği şarkılarla, diğer koldan taşra hâkim çevrelerinin himayesinden yararlanan türkülerle gelişti. Türk sanat müziğinin baskın formu şarkı değildi. Ne zamanki saray tercihini Batı sanat müziği lehinde kullandı, işte o zaman Şevki Bey, Tatyos Efendi gibi bestekârlar Batı’ya hiç itimat etmeyen halkın zevkini temel alan eserleriyle yaygınlıkla dinlenir oldu. Türk Sanat Müziği bünyesinde önce Rumeli türkülerini, sonra bütün türküleri eritti. Türküler yalnız Müslümanlığın değil, aynı zamanda Sünniliğin ve Hanefiliğin de öncü kolu oldu. Bunu Karacoğlan’ın dini motiflere açtığı yerden anlayabilirsiniz.
Hayata bir anlam verebilmemiz çelişkiyi kabullenmemizle mümkündür. Anaya yalnızca yavrusundan koptuğunda ana diyebiliriz. Dinler bize Rabbi ibâddan ayırmağı öğretti. Kopuş, fark, ayrılış çelişkinin uç verdiği yerdir. Biyologi bilimi bize karbonhidratların ancak kanser olarak proteine dönüşebileceği dersini verdi. Ölerek yaşıyoruz. Yani ölmemiz hayat tecrübesi edinmemizin ön şartıdır. Hadis-i Şerif bize “ölmeden evvel ölme” tavsiyesinde bulunuyor. Çünkü insan hayatı inşalar ve tahribatlarla örülüdür. Âdem ahfadının kaderinde hataya düşmek olduğu kadar hatadan dönmek de var. İnsan için canlılık diye bildiğimiz şey acının ve hazzın birbirine geçiştiği yerde baş gösterir. Söylendiğine göre öbür dünyada bildiğimiz duygular düşünceler dünyasına dönme iştiyakı yalnızca şehitlerde görülürmüş. Onlar Allah yolunda ölmenin zevkini bir kez daha tatmak isterlermiş.
İsmet Özel, 12 Zilkade 1447 (29 Nisan 2026)
İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.
Fahri Genel Başkanımız Şair İsmet Özel'in okurken hem sağdan hem soldan başlanan kitaplarının sekizincisi olan “İSLÂMLA DAMGALANMIŞ VAROLUŞ” neşrolundu.
Şimdi diyoruz ki dünyada mali hegemonya olarak işleyen bir sistem var. Bu sistem bütün insanları kendi emrinde çalıştırıyor.
İçinde iki CD ile ciltli olarak sunulan Erbain'in bu hususi baskısı bütün


