ÇİÇEK ŞAPKAYI KURTARMADI
İSMET ÖZEL
.

555K şiirinin şairi Cemal Süreya düzyazılarından oluşan kitabının adını “Şapkam Dolu Çiçekle” koydu. Bazılarına göre bu bir İkinci Yeni şairine yakışan çok şık kitap ismiydi. Diğer bazılarını ise bu isim derinden düşündürdü. Derinlikten büsbütün arınmış olsalar da hâlâ düşünüyorlar. Düşünüyorlar, zira aradan altmış altı yıl geçmiş olmasına rağmen hiçbiri hâlâ Türk toplumunun birer “yaban”ı olmaktan çıkamadı. Kendini dünyaya “NATO’ya ve CENTO’ya bağlıyız” şiarıyla tanıtan 27 Mayıs 1960 askeri darbesi üzerinden altmış altı yıl geçti. İktidarı her nasılsa gasp etmiş yetkililerin Türk milleti aleyhine çevirdikleri dolaplarla geçen altmış altı yıl… 555K Demokrat Parti yönetimini protesto edenlerin sloganlarından biri idi ve açılımı şöyle okunuyordu: Beşinci ayın beşinde saat beşte Kızılay’da. 27 Mayıs 1960 askeri darbesi ordudan atılan Emekli İnkılâp Subayları ve darbeye karşı oldukları iddiasıyla üniversiteden atılan 147’ler de dâhil olmak üzere bütün aydınlarca memnuniyetle karşılandı. Çünkü 27 Mayıs demek Kemalizm’in ihyası demekti. Ankara’da “Vekâletler” tabelası yerini yeniden “Bakanlıklar” tabelâsına bıraktı.

Nasıl olacaktı da Kemalizm ihya edilecekti? Adına önceleri “İnkılâplar” sonra “Atatürk Devrimleri” denen değişimlerin hiçbiri Türk milletine bir gelecek vaat etmiyordu. Türk milleti olarak inkılâpların tahribatından mümkün olduğu kadar az zarar görerek ayakta kalmaya gayret ediyoruz. İnkılâpların en yıkıcı olanı “harf inkılâbı” idi. Bugün 1929 yılından beri Latin alfabesiyle okuyup yazma işine dalışımıza Geoffrey Lewis’in tabiriyle “trajik başarı” dememiz mümkündür. Fakat burada tragedya ters işlemektedir. Türk yazısının resmen kabulüne bu yazının uzmanları bile imkânsız gözüyle bakıyor. Günümüzde artık Türkeli’nde kaderin galibiyetinden değil, değişimin kaderi alt ettiğinden bahsetmemiz gerekiyormuş gibi görünüyor. Gibi görünüyor… Her kavmin kendi arasında anlaşmasını sağlayan eklemli yapıya o kavmin “dil”i diyoruz. Eskimoların da, Zuluların da birer dili var. Trafik levhalarının da bir dil olduğundan bahsedenler de var. Telâffuz edilerek varlık kazanan insan dili hiyerarşik bir yapıya sahiptir. Eğer dil bizi onun hangi amaca hizmet ettiği bilincine ulaştırmışsa o eklemli yapıya artık “lisan” diyoruz. Lisan dilin fevkinde yer alıyor. Lisan varoluşumuzun bir parçası haline kavuştuğunda bir lügate sahip oluyoruz. Ancak bu durumda kamusa namus adını yakıştırmak mümkün olabiliyor.

Türkler tarihin cilvelerinden birinin mağduru oldu. Lozan Antlaşması'na varan görüşmeler sırasında politikalarını Türk aleyhtarlığı ilkesine dayandırmış olanlar sınırlarımız içinde kalan Kürtleri de azınlık statüsüne dâhil etmek istedi. Bu isteğe Dr. Rıza Nur yeni kurulacak devletin bir İslâm devleti olacağından bahisle Müslüman Kürtlerin yerlerinin ancak çoğunluk içinde bulunacağı iddiasıyla karşı çıktı. Eğer Kürtler Türkiye Cumhuriyeti’nde azınlık sayılsalardı 1923’ten itibaren anadillerinde eğitim görebilecek, kendi hayır kurumlarını ihdas edebileceklerdi. Türkler “önce vatan” diyerek yüzlerini Kâbe’ye çevirebilmek için yere basacakları bir toprağa sahip olmağı, istiklâllerini ellerinde tutmağı tercih etmişlerdi. “Dinini ver, vatanını al” pazarlığına millet olarak razı oluşumuzun sebebi budur.

1957 erken genel seçimlerinden dört yıl sonra yapılan 1961 seçimlerinde DP oylarına talip iki parti seçime girdi. Bunların iri olanı başında emekli bir orgeneral Ragıp Gümüşpala’nın bulunduğu Adalet Partisi idi. Nispeten küçük olan Yeni Türkiye Partisi’nin başında ise Ekrem Alican bulunuyordu. Hazırda DP oylarına talip iki parti olduğundan, DP’ye oy vermeğe meyyal kitle bölündüğünden dolayı CHP’yi en çok milletvekili çıkaran parti durumuna getirmek için devletin bir numara çevirmeğe ihtiyacı yoktu. Nitekim 1961 genel seçimleri sonunda en çok milletvekiline sahip parti olarak karşımızda CHP’yi gördük. Fakat en büyük partinin aldığı oyla AP’nin aldığı oy arasında ciddi bir fark yoktu. AP ile YTP oyları birbirine eklenseydi CHP muhalefette kalacaktı. Öyle olmadı ve Türkeli 1965 genel seçimlerine kadar CHP-AP koalisyonlarıyla yönetildi. Başbakan bir zamanların “Millî Şef’i İsmet İnönü idi.

1965 genel seçimlerinin sonuçları Türkeli için devrim niteliğindeydi. YTP iktidar alternatifi olarak aradan çıkarıldığı için AP oyların % 52.9’unu alarak 450 kişilik parlamentonun 240’ını kazandı. Süleyman Demirel bundan sonra “Bulun 226’yı; düşürün.” Sözünü dilinden düşürmeyecektir. Ülkemizde ilk defa uygulanan “Millî Bakiye” sisteminden yararlanarak sosyalist parti olarak bilinen ve seçime “Kula kulluk yetsin artık” şiarıyla giren Türkiye İşçi Partisi de parlamentoda 15 sandalye sahibi oldu. Kimsenin dikkatini çekmemiş olsa bile Türkeli’nin maruz kaldığı çalkantının izdüşümü şiirde görüldü. Ben 1965 yılının Şubat ayında o gün kalem sahibi bilinen hiç kimsenin göze alamadığı bir işe giriştim ve Partizan şiirini yazdım. Bu şiir bazılarında bulanık bir umut ve diğer bazılarında nefret doğurdu. Türk milleti hâlâ o bulanık umut ve o nefret arasında gidip geliyor.

Türk milletinin umudu bulanıktır. Allah’ın ipine sımsıkı sarılmak fikrine hiçbir itirazımız olmasa da Allah’ın ipinin ne olduğu hususunda bir vahdete ulaşamadık. Karşımızda III. Selim saltanatı sırasında başlatılmış ve ancak payandalarla ayakta tutulabilen bir Batılılaşma var. Türk milleti olarak ne yapıp edip Batılılaşma ’nın hakkından gelmeliyiz. Bunu Batı’yı taklit ederek değil, ancak vazgeçilmezliği kesp ederek başarabiliriz. Ne bakımdan vazgeçilmez olacağız? Her bakımdan… Pandemi sırasında Türkeli’ndeki doktorların ve hastanelerin dünyanın dikkatini çekmesine ben de okurlarımın dikkatini çekmek isterim. Vazgeçilmezlik görmezden gelinmezlik demektir. Batı bir dönem orta öğrenimin Türkeli’ndeki Avrupa düzeyindeki sağlamlığını görmezden gelemedi. Bu yüzden ilk aşamada hem liseyi bitirirken verilen olgunluk imtihanlarını yok etti, hem de 1953 yılında dört yıllık lise eğitimini üç yıla indirdi. Olgunluk sınavı veremeyen askerliğini yedek subay olarak yapabiliyor; ama üniversiteye kayıt hakkı edinemiyordu.1960 askeri darbesinden sonra lise mezunlarının elinden yedek subaylık hakkı alındı. 1957 erken genel seçimleri öncesinde Adnan Menderes yüksek rütbeli subayların yüzüne şunları söyledi: “Sizin şövalye burunlarınızı kıracağım. Ben bu orduyu yedek subaylarla bile yönetirim.” Orhan Veli Fransızcadan tercümeler yaptı. Nasıl yaptı? Bir misyoner mektebinden değil, Cumhuriyet’in liselerinden öğrendiği Fransızcayla.

İsmet Özel, 2 Muharrem 1448 (17 Haziran 2026)


İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi (İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aldığının ifade edilmesi) ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazının kısa bir bölümü iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.